Yirmi Dördüncü Bölüm

Resulullah’ın Ahlâk Şemâili

Rahmet Peygamberi · Ebu’l-Hasen Ali en-Nedvî

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

Hz. Peygamberin ahlâkî ve fiziki vasıfları

İnsanları tavsif ve tarif etmekte mahir olan Hind b. Ebû Hâle (Hz. Hatice’nin oğlu, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in dayısı) der ki:

“Resulullah’ın hüzün ve tefekkür içinde olmadığı bir an yoktu. Devamlı olarak tefekkür ederdi. Onun için rahat yoktu. Çoğu zaman sükût eder, gereksiz yere konuşmazdı. Söze başlayınca mağrur ve mütekebbir kişilerin yaptığı gibi, dudak ucuyla konuşmaz, kelimeleri gayet güzel telâffuz ederdi. Belâgatla konuşurdu. Sözleri, hakkı batıldan ayırırdı. Ne fazla ne de eksik konuşurdu. Sert ve kaba bir insan değildi. Başkalarını hiçbir zaman hor ve hakir görmezdi. Nimet az bile olsa, ona büyük değer verir, asla nankörlük etmezdi. Onu hiçbir şekilde kötülemezdi. Yiyecek ve içecekleri, ne hoşuna gittiği için över, ne de hoşlanmadığı için kötülerdi. Dünya için ve dünyada kendisini alâkadar eden işler için asla öfkelenmezdi. Fakat hakka tecavüz söz konusu olunca hakkı sahibine iade edip, haksızı cezalandırmadıkça hiçbir şey O’nun öfkesinin önüne geçemezdi. Kendisine ait bir şey için asla kızmaz ve intikam almaya kalkmazdı. Birşeye işaret edince, parmağıyla değil bütün eliyle işaret ederdi. Birşeye hayret edince elini ters çevirirdi. Konuşurken ellerini bitiştirir ve sağ elinin ayasını sol elinin baş parmağının iç tarafına vurur dururdu. Öfkelendiği zaman hemen vazgeçer ve bunun için büyük gayret sarfederdi. Sevindiği zaman gözlerini yumardı.

En fazla güldüğünde tebessüm ederdi. Gülümserken de dişleri dolu taneleri gibi gözükürdü. Kahkaha ile gülmezdi.

Resulullah’ı en iyi tanıyan, O’nunla en uzun süre beraber kalan, tarif ve tavsifte halkın en kabiliyetlisi olan Ali b. Ebû Tâlib de Resulullah’ı şöyle tavsif eder:

“Resul-i Ekrem, sözlerinde ve davranışlarında hep mutedil olmuş, hiçbir zaman haddi aşmamış, çirkin bir söz ve davranışta bulunmamıştır, böyle yapmak için uğraşmamıştır da. Çarşı ve pazarlarda çok dolaşmazdı. Kötülüğe kötülükle mukabele etmezdi. Affeder ve bağışlardı. Allah yolunda cihad ederken müstesna, hiçbir şeye eliyle vurmamıştır. Hiçbir hizmetçisini ve hanımını dövmemiştir. Kendi şahsına yapılan zulümlerden intikam aldığını hiç görmedim. Meğer Allah’ın haramlarına saygısızlık edilmiş olmaya. Zira Allah’ın haramları çiğnendiğinde şiddetle öfkelenirdi. İki şeyden birini tercih etmek hususunda muhayyer bırakılırsa kolay olanını tercih ederdi. Evine girdiği zaman herkes gibi elbisesini temizler, koyunu sağar ve kendine hizmet ederdi.

