Yirminci Bölüm

Tebuk Gazâsı

Rahmet Peygamberi · Ebu’l-Hasen Ali en-Nedvî

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

Tebuk gazasının sebebi ve tesirleri

Tebuk gazası, düşmanların kalblerine korku salmak, İslâmiyet’in bir süre alevlenip sonra sönen bir kandil, ya da çok kısa zamanda dağılan bir yaz bulutu olduğuna inanan birçok kişinin gözlerindeki perdeyi kaldırmak bakımından, Mekke fethine çok benzemektedir. Bu gaza o asrın en büyük kuvveti ve en büyük devleti ile sürtüşmek demekti. Çünkü Bizans, Arapların nazarında korku ve dehşet saçan büyük bir devletti. Ebû Süfyan, Bizans İmparatoru Herakleios’un Resulullah’ın Dihye ile gönderdiği mektuba gösterdiği ihtimamı gördüğü ve Peygamber’in Arap Yarımadası’nda zuhuruyla ilgili düşüncelerini duyduğu zaman şöyle demişti:

“Muhammed’in işi gerçekten muazzam bir hal aldı. Benî Asfar (Bizans) meliki bile ondan korkuyor. Bu hadiseden itibaren, Allah Teâlâ İslâm inancını kalbime yerleştirinceye kadar, Resulullah’ın galib geleceğine dair olan inancımı hep muhafaza ettim.”

Araplar Bizanslılarla savaşmak ve onlara hücum etmekten çekinirlerdi. Hatta kendi ülkelerinde onlarla savaşmaktan korkarlardı. Kendilerini onlardan daha hakir görürlerdi. Medine’deki müslümanlar ansızın bir sıkıntı ve tehlike ile karşılaşılacak olurlarsa, akıllarına ilk gelen şey Gassânîlerin hücum ve taarruzları olurdu. Gassânîler Rum imparatoruna veya onun valilerine bağlıydılar. H. 8. yılda vuku bulan “îlâ” hadisesiyle ilgili kıssada anlatıldığına göre; Hz. Ömer şöyle diyordu: “Ensâr’dan bir arkadaşım vardı. Ben ortalıkta gözükmesem o bana haber getirir, eğer o gözükmezse ben ona haber iletirdim. Biz o zaman Gassân meliklerinden birinin bize hücum etmesinden korkuyorduk. Kalblerimiz onların korkularıyla doluydu. Bir gün Ensâr’lı dostum kapıyı vuruyor ve ‘Çabuk aç! Çabuk aç!’ diye bağırıyordu. Ben hemen ‘Ne oldu, Gassânîler mi geldi?’ dedim.” Bizans İmparatorluğu gücünün doruğundaydı. Herakleios’un idaresindeki Bizans orduları, İran ordularını mağlup etmiş, ülkelerine girerek halka hakaretlerde bulunmuş, onları çok kötü bir bozguna uğratmıştı. Bu yüzden Herakleios bu parlak zafere bir şükür nişanesi olmak üzere; galip bir hükümdara lâyık muhteşem bir alayla ve muzaffer bir kumandan edasıyla, Hıms’dan Kudüs’e yürüyerek gitmişti. H. 7’de vuku bulan bu hadisede, imparator İranlılardan geri aldıkları büyük haçı da beraberinde götürüyordu. Halk onun geçtiği yerlere halılar seriyor, üzerine kokular serpiyordu. Bu parlak galibiyetten sonra iki yıl bile geçmemişti ki, Resulullah Medine’den Bizans üzerine sefere çıkıyordu.

Allah Teâlâ Araplar üzerinde geniş çapta tesirler vücuda getiren bu gaza ile, müslümanların ilk iki halifesi Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer devirlerindeki Suriye seferlerine zemin hazırlamıştı.

