On İkinci Bölüm
Beni Kureyza Gazâsı
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Benî Kureyza’nın ahdi bozması
Resulullah Medine’ye geldiği zaman Muhacirlerle Ensar arasında yaptığı anlaşmada, yahudilere de yer vermiş ve onlarla da bir mukavele imzalamıştı. Bu muahedeyle; onları dinlerinde serbest bırakıyor ve mallarına dokunmuyordu. Bu arada her iki taraf da bazı şartlar ileri sürmüştü. Buna göre:
“Yahudilerden bize tâbi olanlar, zulme uğramaksızın ve onlara muarız olanlarla yardımlaşmaksızın, yardım ve desteğimize hak kazanacaklardır. Hiçbir müşrik, bir Kureyşli’nin mal ve canını himaye edemez ve hiç bir mü’mine engel olamaz. Yahudiler, müminler gibi, muharebe devam ettiği sürece, kendi harp masraflarını karşılamak zorundadır. Yahudi kabileleri müminlerle birlikte bir cemaat teşkil ederler. Yahudilerin dinleri kendilerine, müminlerin dinleri de kendilerinedir. Buna kendileri gibi mevlâları da dahildir. Şüphesiz ki, bu sahifede adı geçenlere harp açanlara karşı, onlar kendi aralarında yardımlaşacaklardır. Birbirlerine karşı samimi olacaklar, birbirlerinin kötülüğünü değil, iyiliğini isteyecekler, Yesrib’e hücum edecek kimselere karşı yardımlaşacaklardır.”
Fakat Benî Nadîr kabilesi reisi Huyey b. Ahtab, Beni Kureyza’ya, müslümanlarla olan ahdini bozdurmayı ve Kureyş’e yardım etmesini sağladı. Benî Kureyza reisi Kâ’b b. Esed: “Ben bugüne kadar Muhammed’den sadakat ve vefakârlıktan başka bir şey görmedim.” dediği halde ahdini bozmuş ve Resulullah ile aralarında mevcut bütün bağları koparmıştı.
Resulullah, Benî Kureyza’nın ahdi bozduğunu öğrenince, Benî Kureyza’nın müttefiki olan Evs kabilesinin reisi Sa’d b. Muaz ile Hazrec kabilesi reisi Sa’d b. Ubâde’yi, ensardan bazı müslümanlarla beraber Kureyza oğullarına gönderip, haberin ne derece doğru olduğunu öğrenmelerini istedi.
Bu heyet yahudileri ahdi bozmaktan da öte çok çirkin ve kötü bir halde buldular. Öyle ki, Resul-i Ekrem’e sövüyorlar ve “Resulullah da kim oluyormuş? Muhammed’le aramızda ne bir ahit ve ne de bir akit vardır.” diyorlardı.
Yahudiler müslümanlara hücum etmek için gerekli hazırlıklara başladılar. Müslüman ordusunu arkadan vurmaya teşebbüs ettiler. Bu ise meydan harbi yapmaktan ve karşılıklı hücumdan çok daha tehlikeli ve korkunçtu. Nitekim Cenab-ı Hak da:
buyurur.
Bu durum müslümanların sıkıntısını arttırdı. Yahudilere merhamet eden ve yanlarına her gidişinde onlarla eğlenip kalan Sa’d b. Muaz bile, Hendek savaşında atılan bir okla kol damarı parçalanıp öleceğini anladığı zaman: “Allahım! Kureyza’nın başına gelecek belayı gözlerimle görmeden ruhumu teslim alma!” diye dua etmişti.
Benî Kureyza üzerine hareket
Rasulullah ve müslümanlar Hendek’ten ayrılıp Medine’ye dönmüş ve silâhlarını çıkarmışlardı ki, Cebrail (as) geldi ve “Ya Rasulallah silâhı çıkardın mı?” diye sordu. Hz. Peygamber: “Evet!” deyince Cebrail: “Melekler henüz silâhları çıkarmadı. Allah Teâlâ Kureyza üzerine yürümeni emrediyor. İşte ben onların üzerine hareket ediyorum, onları perişan edeceğim.” dedi. Resulullah da müminlerin derhal haberdar edilmesini emretti ve “Emrimi duyan ve itaat eden hiçbir kimse ikindi namazını Beni Kureyza yurdundan başka bir yerde kılmasın!” buyurdu.