“Resulullah lüzumsuz yere konuşmazdı. Müslümanları birbirlerine ısındıracak ve birbirlerinden nefret ettirmeyecek tarzda konuşurdu. Her kabilenin güzel hasletli insanlarına ikramda bulunur ve onu kavmine başkan tayin ederdi. Halkı (hatalı işlerden ve sözlerden) sakındırır, kendisi de korunurdu. Güleryüzünü ve güzel ahlâkını hiç kimseden esirgemezdi. Ashabını daima arar, halka aralarında olup biten hadiseleri sorardı. İyiliği över ve pekiştirir, ona güç katardı. Kötülüğü zemmeder ve onu zayıf düşürürdü. Her işinde itidalliydi, ihtilâfsızdı. Müslümanların gaflete düşmelerinden korkar, onları ikaz etmeyi ihmal etmezdi. Her halinde ibadet ve iyiliğe hazırdı.

Hakkı tecavüz etmediği gibi onu yerine getirmekten de geri durmazdı. O’na yakın olanlar halkın en hayırlılarıydı. O’nun yanında ashabın en üstünü, nasihati en yaygın ve şümullü olanıydı. Resul-i Ekrem katında mertebece en yüksek olanlar da, insanların durumunu düzeltmek için canıyla malıyla çalışan, yardımı ve iyiliği en güzel olanlardı.

“Hz. Peygamber kalkarken de, otururken de hep Allah’ı zikirle meşgul olurdu. Oturan bir cemaatın yanına gittiğinde üst tarafa geçmez ve hemen meclisin sonuna otururdu. Ashab-ı Kiram’a da böyle yapmalarını emrederdi. Kendisiyle birlikte oturan herkese değer verirdi, öyle ki mecliste bulunan herkes kendisinden daha itibarlı kişi olmadığını zannederdi. Kendisiyle oturan ya da bir ihtiyacı için yanına gelen şahsa, dönüp gidinceye kadar sabrederdi. Biri bir istekte bulunursa onu hemen yerine getirir, şayet elinde böyle bir imkânı olmazsa o zaman da tatlı dille anlatırdı. Gönlü ve hoşgörüsü bütün insanlığı içine alacak kadar genişti. Onlara şefkatli ve merhametli bir baba olmuştu. Hak konusunda herkes onun katında müsavi idi. Resulullah’ın meclisi bir ilim, haya, sabır ve emanet meclisiydi. Orada yüksek sesle konuşulmaz, hiç kimse ayıplanmaz ve hiçbir şahsın kusur ve ayıbı açığa vurulup yayılmazdı. Bu mecliste bulunan herkes birbirleriyle müsavi idi. Ancak takvaları sayesinde birbirlerinden üstün olabilirlerdi. Büyüklere herkes saygı gösterir, küçüklere şefkat ve merhametle muamele ederdi, fakir ve muhtaç olanları herkes kendilerine tercih eder garipleri koruyup gözetirlerdi.

“Resulullah daima güleryüzlü, yumuşak huylu, şefkat ve merhameti, bağışlaması bol bir insandı. Sert ve kaba sözlü değildi. Orada burada dolaşıp durmazdı. Hiç kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazdı. Cimri bir insan değildi. Hoşuna gitmeyen şeyleri görmemezlikten gelirdi. Hiç kimsenin ümidini kırmazdı. Hoşlanmadığı bir davranış ve sözü sükûtla karşılardı.

“Kendini şu üç şeyden:

  1. 1. İnsanlarla çekişmekten, mücâdele etmekten,
  2. 2. Büyüklenmekten,
  3. 3. Yararsız ve boş şeylerle uğraşmaktan menetmişti.

İnsanları da şu üç şeyde kendi hallerine bırakmıştı:

  1. 1. Hiç kimseyi ne yüzüne karşı kötüler, ne de arkadan çekiştirirdi.
  2. 2. Hiç kimsenin ayıp ve kusurunu araştırmazdı.
  3. 3. Sevab ümid etmediği bir konuda konuşmazdı.