Rumların şimaldeki Araplar üzerine yapacakları bir sefer hazırlığı içinde olduklarına dair haberlerin Resulullah’a ulaşması Tebuk gazasının belli başlı sebeplerinden biridir. Aynı hadise hakkında İbn Sa’d ve Vâkıdî: “Nabatîler, Herakleios’un adamlarının bir yıllık erzak ihtiyacını karşıladığını, Lahm, Cüzam, Âmile ve Gassânîler gibi, diğer hıristiyan Arapları da kendi tarafına çektiğini, öncülerinin de Belka’ya kadar geldiklerini Resulullah’a haber verdiler” diyorlar.

Bu rivayetlerin doğruluğu veya yanlışlığı sonucu etkilemez. Bu gazanın hakîkî maksadı; hızla ilerleyen İslâmî davet ve onun gelişen kuvvetine, müslümanların ve İslâmiyet’in merkezine zarar verecek saldırıda bulunmalarından, endişe edilen komşu devletleri korkutmak, müslümanlarla kendi yurtlarında çarpışmalarına ve müslümanlara kolay yutulur bir lokma nazarıyla bakmalarına engel olmaktı. Durumu böyle olan bir şahıs, ordusuyla koca Bizans imparatorluğu üzerine yürüyemez, ona meydan okuyarak, onu tehdid ederek sınırlarına giremezdi. Zaten Tebuk seferi hakkında nazil olan âyetlere baktığımızda; gazanın âyetlerde zikredilen bu hikmete mebnî olduğunu görürüz. Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

Bu gaye gerçekleşmiş ve Bizanslılar bu taarruza bir karşı taarruzla mukabele edememişler ve askerî bir harekâtta bulunamamışlardı. Hatta bu meydan okuma karşısında geri bile çekilmişlerdir. Gelişen bu yeni kuvvet için, daha önce yapmadıkları birtakım plânlar ve hesaplar yapmaya başlamışlardır.

Bu cesurâne, hatta tehlikelerle dolu seferin ikinci bir hikmeti de, Arap Yarımadası’nda henüz müslüman olmamış olan Arap kabileleriyle, Bizans imparatorluğunun nüfuzu altında ona tâbi olan hıristiyan Arap kabilelerinin kalblerine korku salmak, İslâm dininin ehemmiyeti hakkında iyice düşünmelerine fırsat vermekti. İslâmiyet su üzerinde beliren sonra da kaybolan bir kabarcık değildi. Onun parlak bir istikbali vardı. Belki de onların ülkelerinde ve topraklarında zuhur eden İslâmiyet’e giden yol bu seferle açılacaktı. Allah Teâlâ da bu gazaya iştirak edenler hakkında indirdiği âyet-i kerimeyle buna işaret ediyor:

Rumlar hiçbir gayelerini elde edemedikleri Mûte harbini hâlâ unutamıyorlardı. Bizans’ın ve kalabalık ordusunun korkup çekinmesi, onların Araplar üzerindeki nüfuzlarını zayıflatmıştı.

Hülâsa, Tebuk gazasının Hz. Peygamberin hayatında ve İslâmî davetin tarihinde çok mühim bir yeri vardır. İlerde Araplar ve müslümanlar üzerinde ve İslâm tarihindeki birtakım hadiselerin oluşunda tesirler icra edecek olan birçok düşünce bu seferle gerçekleşmiştir.

Gazanın zamanı

Tebuk gazası H. 9. yılın Receb ayında (14 Ekim-12 Kasım 630) olmuştur. Resulullah, meyvelerin olgunlaştığı ve halkın gölgede oturmaktan hoşlandığı bir sırada, yolu çok uzak ve çöllerle kaplı, düşmanın çok kalabalık olduğu bir sefere çıkmıştı. Bu münasebetle müslümanlara bu gaza için çok iyi hazırlanmalarını açıkça emretmiş ve nereye gideceğini onlara haber vermiştir. Hülâsa zaman, halkın çok büyük sıkıntılarla karşı karşıya kaldığı, kuraklık ve kıtlığın hâkim olduğu bir zamandı, münafıklar çeşitli sebepler ileri sürerek Resulullah ile beraber sefere gitmek istemediler. Güçlü ve kuvvetli bir düşman olan Bizans’tan korktukları, şiddetli sıcaklardan kaçtıkları, cihada katılmaktan çekindikleri ve Hak’tan şüphe ettikleri için buna yanaşmadılar. Bu hususta Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyuruyor:

Oysa, Ashâb-ı Kiram cihada katılmak için birbirleriyle yarışmışlardı.