Resulullah Beni Kureyza topraklarına girip 25 gece onları muhasara etti. Yahudiler muhasaradan sıkıldılar. Allah Teâlâ da onların kalblerine korku saldı.
Ebu Lubâbe’nin pişman olması ve Allah Teâlâ’nın da onun tevbesini kabul etmesi
Benî Kureyza Hz. Peygamber’e müracaat ederek müttefikleri Evs kabilesinden Beni Amr b. Avf’in babası Ebû Lubâbe’yi danışmak üzere kendilerine göndermesini istediler. Resulullah da onların bu isteklerini kabul etti ve Ebû Lubâbe’yi gönderdi. Yahudi erkekleri onu görünce kalkıp karşıladılar. Kadınlar ve çocuklar ağlamaklı bir halde yanına geldiler ve ondan yardım isteyerek ağladılar. Ebû Lubâbe de onlara acıdı. Yahudiler ona: “Ey Ebû Lubâbe! Muhammed’in vereceği hükme razı olarak teslim olmamızı uygun bulur musunuz?” dediler. O da “Evet” diyerek eliyle boğazını işaret etti ve “Bu da boynunuzun vurulmasıdır.” dedi.
Ebû Lubâbe diyor ki: “Vallahi ayaklarım onların yurdundan ayrılmamıştı ki, Allah’a ve Resulüne ihanet ettiğimi anladım.”
Ebû Lubâbe sonra geri döndü, fakat Resulullah’ın yanına gelmedi. Mescide gidip kendini bir direğe bağladı ve: “Allah Teâlâ yaptıklarımdan dolayı beni bağışlayıncaya ve tevbemi kabul edinceye kadar buradan ayrılmayacağım. Benî Kureyza topraklarına ebediyyen ayak basmayacağıma, Allah’a ve Resulüne ihanet ettiğim bu beldeyi bir daha görmeyeceğime dair söz veriyorum.” dedi.
Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyurur:
Halk onu çözmek için koşuştularsa da o: “Hayır, vallahi Resulullah gelip eliyle beni salıvermedikçe kabul etmem.” dedi. Resulullah sabah namazı için mescide gidince Ebû Lubâbe’yi salıverdi. Ebû Lubâbe yaklaşık 10 gece direğe bağlı kalmıştı. Karısı her gün namaz vakitlerinde gelerek onun bağlarını çözerdi. Namazdan sonra geri gelir ve direğe bağlanırdı.
Sa’d’ın hiçbir kınayıcının kınamasına aldırış etmeyeceği an gelip çattı
Benî Kureyza Resulullah’ın vereceği hükme razı olarak teslim oldu. Evs kabilesi hemen Resulullah’ın yanına koşuştu ve “Ya Rasulallah! Onlar Hazrec’in değil, bizim dostlarımız ve müttefikimizdir. Kardeşlerimizin müttefiklerine daha önce nasıl davrandığını biliyorsun.” dediler. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Ey Evs cemaatı! Sizden birinin onlar hakkında hüküm vermesine razı olmaz mısınız?” buyurdu. Onlar da “Tabiî razı oluruz.” dediler. Hz. Peygamber: “O kişi Sa’d b. Muâz’dır.” dedi ve Sa’d’a haber gönderdi. Sa’d, Resulullah’ın yanına gelince kendi kabilesi ona: “Ey Ebû Amr! Müttefiklerin ve dostların hakkında iyi davran. Zaten Resul-i Ekrem de seni onlara iyi davranasın diye seçmiştir.” dediler. Evs’liler bu konu üzerinde ısrarla durunca Sa’d b. Muaz yahudiler hakkında verdiği kararı şöyle açıklıyordu: “Ben onlar hakkında erkeklerinin öldürülmesine, mallarının pay edilmesine, kadın ve çocuklarının da esir alınmasına hükmediyorum.” Onun bu sözleri üzerine Hz. Peygamber: “Allah’a andolsun ki, sen Allah Teâlâ’nın onlar hakkındaki hükmüne uygun hüküm verdin.” buyurdu.