“Resulullah konuşurken mecliste bulunanlar başlarını öne eğer, başlarına kuş konmuş gibi hareketsiz dururlardı. Hz. Peygamber susunca konuşurlar, fakat onun yanında asla tartışmazlardı. Biri Resul-i Ekrem’in yanında konuşacak olursa, diğerleri o sözünü bitirinceye kadar sessiz beklerlerdi. Hz. Peygamber ilk konuşanın sözüyle son konuşanın sözünü aynı dikkatle dinler, asla bıkkınlık göstermezdi. Onların güldüğü şeylere Resulullah da güler, onların hayret ettiği şeylere o da hayret ederdi.

“Yabancıların konuşmalarında ve sorularındaki kaba ve sertliğe, ashabı da kendisi gibi davransın düşüncesiyle sabrederdi. ‘Bir ihtiyaç sahibinin muhtaç olduğu şeyi aradığını görürseniz onun bu ihtiyacını karşılayınız veya yardım ediniz’ derdi. Kendini olduğu gibi göstermeyen övgüleri kabul etmezdi. Hakka tecavüz etmedikçe hiç kimsenin sözünü kesmezdi. Eğer konuşan haddi aşarsa o zaman ya müdahele eder ya da kalkıp giderdi.

“İnsanların gönülce en cömerdi, dil bakımından en doğrusuydu. Tabiat itibarıyla en yumuşağı, kabile ve nesep yönünden en şereflisiydi. O’nu ansızın görenler heyecana kapılır, bilerek arkadaşlık edenler onu severdi.”

Resulullah’ı tavsif eden Hz. Ali der ki:

“Ondan önce de, ondan sonra da onun gibi mükemmel bir şahsiyet görmedim.”

Allah Teâlâ Peygamberine güzellik elbisesi giydirmiş, ona kendinden sevgi ve heybet bağışlamıştı. Hind b. Ebû Hâle Resulullah’ı şöyle tavsif eder:

“Resulullah, kadri büyük, şânı yüce bir insandı. Gözlerde ve gönüllerdeki yeri de öyle muhteşemdi. Mübarek yüzü Ay’ın 14. gecesi gibi nur saçardı.

Berâ b. Âzib der ki: “Resulullah normal boydaydı. O’ndan daha güzelini asla görmedim.”

Ebû Hureyre de Resulullah’ı şöyle tanıtır: “Resulullah, uzuna yakın orta boyluydu. Teni bembeyazdı. Sakalı siyahtı. Dişleri güzeldi. Kirpikleri uzundu. Omuzlarının arası oldukça genişti. O’nun gibisini ne önce ne de sonra gördüm.”

Enes anlatıyor:

“Resulullah’ın elinden daha yumuşak bir dibace veya ipekli kumaşa dokunmadım; Resulullah’ın kokusundan daha güzel bir koku da koklamadım.”

Hz. Peygamber her zaman Allah Teâlâ ile beraberdi

Resul-i Ekrem Allah Teâlâ’nın kendisine peygamberlik ve dostluk bahşedip herkesten güzide kılmasına, geçmiş ve gelecek günahlarını affetmesine rağmen, ibadete çok düşkündü. Herkesten çok ibadet etmeye çalışırdı.

Muğire b. Şu’be anlatıyor:

“Resulullah namaz kılarken ayakları şişinceye kadar kıyamda dururdu. O’na (Ya Rasulallah!) “Allah senin gelecek günahlarını bağışladığı halde neden böyle yapıyorsun?” denilince, Hz. Peygamber: “Niçin daha çok şükreden kul olmayayım?” buyurmuştur.

Hz. Âişe: “Resulullah Kur’an’dan bir âyeti sabaha kadar tekrar etti durdu.” diyor.

Hz. Ebû Zerr der ki: “Resulullah’ın sabaha kadar tekrar edip durduğu âyet-i kerime şu idi: ‘Eğer kendilerine azab edersen şüphe yok ki, onlar senin kullarındır. Eğer onları bağışlarsan mutlak galip, yegâne hüküm ve hikmet sahibi olan da hakikaten sensin sen.’”