Resulullah bu sefere büyük ehemmiyet vermiş ve gayret göstermiş, müslümanlara da gerekli hazırlıklarda bulunmalarını emretmişti. Zenginleri de Allah yolunda infakta bulunmaya teşvik etmişti. Zengin müminler Hz. Peygamber’in teşvikiyle, sevabını Allah’tan bekleyerek İslâm ordusuna yardıma koyuldular. Osman b. Affân, “Ceyşu’l-usre” (zorluklara rağmen sefere çıkan ordu)’nin bütün silâh ve teçhizat ihtiyacını karşıladığı gibi 1. dinar da para yardımında bulunmuştu. Resul-i Ekrem de bu asil davranışı sebebiyle Hz. Osman’a dua etmiştir. Bazı fakirler de Resulullah’a gelerek, binecek hayvanlarının olmadığını söylemişler ve kendilerine binek hayvanı verilmesini istemişlerdi. Resulullah onlara, “Kendilerine verilecek binek hayvanı kalmadığını” söyleyince de buna çok üzülüp geri dönmüşlerdi. Allah Teâlâ onları mes’ul tutmadı, günahlarını bağışladı.

Allah Teâlâ onlar hakkında şöyle buyurur:

Müslümanlardan bazıları da imanlarında hiç şüphe ve noksanlık olmadığı, meşru bir mazeretleri de bulunmadığı halde sırf meşakkatten çekinip de bu sefere katılmamışlardı.

Ordunun Tebuk’a hareketi

Resulullah otuz bin mücahitle Medine’den Tebuk’a hareket etti. Bu, Resulullah’ın katıldığı gazâlardaki en büyük İslâm ordusuydu. Hz. Peygamber ordugâhını Seniyyetü’l-Vedâ’da kurdu. Muhammed b. Mesleme’yi de Medine’de vekil bıraktı. Ehl-i beytin işleriyle meşgul olmak üzere de Hz. Ali’yi vekil tayin etmişti. Hz. Ali münafıkların uydurduğu asılsız haberlerden dolayı Resulullah’a şikâyette bulununca Hz. Peygamber: “Ya Ali! Bana nisbetle sen, Musa’ya göre Harun menzilesinde olmaya razı olmaz mısın? Şu kadar var ki, benden sonra Peygamber yoktur.” buyurmuştu.

Resulullah, Semud diyarında Hicr’de konakladı. Ashab-ı Kiram’a buranın Allah’ın azabına uğrayanların diyarı olduğunu haber verdi ve: “Kendilerine zulmedenlerin evlerine girmeyiniz. Ancak onların başına gelen musibetin sizin de başınıza gelmesinden korkup ağlayarak girebilirsiniz.” dedi ve ilâve etti: “Buranın suyunu da içmeyiniz, namaz için abdest de almayınız. Buranın suyuyla yoğurduğunuz hamurları da develerinize yem yapınız. Ondan hiçbir şey yemeyiniz!”

Müslümanlar iyice susadılar. Hiç suları kalmamıştı. Bu eziyeti Resulullah’a arzettiler. Hz. Peygamber de Allah Teâlâ’ya dua ve niyazda bulundu. Cenab-ı Hak da hemen bir bulut gönderip yağmur yağdırdı. Bütün Müslümanlar suya kandılar ve su kaplarını da doldurarak bütün su ihtiyacını karşıladılar.