Benî İsrail kanunlarına muvafakat
Sa’d b. Muâz’ın vermiş olduğu bu hüküm İsrail oğullarının savaş kanunlarına da uygun düşüyordu:
“Bir şehre savaş için yaklaştığın zaman onu sulha davet edesin. Eğer senin sulh teklifine icabet eder ve kapılarını açarsa, içinde bulunan halkın tamamı senin emrine amade hizmetçiler olsunlar. Şayet sana teslim olmaz da seninle savaşa girişirse, onu muhasara edesin. İlahın, Rabbın onu senin eline teslim edince, erkeklerinin tamamını kılıçtan geçiresin. Fakat kadınları, çocukları, hayvanları ve şehirde olanların hepsini kendine ganimet olarak alıp, ilahın, Rabbın sana verdiği, düşmanlarının ganimetini yiyesin.”
Bu, İsrail oğullarının peygamberleri zamanında takip edilen bir adetti. Tevrat’ta buna dair başka âyetler de vardır.
Sa’d b. Muâz’ın Benî Kureyza hakkındaki hükmü çok yerinde bir karardı. Böylece Medine, yahudilerin bütün bu fitne ve savaş yuvalarından temizlenmiş oluyordu. Müslümanlar da artık arkadan gelecek bir saldırıdan ve dahilde anarşinin yayılmasından kurtulmuşlardı.
Hazrec kabilesi, müslümanlarla savaşmak için ordular hazırlayanlardan biri olan Sellâm b. Ebû Hukayk’ı öldürdü. Evs kabilesi de daha önce Ka’b b. el-Eşref’i katletmişti. O, Resulullah’a düşmanlıkta ve halkı ona karşı kışkırtmakta çok ileri gitmişti. Böylece müslümanlar İslâmiyet’in ve kendilerinin aleyhinde faaliyet gösteren ve onlar aleyhindeki hareketleri idare eden ele başlarından kurtulmuş ve rahata kavuşmuş oluyorlardı.
Resulullah Benî Kureyza’ya, savaş siyâsetinin, Arap ve Yahudi kabilelerinin tabiatının gerektirdiği şekilde muamele etmiştir. Ahidlerini ve yeminlerini bozanlara bir ders, bugünkü ve gelecek nesillere bir ibret olacak ağır ve kesin bir ceza mutlaka gerekliydi.
R.V.C. Bodley, The Messenger-The Life of Mohammad adlı eserinde şöyle der:
“Muhammed Arap ülkelerinde tek başınaydı. Bu beldelerin genişliği Amerika Birleşik Devletleri’nin üçte biri kadardı. Buralardaki nüfus da beş milyona ulaşıyordu. O’nun, halkı kendi emirlerine uymaya zorlayacak bir ordusu yoktu. Ordusundaki asker sayısı üç bini geçmiyordu. Bu ordu mükemmel silâhlarla donatılmış bir ordu da değildi. Eğer Muhammed bu kararı uygulamada gevşek davransa ve ahdi bozma suçuna rağmen Beni Kureyza’yı cezasız bırakmış olsaydı, İslâmiyet’in Arap Yarımadası’nda hayat hakkı kalmayacaktı. Yahudilerin katledilmesi işlemi muhakkak ki, çok sert bir davranıştı. Fakat bu hadise dinler tarihinde benzeri olmayan bir hadise değildi. Müslümanların nazarıyla bakılacak olursa bu uygulama çok yerindeydi. Bundan böyle yahudi ve Arap kabileleri ahdi bozmadan ve va’de ihanet etmeden önce tekrar tekrar düşünmek zorundaydılar. Çünkü böyle bir şeyin akıbetinin, kendileri için çok kötü olacağını anlamış ve Muhammed’in her istediğini infaza muktedir olduğuna şahid olmuşlardı.”