Hz. Âişe anlatıyor: “Resulullah öyle oruç tutardı ki, biz o artık hiç orucu bırakmayacak sanırdık. Bazan da oruca öyle ara verirdi ki, biz artık daha oruç tutmayacak derdik.”

Enes b. Malik: “Resulullah’ı gecenin ihtimal vermediğiniz bir anında namaz kılarken, yine hiç ummadığınız bir anında uyurken görebilirsiniz!” diyor.

Abdullah b. eş-Şahhayr anlatıyor:

“Resulullah’ın yanına geldiğimde O, namaz kılıyor ve kaynayan tencerenin çıkardığı sese benzer bir ses çıkararak ağlıyordu.” Neredeyse namazdan hiç ayrılmayacak ve onu bırakıp da başka birşeyle meşgul olmayacaktı. Resulullah: “Namaz benim gözbebeğimdir.” buyurmuştu.

Ashab-ı Kiram: “Resulullah zor ve meşakkatli bir işle karşılaşıp canı sıkılınca hemen namaz kılardı.” diyor. Ebû Derda der ki: “Resulullah şiddetli rüzgâr olduğu geceler rüzgâr sakinleşinceye kadar mescide sığınırdı. Güneş ve ay tutulduğu zamanlarda ise, hemen namaza durur ve ortalık aydınlanıncaya kadar namaza devam ederdi.”

Resulullah namazı çok severdi ve namaz vaktini hasretle beklerdi. Bazan müezzini Bilâl-i Habeşî’ye: “Ey Bilâl! Haydi namaz için kamet et, bizi namazla huzura kavuştur, sevindir.” derdi.

Resulullah’ın hayata bakışı ve ona değer vermeyişi

Resulullah’ın dinara, dirheme, mala ve mülke bakışına gelince, O, konuşmalarında ve açıklamalarında daha çok bu konu üzerinde dururdu. O’nun Rabbani medreselerinden yetişen öğrencileri, onların da şarkta ve garbta Arap ve diğer milletlere mensup olan öğrencileri, dinar ve dirheme, tuğla, taş, toprak ve kum nazarıyla bakmışlardır. Onlardan dünyaya değer vermemeleri, hayatın parlak ve yaldızlı şeylerini önemsememeleri, mallarını başkalarına infak etme aşkları, başkalarını kendilerine tercih etmeleri ve aza kanaat etmeleri hususunda rivayet olunan şeyler akılları hayrete düşürecek seviyededir. Onların her hayır ve fazilette önderleri, imamları ve öğretmenleri olan Resulullah’ın bu konudaki büyüklüğü ise, herkesçe tartışmasız kabul edilen bir hakikattir. Ne var ki biz Ashab-ı Kiram’ın bu babdaki rivayetlerini ihmâl ettik. O’nun bu hususdaki sözleri de bunu dile getirir. Fakat hadiselerden ve buna dair haberlerden daha özlü ve daha güzel bir söz olamaz.

Resulullah’ın hayatında ve her türlü işinde tatbik ettiği şu hadis-i şerif çok meşhurdur: “Allah’ım, ahiret hayatından başka bir hayat yoktur.” “Dünya benim neyime, benim dünya ile alâkam, bir ağacın altında biraz gölgelendikten sonra orayı terkedip yoluna devam eden bir yolcu misâlidir.”

Hz. Ömer, Resul-i Ekrem’i bir hasır üzerinde yatarken gördü. Hasır vücudunda iz yapmıştı. Hz. Ömer bu hal karşısında kendini tutamayıp ağlamaya başladı. Hz. Ömer’in gözlerinden yaşlar boşandığını gören Hz. Peygamber “Sana ne oldu ya Ömer?” dedi. Hz. Ömer: “Ya Rasulallah, sen Allah’ın yarattığı en mümtaz insansın; Kisra ve Kayser lüks ve ihtişam içinde yaşarken…” deyince, Resulullah öfkesinden kızardı ve “Sen de mi böyle düşünüyorsun ya Ömer? Onlar bütün nasipleri dünya hayatında verilmiş bir kavimdir.” buyurdu.