Arapların Rumlardan korkmaları

Münafıklardan bir grup Tebuk’a doğru giden Resulullah’a işaret ederek birbirlerine: “Benî Asfar’la (Bizans’la) çarpışmayı, Arapların birbirleriyle çarpışması gibi mi sanıyorsunuz? Vallahi biz yarın sabah sizleri iplere bağlanmış olarak görür gibiyiz” diyorlardı.

Resulullah ile Eyle halkı arasında yapılan barış

Resulullah, Tebuk’a ulaştığında Eyle hükümdarı — sınırlardaki emirlerden biri — Yuhanna b. Ru’be Hz. Peygamberin huzuruna geldi ve sulh yapmak istedi. Resulullah da onunla cizye vermesi şartıyla anlaşma yaptı. Cerbâ ve Ezruh halkı da aynı şekilde Hz. Peygamber’e gelerek anlaşma yapmak istediler. Resulullah da onlara bir emânnâme yazdı. Buna göre sınırlar ve su kuyularının, kara ve deniz yollarının güvenliği sağlanacak; her iki fırkanın selâmeti garanti edilecekti.

Resulullah’ın Medine’ye dönmesi

Buradayken Rumların geri çekildikleri, hücum, sınırlara taarruz fikrinden vazgeçtikleri öğrenildi. Artık Resulullah da onları kendi beldelerinde takip etmek istemedi. Çünkü maksat hasıl olmuştu. Dume’nin hıristiyan hükümdarı Ukeydir b. Abdülmelik el-Kindî, eğer Bizans ordusu onun ülkesinden geçerek gelecek olsaydı onlara yardım edecekti. Bu sebeple Resulullah beşyüz kişilik bir askerî birlikle Halid b. Velid’i Ukeydir üzerine gönderdi. Halid b. Velid, Ukeydir’i esir etti. Onu Resulullah’ın yanına gönderdi. Resulullah onun hayatını bağışladı ve cizye vermesi şartıyla anlaşma yapıp salıverdi.

Resulullah Tebuk’de 10-19 gece kalmış ve sonra Medine’ye dönmek üzere hareket etmiştir.

Fakir bir müslümanın cenazesi

Abdullah b. Zülbicâdeyn Tebuk’te vefat etti. Müslüman olmak için çırpınıyorduysa da, kavmi buna mani oluyor ve onu rahatsız ediyorlardı. Hatta onu kaba ve yırtık bir elbise içinde terketmişti. Üzerinde bu elbiseden başka bir şey yoktu. Nihayet onların elinden kurtulup Resulullah’ın yanına kaçmayı başardı. Hz. Peygamber’e yaklaştığı sırada elbisesi iki parçaya ayrıldı. Biriyle vücudunun alt kısmını, diğeriyle de vücudunun kalan kısımlarını örttü. Sonra Resulullah’ın yanına geldi. Bundan dolayı ona “Zü’l-bicâdeyn” denilmişti. Tebuk’te vefat edince onun teçhiz ve tekfiniyle, gecenin karanlığında Resulullah, Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer meşgul olmuşlardır. Bazılarının elinde bir fener vardı ve onun ışığından istifadeyle yürüyorlardı. Sonra ona bir kabir kazdılar. Kabre bizzat Resulullah indi.

Hz. Ebû Bekir ve Hz. Ömer de Abdullah’ın cenazesini Resulullah’a uzatıyorlardı. Hz. Peygamber “Kardeşinizi bana yaklaştırınız!” buyurunca, onu Resulullah’a doğru yaklaştırdılar. Hz. Peygamber onu kabre yanı üzerine yatırınca: “Ey Allah’ım! Ondan hoşnudum, sen de ondan hoşnud ol” buyurdu. Abdullah b. Mesûd Hz. Peygamber’in duasını işitince: “Keşke bu kabrin sahibi ben olsaydım.” demiştir.