Bu hükmün Medine’deki Yahudi kalelerinin sonuncusu üzerindeki faydalarından biri de, nifak kışlasında ve münafıkların gücünde birdenbire ortaya çıkan zaaftı. Çünkü bu onların maneviyatına tesir etmiş ve onlara güvenilirliklerinden ve uzun emellerinden çok şey kaybettirmişti. Çünkü burası onların en büyük kalelerinden biriydi.
Dr. İsrail, Benî Kureyza gazasıyla ilgili olarak şöyle diyor: “Kureyza savaşından sonra münafıkların sesi çıkmaz olmuştu. Artık onların, Peygamber ve ashabının iradesiyle çelişen sözlerine ve faaliyetlerine şahid olamıyorduk.”
Hz. Peygamberin afv ve merhameti
Hz. Peygamber kendine zulmedenleri affeder, kendini açlığa mahkûm etmek isteyenlere ihsanda bulunurdu:
Hz. Peygamber Necid tarafına bir müfreze göndermiş, onlar da Benî Hanife kabilesinin reisi Sümâme b. Usal’ı yakalayıp getirmişlerdi. Resûl-i Ekrem de onu mesciddeki direklerden birine bağlamıştı.
Resulullah bir gün Sümâme’ye uğrayıp “Ey Sümâme, ne düşünüyorsun?” diye sorunca: “Ya Muhammed! Eğer öldürürsen, kana bulaşmış bir katili öldürmüş olursun. Eğer iyilik edersen kıymetini bilen birine iyilik etmiş olursun. Şayet mal istiyorsan dilediğin kadarını iste!” diye cevap vermişti. Hz. Peygamber bu konuşmalardan sonra oradan ayrılmış, başka bir zaman yine uğrayarak aynı şeyi sormuş, Sümâme de önceki sözlerini tekrarlamıştı. Üçüncü sefer de aynı cevabı verince Resul-i Ekrem: “Sümâme’yi serbest bırakınız!” buyurmuş ve onu salıvermişti.
Sümâme mescide yakın bir yerdeki hurma ağacının yanına giderek yıkandıktan sonra, geri dönüp Resulullah’ın yanına gelerek müslüman oldu ve “Allah’a yemin olsun ki, bana yeryüzünde senin yüzünden daha sevimsiz bir yüz yoktu. Fakat bu sabah da bana senin yüzünden daha sevgili bir yüz yoktur. Vallahi bana dün senin dininden daha kötü bir din yoktu, ama bugün de senin dininden daha iyi bir din yoktur. Ben umreye gidiyordum, senin süvarilerin beni yakaladı.” dedi. Bunun üzerine Resulullah onun gönlünü aldı ve umre yapmasını emretti.
Sümâme, Mekke müşriklerinin yanına gelince onlar: “Ey Sümâme yoksa sende mi dinden çıktın?” dediler. Sümâme de “Hayır vallahi, bilâkis Muhammed’in dinine girdim, müslüman oldum. Allah’a yemin ederim ki, Muhammed izin vermediği sürece size tek bir buğday tanesi bile gelmeyecektir.” dedi. Yemâme Mekke’nin hububat ambarıydı.
Sümâme ülkesine döndükten sonra Mekke’ye zahire gönderilmesine mani oldu. Bu durum Kureyş’i perişan etti. Hz. Peygamber’e haber göndererek, Sümâme’ye erzak sevkiyatına müsaade etmesi için mektup yazmasını istediler. Resulullah da onların dilediklerini yerine getirdi.