Resulullah, bu güzel hayatı yalnızca kendisi için istemezdi. Ehl-i beyti ve ailesi için de arzu ederdi. Resul-i Ekrem: “Allah’ım Muhammed ailesine geçinecek kadar rızık ihsan buyur” diye dua ederdi. Ebû Hureyre der ki: “Ebû Hureyre’nin nefsini kudret elinde bulunduran Allah’a yemin ederim ki, Resulullah ve ailesi Hz. Peygamber’in vefatına kadar üç gün arka arkaya buğday ekmeğiyle karnını doyurmamıştır.”

Hz. Âişe anlatıyor: “Ay gelir geçerdi de biz, Muhammed ailesi evimizde yemek pişirecek ateş yakmazdık. Sadece hurma ve su ile karnımızı doyururduk.”

Resulullah (sav)’ın zırhı bir yahudinin yanında rehin bulunuyordu. Vefatına kadar onu kurtaracak birşey bulamamıştı.

Resulullah’ın Veda haccına katılan müslümanların sayısı gözün görebildiği kadar çoktu. Bütün Arap Yarımadası ona boyun eğmişti. Hz. Peygamber Veda haccında semeri eskimiş bir deveye binmişti. Semerin üzerindeki saçaklı örtü de dört dinar etmezdi. Resulullah şöyle dua ediyordu: “Allah’ım! Bu haccı içinde riya ve şöhret düşüncesi olmayan bir hacc olarak kabul et!”

Resul-i Ekrem, Ebû Zerr’e: “Ey Ebû Zerr! Şu Uhud dağı kadar altınım olsa borç için ayırdığım hariç, yanımda tek bir dinarın bile üç günden fazla kalmasını istemem. Onları Allah’ın kullarına — eliyle sağına soluna ve arkasına işaret ederek — işte böyle, işte böyle, işte böyle bağışlarım, dağıtırım” demişti.

Câbir b. Abdullah der ki: “Resulullah’tan birşey istenildiğinde asla ‘hayır’ dememiştir.” İbn Abbâs da şöyle diyor: “Resulullah hayırlı işlerde rüzgârdan daha cömert idi.”

Enes b. Malik anlatıyor: “Bir adam gelip Resulullah’tan mal istedi. Resulullah’ın duası üzerine de Allah Teâlâ ona iki dağ arasını işgal edecek kadar sürü ihsan etti. Adam sonra beldesine döndü ve halka: ‘Ey insanlar! Müslüman olunuz, çünkü Muhammed fakir düşmekten korkmayan bir şahıs gibi cömertce mal bağışlıyor’ dedi. Bilâhare bu adam Resulullah’a 90. dirhem gönderdi. Hz. Peygamber bunları bir hasır üzerine koydurdu ve bunları dağıtmaya, paylaştırmaya başladı. Paralar bitinceye kadar gelen hiçbir kimseyi geri çevirmedi.”

Resulullah halk ile iç içeydi

Resulullah’ın ibadete olan düşkünlüğü, dünyaya değer vermemesi, maddî ve manevî varlığıyla Allah’a yönelmesi, onunla meşgul olup dua ve niyazda bulunması, halkın arasına girmesine, güler yüzlü olmasına, hal-hatır sorup onların gönüllerini almasına, onlarla latife etmesine ve her hak sahibine hakkını vermesine engel teşkil etmiyordu. Bu Resul-i Ekrem’den başkasının yapamayacağı bir işti. Halbuki Resulullah: “Benim bildiğimi bilmiş olsaydınız az güler, çok ağlardınız” buyurmuştur.