Ka’b b. Mâlik’in imtihan edilmesi ve onda başarı kazanması

Bu gazadan geri kalanlar arasında, mümin oldukları halde sırf ihmalkârlıkları ve meşakkatten kaçınmaları sebebiyle katılmayanlar da vardı. Ka’b b. Malik, Mürare b. Rebî ve Hilâl b. Ümeyye de bunlar arasında yer alıyordu. Bunların üçü de ilk müslümanlardan olup, müslümanlıkta denenmiş ve güzel bir imtihan vermiş kişilerdi. Mürare b. Rebî ve Hilâl b. Ümeyye Bedir’de bulunmuş mücahitlerdendi. Bugüne kadar hiçbir seferden geri kalmamışlardı. Bu defa seferden geri kalmaları ilâhî bir hikmete ve nefislerini kötü düşüncelerden arındırmaya ve müslümanların terbiye edilmesine matuftu. Onların bu davranışları, bugün hazırlanırız, yarın hazırlanırız diye meseleyi sürüncemede bırakmaları, irade zayıflığı, mevcut vasıtalara fazla güvenmeleri, işi gayret ve süratle ele almamalarından kaynaklanıyordu. Bu davranışları Allah ve Resulü’ne olan imanları ve sevgileri diğer müslüman kardeşlerinden daha az olmayan bazı müminleri günaha sürüklemiştir. Bu meseleyi, üç kişiden biri olan Ka’b b. Malik şöyle anlatır: “Ben de onlarla beraber yola hazırlanmak için sabahleyin evden çıkar dolaşırdım. Hiçbir iş görmeden (akşam üzeri) döner gelirdim. Kendi kendime: ‘Nasıl olsa hazırlanmaya kudretim ve vaktim müsaittir!’ derdim. Bu ihmalkârlığım devam etti durdu. Nihayet herkes gerçekten hazırlandı ve bir sabah Resulullah ile Müslümanlar sefere çıktılar. Halbuki ben sefer için hiçbir hazırlıkta bulunmamıştım. Kendi kendime: ‘Bir-iki gün sonra ben de hazırlanır, gazilere yetişirim.’ derdim. Ordu Medine’den ayrıldıktan sonra, ben sabahleyin yine hazırlığa çıktım. Fakat hiçbir iş yapmadan geri döndüm. Sonra ertesi sabah çıktım, yine boş döndüm. Bu hal bende böylece devam etti. Nihayet mücahitler süratle yol aldılar. Gazaya katılma fırsatı elimden kaçtı. Bununla beraber ben yine gideyim de orduya yetişeyim diye azmetmiştim. Keşke bunu bari yapsaydım. Fakat bu da bana nasip olmadı.”

Allah Teâlâ bu üç kişinin imanlarını, Resulullah’a olan sevgilerinin derecesini, İslam’a olan bağlılıklarını rahat ve sıkıntılı zamanlarda, halkın ona sevgi gösterdiği veya onu terk ettiği anlarda, Resulullah’ın kendilerine güler yüzle muamele ettiği ya da yüz çevirdiği hallerde, İslâm’da ne derece sebat ettiklerini tesbit etmek için imtihana tâbi tuttu. Bu; iman, inanç, sevgi ve şefkat esasları üzerine kurulmuş olan beşeri toplulukların tarihinde ender rastlanan bir imtihandı.

Halk Resulullah’ı yalanlarken onlar tasdik etmişlerdi. Münafıklar nefislerini temize çıkarırken, onlar nefisleri aleyhinde şehadette bulunmuşlardı.