Beni Mustalık Gazası ve İfk hadisesi
Beni Lihyân ve Zû-Karad gazalarına çıkılmış, fakat her ikisinde de çarpışma olmamıştı. Resulullah, Hicri 6. yılın Şa’ban ayında (M. 627/628) Benî Mustalık kabilesinin kendisine saldırmaya hazırlandıklarını haber aldı ve hemen onların üzerine hareket etti. Hz. Peygamber’in bu gazasına çok sayıda münafık da katılmıştı. Münafıkların başında Abdullah b. Ubey b. Selûl bulunuyordu. Kureyş müşrikleriyle diğer kabilelerin İslâmiyet’i ortadan kaldırmak için benzeri görülmemiş bir halde, yığın yığın bir araya geldiği Ahzab (Hendek) gazasındaki zaferlerinden sonra müslümanların satveti zirveye ulaşmıştı.
Bu zafer Mekke’deki müşriklerin, Medine ve çevresindeki münafıklarla Yahudilerin boğazından bir düğüm olmuştu. Artık sayı ve silâh üstünlüğüyle müslümanları mağlûb edemeyeceklerini biliyorlardı. Bu sebeple çareyi dahilî fitneyi yaymakta, cahiliye çağındaki kavmiyet gururunu yeniden hortlatarak müslümanların arasını bozmakta, Resulullah’ın makamına kötülükde bulunmak, müslümanları risâlet makamı hakkında şüpheye düşürmek, en sevdiği hanımları, şeref ve namusu hakkında dedikodu yaymakta buldular. Böylece her bir âzası kardeşinin aynası mesabesinde olan bu genç ve idealist toplumun tabiatını sarsacaklardı. Bir mü’min, kardeşi hakkında kendini şüpheye düşürecek bir şey işitince, hemen kendi nefsine döner ve onu tertemiz görürdü. Sonra da bu ithamı, tıpkı kendi nefsinden uzaklaştırır gibi reddederdi. Ancak bazıları da diğerlerine karşı güvenini yitirebilirdi. Hz. Peygamber’in ehl-i beytine karşı duyulan güven yok olunca, artık hiçbir kimseye güvenilemezdi. Bu, münafıkların kalblerinde gizledikleri en kötü fikirdi. Onların bu hilekâr siyasetleri, bütün seferlerden daha çok Benî Mustalık gazasında tecelli etmişti.
Resulullah Benî Mustalık kabilesi üzerine yürümüş ve onlara Kadid’den sahile doğru uzanan “el-Mureysi” suyu önünde yetişmişti. Halk derhal birbirlerine girmiş ve çarpışmış, sonunda Benî Mustalık bozguna uğratılmıştı.
Hz. Ömer’in savaş sırasında kendine yardım eden hizmetçisiyle, Hazrec’in müttefiki Cüheyne’ye mensup birisi kavga ettiler. Hazreclilerin müttefiki “Ey Ensar topluluğu yetişin!” Hz. Ömer’in adamı da: “Ey Muhacirler yetişin!” diye bağırdı. Bu söz Abdullah b. Ubey b. Selûl’ü çok öfkelendirdi. O sırada yanında kavminden bir grup da vardı. Onlara ve ensara hitaben: “Bakın şunların yaptıklarına! Muhacirler şehrimizde fazla çoğaldılar, bize düşmanca davranmaya başladılar. Vaziyet şu darb-ı meseldekinden farksızdır: ‘Besle köpeğini, yesin seni!’ Vallahi Medine’ye döner dönmez aziz olanlar zelil olanları sürüp çıkarmalıdır.” dedi. Sonra da kavminden orada bulunanlara dönüp “Bunları siz yaptınız, bundan siz sorumlusunuz. Onları yurdunuza siz kabul ettiniz. Mallarınızı onlarla siz paylaştınız. Allah’a yemin olsun ki, eğer siz, onları malınıza mülkünüze ortak etmeseydiniz şüphesiz ki, onlar sizin şehrinizden başka yerlere giderlerdi.” diye tahrik etti.