Resulullah gönülce insanların en genişiydi. Tabiat itibarıyla en mülayimi, nesebce en şereflisiydi. Ashabının arasına girer, onlarla içli-dışlı olur ve sohbet ederdi. Onların çocuklarıyla oynar ve kucağına alırdı. Hür veya köle, cariye veya fakir herkesin davetine icabet ederdi. Şehrin en uzak mahallesindeki hastaları ziyaret eder ve mazeret beyan edenin özrünü kabul ederdi. Ayakları sıkışsa, rahatsız olsa bile ashabının yanında ayaklarını uzattığı görülmemiştir.

Abdullah b. Haris: “Resulullah’tan daha çok tebessüm eden birini görmedim” diyor. Câbir b. Semûre de der ki: “Resulullah’ın yüzden fazla meclisinde hazır bulundum. Ashabı şiirler söyler, cahiliye devrine ait bazı şeyler anlatırdı da, o ses çıkarmadan dinlerdi. Bazan da onlarla birlikte tebessüm ederdi.”

Eş-Şerîd: “Resulullah benden Ümeyye b. Ebû Salt’ın şiirini okumamı istedi, ben de okudum” diyor.

Resulullah (sav), şefkat ve sevgi dolu bir insandı. İnsanî hisler ve latîf duygular, en üstün ve en güzel şekliyle onda tecelli etmişti. Enes b. Malik der ki: “Resul-i Ekrem Hz. Fâtıma’ya: ‘İki oğlumu (yani Hz. Hasan ve Hz. Hüseyn’i) bana çağır’ derdi, sonra her ikisini koklar, bağrına basardı.” Bir defasında Hz. Peygamber torunu Hasan b. Ali’yi yanına çağırdı. O da koşarak geldi ve Resulullah’ın kucağına atıldı, sonra da eliyle Resulullah’ın sakalını okşadı.

Hz. Âişe anlatıyor: “Resulullah’ın azadlısı Zeyd b. Harise Medine’ye gelince, o sırada evinde bulunan Resulullah’ı ziyarete gitmiş ve kapıyı vurmuştur. Üzerindeki elbiseyi çıkarıp istirahat etmekte olan Resul-i Ekrem, Zeyd’in geldiğini anlayınca hemen elbisesini üzerine çekip onu karşılamaya çıktı. Zeyd’i görünce de onunla kucaklaşıp öptü.

Üsâme b. Zeyd’den şöyle rivayet edilmiştir: “Resulullah’ın kızlarından biri, Hz. Peygamber’e: ‘Oğlum ölmek üzeredir, bize gel’ diye haber gönderdi. Resulullah da kızına selâm söyleyip: ‘Aldığı ve verdiği herşey Allah Teâlâ’ya aittir. O’nun katında her şeyin muayyen bir ömrü vardır. Sabret ve sevabını Allah’tan bekle’ dedi. Bu defa kızı Resulullah’a yemin vererek mutlaka gelmesini istedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber’le beraber biz de kalktık, (doğruca kızının evine gittik). Resul-i Ekrem oturunca hasta çocuk Hz. Peygamber’in kucağına verildi. Çocuk ruhunu teslim etmek üzereydi. Resul-i Ekrem onu bu halde görünce gözlerinden yaşlar boşandı. Sa’d b. Ubade hayretle: ‘Ya Rasulallah! Bu gözyaşları da nedir?’ diye sordu. Resulullah: ‘Bu göz yaşları Cenab-ı Hakk’ın merhametli kullarının gönüllerine koyduğu rahmet-i İlâhiyyenin bir eseridir. Allah Teâlâ bu rahmeti şefkatli ve merhametli kullarına ihsan eder’ buyurdu.”