Ka’b b. Mâlik rivayet ettiği beliğ ve uzun hadiste sözlerine şöyle devam ediyor:

“Tebuk seferine gitmeyip arkada kalanlar, Resulullah’a gelerek özür dilemeye ve yemin etmeye başladılar. Bunlar 80 küsur kişiydiler. Resulullah bunların zahirî hallerine göre özürlerini ve bey’atlarını kabul etti ve onlar için Allah’tan mağfiret diledi. Bunların iç yüzünü ve hakikatini Allah’a havale eyledi. Bu sırada ben de huzura çıktım. Resulullah’a selâm verince gazaplı bir tebessümle karşıladı. Sonra bana: ‘Gel!’ dedi. Ben de yürüyüp vardım, önüne oturdum. Resul-i Ekrem bana ‘Sen niçin geride kaldın? Sen (Akabe’de) bey’at etmemiş miydin?’ buyurdu. Ben de şöyle cevap verdim: ‘Evet, vallahi, size yardım edeceğime söz vermiştim. Ya Rasulallah! Vallahi, sizden başka şu dünya halkından kimin yanında otursam beyan edeceği bir mazeretle muhakkak onun gazabından kurtulacağımı sanırım. Çünkü ben, lisanına fesahat ve belagat verilmiş biriyim Ya Rasulallah! Fakat ben şu kanaatteyim ki, şayet bugün ben size, benden hoşnud olacağınız yalan bir söz söyleyecek olursam, çok sürmez mutlaka Allah Teâlâ yalanımı sana haber vererek seni hakkımda gazaplandırır. Eğer huzurunuzda sizi hakkımda gazaplandıracak doğru söz söylersem, her halde ben, bu hususta vuku bulan kusurumu Allah’ın affedeceğini umarım. Hayır, Ya Resulallah! Vallahi benim seferden geri kalışım dolayısıyla arzedeceğim meşru bir mazeretim yoktur. Vallahi, ben sizden geri kaldığım zamanki kadar hiçbir vakit, daha kuvvetli ve daha büyük imkânlara sahip olmamıştım.’” Nihayet o korkunç saat geldi. Resulullah onlarla konuşmayı yasakladı. Şüphesiz ki, müslümanlara işittik, itaat ettik demekten başka bir şey de yakışmazdı. Halk da onlardan çekindi ve yüzlerini ekşitti. Hatta yeryüzü onlara yabancılaştı. Bu topraklar bildikleri topraklar değildi sanki. Bu şekilde elli gün kaldılar. Murare b. Rebî’ ile Hilâl b. Ümeyye halktan uzaklaşarak evlerinde oturup ağlamakla vakit geçirdiler. Ka’b b. Mâlik ise bu üç kişinin en genci ve en salabetlisiydi. Evinden çıkar, müslümanlarla beraber namaz kılar ve sokaklarda, çarşılarda dolaşır dururdu. Fakat hiç kimse onunla konuşmazdı. Bütün bunlar kendisini Resulullah’a bağlayan muhabbet ve sevgiyi etkilememişti. Yine bütün bunlar Resul-i Ekrem’in ona olan şefkat ve merhametini de etkilememişti. Bilâkis bu kınama ve azarlamalar Ka’b’ın Resulullah’a olan sevgisinin kökleşen, kalbinin ayrılık ve üzüntüden yanıp kavrulmasına sebep olmuştur.

Ka’b şöyle der:

“Namazdan sonra Resulullah’ın meclisine varır ve kendisine selâm verirdim. İçimden de ‘Acaba Resulullah selâmıma mukabele ederek dudaklarını oynattı mı, yoksa oynatmadı mı?’ derdim. Sonra, namazı Resulullah’ın yakınında kılardım da gizlice onu gözetlerdim. Namazıma yöneldiğim sırada o bana doğru dönerdi. Fakat ben onun tarafına bakınca da yüzünü çevirirdi.”

Nihayet yeryüzü kendine yabancılaşmış, en samimi dostları bile ondan yüz çevirmişti. Ka’b devam ediyor: “Halkın cefâsından ıstırap çektiğim bu hal uzayınca, bir gün gittim, tâ Ebû Katâde’nin bahçe duvarından aştım. Ebû Katâde amcamın oğlu ve halk arasında beni en çok seven bir zattı. Vardım ona selâm verdim. Vallahi selâmımı bile almadı. Ben: Ey Ebû Katâde! Allah adına yemin vererek sana sorarım: ‘Benim Allah ve Resulü’nü sevdiğimi bilmez misin?’ dedim. Sustu, cevap vermedi. Tekrar Allah aşkına sordum. Yine sukut etti. Üçüncü defa Allah adına yemin verdim. Bu defa ‘Allah ve Resulü daha iyi bilir.’ dedi. Bunun üzerine gözlerimden yaşlar boşandı. Artık geri döndüm ve duvardan aştım.”