Resulullah, Abdullah b. Ubey b. Selûl’ün bu sözlerinden haberdar olunca, halkın fitneyle uğraşması ve şeytanın aralarına girmemesi için, hemen yola çıkılmasını emretti. Halbuki Resul-i Ekrem böyle saatlerde hiç yola çıkmazdı. Müminler de Hz. Peygamber’in emrine uyarak hemen yola çıktı.
Resulullah müminlerle birlikte o gün akşama kadar yürüdüğü gibi, geceleyin de hiç durmadan yola devam etmiş ve gün sıcaklığı halkı bunaltınca mola vermişti. İstirahat verilir verilmez mücahitler yere uzanmış ve yorgunluktan uyuya kalmışlardı.
Münafıkların reisi Abdullah b. Ubey b. Selûl’ün aynı adı taşıyan oğlu Abdullah, halkın yanına geldi ve babası gelinceye kadar yolda bekledi. Babasını görür görmez devesini çöktürüp ona: “Muhammed’in azîz, kendinin de zelîl olduğunu itiraf edinceye kadar yanından ayrılmayacağım.” dedi. Abdullah daha sonra Hz. Peygamber’e uğradı, Resulullah ona: “Babanı rahat bırak, Allah’a yemin olsun ki, aramızda yaşadığı müddetçe ona iyilik edecek ve onunla iyi arkadaşlık yapacağız” buyurdu. Resulullah bir sefere çıkacağı zaman zevceleri arasında kur’a çekerdi. Kur’a hangisine isabet ederse onunla giderdi. Benî Mustalık gazasına çıkılırken de kur’a çekilmiş ve Hz. Âişe binti Ebu Bekir’e isabet etmişti. Resul-i Ekrem de onu beraberinde götürdü. Bu gaza sona erince dönmek üzere yola çıktı ve Medine yakınlarındaki bir yerde konakladı. Hz. Peygamber gecenin bir kısmını orada geçirdi. Sonra hareket edileceğini herkese duyurdu. Hz. Âişe bir ihtiyacı için konak yerinden ayrılmıştı. Boynunda da bir gerdanlık vardı. Onu, bilmediği bir yerde düşürmüştü. Geri döndüğünde gerdanlığını kaybettiğini farketti ve onu aramak için geri gitti. Bu sırada kafile yola çıkmaya başlamıştı. Hz. Âişe’nin devesine bakmakla görevli olanlar da gelip hevdeci deveye koydular. Hz. Âişe’nin hevdecin içinde olduğunu zannediyorlardı. Çünkü Hz. Âişe henüz yaşı küçük bir kadındı, şişman da değildi. Onlar bu yüzden onu farkedemediler. Hz. Âişe’nin hevdecde olduğundan asla şüphe etmiyorlardı. Hz. Âişe ordugâha döndüğünde orada hiç kimse kalmamıştı, herkes gitmişti. Hz. Âişe örtüsüne bürünüp orada uzandı ve beklemeye koyuldu.
Hz. Âişe bu vaziyetteyken bir ihtiyacı için ordudan geriye kalan Safvan b. Muattal es-Sülemî ona uğramış ve kendisini görünce: “İnnâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn, bu, Resulullah’ın hanımı!” demiş ve deveyi Hz. Âişe’nin yanına götürmüş, binmesi için geri çekilmiştir. Hz. Âişe bindikten sonra da devenin yularından tutup orduya yetişmek için süratle hareket etmişti. Safvan konak yerinde orduya yetişmiş, Hz. Âişe de kafileye katılmıştı. Bu durum hiç kimsenin dikkatini çekmemişti. Çünkü bu gibi şeylere çöl hayatında ve kafilelerin seferlerinde sık sık rastlanırdı. Aile namus ve iffetini bu gibi basit hadiselerle lekelememek, Arapların hem cahiliyye hem de İslâmî devirde riayet ettikleri bir gelenekti.