İş bununla da bitmedi. Hatta bu iş o üç kişinin karılarına da bulaştı. Bunlara karılarını yalnız bırakmaları emredildi. Hemen bu emre uydular. Kendisiyle bir arada oturup sohbet etmenin, meclisinde hazır bulunmanın şeref kabul edildiği, herkesin bu şerefe nail olmak için yarıştığı, Arap şairlerinin kendisini yıllar boyu terennüm ettikleri dostu Gassân meliki, Kâ’b b. Mâlik’e haber gönderip yanına çağırdığı zaman sevgi, vefa, sebat ve doğruluğu tesbit için yapılan bu imtihanın en nazik bir safhasına gelinmişti.

Ka’b b. Mâlik’in canı iyice sıkıldığı, halkın cefâsından usandığı ve Resulullah’ın kendisinden yüz çevirdiği bir sırada, Gassan melikinin elçisi gelmiş ve efendisinin mektubunu vermişti. Gassan meliki mektubunda şöyle diyordu: “Bana ulaşan haberlere göre, sahibin (Resulullah) sana cefâ ediyormuş. Allah seni hor ve hakir bir mevkide, hakkın zayi olacak bir vaziyette yaratmamıştır. Sen hemen bizim yanımıza gel. Biz sana lâyık olduğun şekilde davranırız.”

Kâ’b bu mektubu okuyunca, hamiyet duyguları kabardı, sevgisi coştu ve derhal tandıra doğru gidip mektubu içine attı.

Allah Teâlâ bu üç müslümanı imtihan etmiş, onların hatıralarını Kur’ân’da ebedileştirmiş ve bunu ebediyete kadar gelecek müslümanlar için ibret alacakları bir ders yapmıştı. İmanın gücünü, İslâm’ın güzelliğini kesin delille ispat etmişti. Bu üç müslümanın canları sıkılıp yaşamaları güçleşince ve yeryüzü bütün genişliğiyle kendilerine dar gelmeye başlayınca, Allah Teâlâ onların bu sıkıntılarını gidermiş ve yedi kat semanın üzerinden onların tevbelerini kabul ettiğini bildirmişti.

Allah Teâlâ, onlar garipliklerini ve halk arasında bir leke olduklarını fark edinceye kadar hiçbirinin tevbesini kabul etmedi. Bilâkis Seyyidu’l-Enbiya Muhammed Mustafa’nın ve kendilerine üstünlük bahşetmek, gönüllerini almak ve mevkilerini yükseltmek için seferden geri kalmayan muhacirlerin ve ensarın huzurunda onları tevbe ettirmiş ve böylece huzur-u ilâhîdeki tevbelerine zemin hazırlamıştı.

Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor:

Gazalara bir bakış

H. 9. yılın Receb ayında yapılan Tebuk gazâsıyla, Resulullah’ın katıldığı seferler sona eriyordu. Bunlar toplam 27 gazadan ibarettir. Sevkedilen ordu ve seriyyelerin sayısı ise 60’ı bulur. Bunların bazısında çarpışma olmamıştır.

Resulullah’ın emriyle yapılan bu gaza ve seriyyeler dünya harb tarihinin, en az kan dökülen savaşlarıdır. Her iki taraftan öldürülenlerin toplam sayısı 1018’i geçmez. Kanı bağışlananların, öldürülmekten kurtarılanların sayısını ancak Allah bilir.