Ashab-ı Kiram ile Resulullah arasındaki münasebetler baba ile oğul arasındaki münasebetler gibiydi. Hz. Peygamberin hanımları onların anneleriydi. Resul-i Ekrem, onlara babalarından, evlâdlarından ve bütün insanlardan çok daha sevgiliydi. Safvan b. Muattal da dindarlığıyla, dürüstlüğüyle, iffet ve hayâsıyla tanınmış bir sahabi idi. Üstelik kadınlara düşkün bir insan da değildi.
Bu mesele, üzerinde dikkatle durmaya değmezdi. Ne var ki, Abdullah b. Ubey bu sözleri ağzına doladı. Medine’ye döndükten sonra da bu meseleden bahsetti. Münafık arkadaşları da ona yardım ettiler. Münafıklar bu hadiseyi müslümanlar arasına fitne sokmak, onları yüce risalet makamının sahibine ve onun ehl-i beytine bağlayan bağları zayıflatmak, müslümanların birbirlerine olan güvenlerini sarsmak için ele geçmez bir fırsat kabul ettiler. Bu iftira hakkında birtakım tahminler ileri süren ve söylenilen herşeyi, hiçbir araştırmaya tâbi tutmadan tekrar eden birkaç müslüman da bu tuzağa düşmüştü.
Hz. Âişe Medine’de birdenbire ortaya çıkan bu hadiseyi duyunca korktu ve çok üzüldü. Gözyaşları dinmez, gözüne uyku girmez oldu. Dedikodular Hz. Peygamber’in de çok ağırına gitti.
Bu sözleri kimin çıkardığını biliyordu. Hatta günün birinde ayağa kalkmış ve Abdullah b. Ubey’den bahsedeceği için de özür beyan ettikten sonra, minberden halka hitaben: “Ey müslüman topluluğu! Ailem hakkında çıkardığı dedikodularla beni rahatsız eden adama karşı kim bana yardım eder? Andolsun ki ben ailem hakkında iyilikten başka birşey bilmiyorum. Sonra öyle bir adamdan söz ediyorlar ki, ben onun hakkında da hayırdan başka birşey bilmiyorum. O, evime sadece benimle birlikte girmiştir.” dedi. Bunun üzerine Evs kabilesine mensup bazı şahıslar öfkelenip bu iftirayı ortaya atanı —ister Evs’e isterse Hazrec’e mensup olsun— katletmeye hazır olduklarını söylediler. Abdullah b. Ubey Hazrec kabilesindendi. Kavmiyet davası onları birbirlerine düşürmüş ve her iki kabile de kılıçlarını çekerek ayaklanmıştı. Eğer Hz. Peygamberin güzel sözleri ve yerinde müdahalesi olmasaydı, neredeyse şeytan onları birbirlerine düşürecekti.
Hz. Ebû Bekr-i Sıddîk’ın kızı Hz. Âişe-i Sıddîka, Allah’ın kendisini beraat ettireceğine kesinlikle inanıyordu. Kendilerine şüphenin ulaşamadığı ve hiçbir lekenin bulaşamadığı tertemiz insanlar gibi, güven ve şerefle dopdolu ve izzet-i nefis sahibiydi. Allah Teâlâ’nın kendisini beraat ettireceğini, Resulullah’ın zihninden her türlü zan ve töhmeti uzaklaştıracağını biliyordu. Fakat o, Cenab-ı Hakk’ın kendisi hakkında bir âyet indireceğini ve onu bu ümmetin ardında, ebediyyete kadar baki kılacağını hiçbir zaman düşünmemişti.
Fakat Hz. Âişe uzun süre beklemeden Allah Teâlâ onun hakkında Resulüne âyet indirdi ve yedi kat semanın üzerinden onun beraetini ilân etti:
Böylece fitne ateşi sönmüş, fesat kaynağı kurumuş, şeytan rezil olmuştu. Bundan sonra mü’minler hiçbir şey olmamışçasına Allah ve Resulünün kendilerine emrettiği şeylerle, kendilerine ve tüm insanlığa hayır ve saadet getirecek işlerle meşgul olmaya başladılar.