Onun zamanında Arap Yarımadası’nın müslümanların hakimiyetindeki her tarafında emniyet ve güven vardı. Öyle ki; Hicret’den yola çıkan bir kadın Allah’tan başka hiç kimseden korkmadan Kabe’yi tavaf edebiliyor, Kadisiye’den hareket eden bir kadın hiçbir şeyden korkmadan Beytullah’a kadar geliyor ve onu ziyaret edebiliyordu.

Resulullah bir orduyu sefere uğurlarken şu tavsiyelerde bulunurdu:

“Size Allah’tan korkmanızı, sizinle beraber olan müslümanlara da hayır tavsiye ederim. Kâfirlere karşı Allah yolunda Allah’ın adıyla gaza ediniz. Ahdinizi bozmayınız, ihanet etmeyiniz. Hiçbir çocuğu, kadını, pîr-i fâniyi ve kilisesinde inzivaya çekilmiş hiçbir rahibi öldürmeyiniz. Hurmalıklara yaklaşmayınız, hiçbir ağacı kesmeyiniz ve hiçbir evi yakmayınız…” Bunları bir de iki cihan harbinde öldürülenlerle mukayese edelim (Birinci Dünya Savaşı 1914-1918, İkinci Dünya Savaşı da 1939-1945 yılları arasında olmuştur).

Araştırmacı yazarın Britannica Ansiklopedisi’nde bu konuyla ilgili olarak verdiği malumata göre; Birinci Dünya Savaşı’nda öldürülenlerin sayısı 6 milyon 400 bin’e ulaşmaktadır. İkinci Dünya Savaşı’nda öldürülenlerin sayısı ise 35 milyonla 60 milyon arasında değişmektedir.

Herkesin bildiği gibi; bu iki dünya harbi de insanlığın hayrına hiçbir hizmette bulunmamış, insanlık âlemi hiçbirisinden de fayda görmemiştir.

Ortaçağda Avrupa’daki Engizisyon mahkemelerinin kararlarıyla ve kilisenin işkenceleriyle öldürülen insanların sayısı ise 12 milyonu bulmaktadır.

İslâm’da ilk hacc

Hac, H. 9 yılda (M. 630-631) farz kılındı ve Resulullah Hz. Ebu Bekir’i müslümanların hac farizalarını yerine getirmelerini sağlamak üzere hac emîri tayin etti. Bu yıl müşrikler de kendi usulleri dahilinde Kabe’yi tavaf edeceklerdi. Haccetmek isteyen üçyüz müslüman da, Hz. Ebû Bekir’le birlikte Medine’den hareket etmişti.

Hz. Ebû Bekir’in hareketinden sonra, Tevbe sûresinin müşriklerin hacdan menedilmesini emreden âyetleri nazil oldu. Hz. Peygamber hemen Hz. Ali’yi çağırdı ve “Beraet (Her türlü alâkayı kesmek) hakkındaki bu hükmü tebliğ etmek üzere hemen yola çık! Halk Kurban Bayramı’nda Mina’da toplandıkları sırada, onları çağır ve ‘Hiçbir kâfirin cennete giremeyeceğini, bu yıldan sonra hiçbir müşriğin haccedemeyeceğini ve çıplak olarak Kabe’yi tavaf edemeyeceğini, Resulullah ile yapılmış olan anlaşmalara riayet edileceğini’ ilân et!” demişti. Bunun üzerine Hz. Ali Hz. Peygamber’in devesiyle yola çıkmış ve yolda Hz. Ebû Bekir’e yetişmişti. Hz. Ebû Bekir onu görünce: “Emir olarak mı geldin, yoksa me’mûr olarak mı?” dedi. Hz. Ali de “me’mûr olarak” geldiğini söyledi. Birlikte yolculuğa devam ettiler. Hz. Ebû Bekir halkın hac ile ilgili işlerini düzenledi. Hz. Ali de Kurban Bayramı’nda, Resulullah’ın kendisine emrettiği hususları halka tebliğ etti.