Bedir esirleri arasında yer alan Abbas sıkıca bağlanınca Resulullah bunu duymuş ve gözüne uyku girmeyip inlemeye başlamıştı. Bunu haber alan Ensar, Abbas’ı hemen serbest bırakmıştır. Bu şefkat hissi onu Abbas ile diğer esirler arasında herhangi bir ayrıcalığa sevketmemiş, o herkese aynı şefkati göstermiştir. Ensar, Resulullah’ın Abbas’ın bağının çözülmesini istediğini anlayınca, Hz. Peygamber’e gelip onun hoşnutluğunu kazanmak için Abbas’tan alacakları fidyeden de vazgeçmek istediler. Fakat Resulullah bunu kabul etmedi.

Bir bedevi Resul-i Ekrem’e gelerek: “Siz çocukları öper misiniz? Biz onları öpmeyiz.” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber ona: “Allah senin kalbinden merhameti sıyırmışsa ben sana ne yapabilirim?” diye cevap verdi.

Resulullah çocuklara karşı çok merhametli ve çok şefkatliydi. Enes b. Malik’ten şöyle rivayet edilmiştir: “Resul-i Ekrem bir gün oynamakta olan çocukların yanına uğradı ve onlara selâm verdi.” Yine Enes b. Malik anlatıyor: “Resulullah bizim aramıza girer, bizimle kaynaşırdı.”

Resulullah, müslümanlara karşı çok şefkatliydi. Çok düşkündü. Onların hallerindeki değişikliği, ihmalkârlıktan ve bıkıp usanmaktan dolayı başlarına gelen şeyleri sürekli gözlerdi.

İbn Mesûd der ki: “Resulullah vaazlarında, halkı bıktırmanın, usandırmanın, çirkin bir davranış olduğu hususunda ısrarla dururdu. Namaza çok düşkün olmasına rağmen, ağlayan bir çocuğun sesini duyunca namazı kısaltırdı. Resulullah’ın şöyle dediği rivayet edilmiştir: “Uzun müddet kıyamda kalmak niyetiyle namaza dururdum, fakat çocuğun ağlamasını duyunca, annesine zahmet vermek hoş birşey olmadığından hemen kısaltırdım.”

İbn Mesûd der ki: “Bir adam Hz. Peygamber’e gelip: ‘Ya Rasulallah! Filan adam namaz kıldırırken o kadar uzatıyor ki, vallahi bu yüzden sabah namazına gitmiyorum’ dedi. Resulullah’ı hiçbir zaman o günkü kadar gazablı görmedim. Sonra halka hitaben: ‘İçinizden bazı kimseler cemaatı nefret ettiriyor. Hanginiz cemaate namaz kıldıracak olursa, namazı kısa kıldırsın. Çünkü cemaat arasında zayıf olanı var, yaşlı olanı, iş-güç sahibi olanı var’ buyurdu.”

Resulullah’ın şefkat ve merhametine delâlet eden bir hadise de şudur: Encûşe, kadınlar kafilesinin sevkiyle görevli, sesi güzel bir şahıstı. Develer onun sesini duyunca süratle yol alırdı. Bu ise kadınlara zahmetli olurdu. Bundan haberdâr olan Resul-i Ekrem: “Ey Encûşe! Kadınları götürürken biraz yavaş ol!” buyurdu.

Allah Teâlâ onu kinden ve bir kimse hakkında kötü niyet beslemekten arındırmıştı. Resulullah’ın şöyle buyurduğu rivayet edilir: “Sizden biri, ashabımdan bana birşey ulaştırmasın. Çünkü ben tertemiz bir kalble sizin karşınıza çıkmak isterim.”

Hz. Peygamber, Ashâb-ı Kiram’a karşı, merhametli bir baba evlâdına nasıl davranırsa öyle davranırdı. Bütün müminler onun aile fertleri gibiydi. Bir anne, sütten yeni kesilmiş bir yavrusuna nasıl ilgi gösteriyorsa, Resulullah da müminlerle öyle ilgilenirdi.

Hz. Peygamber: “Kim bir mal bırakarak vefat ederse onu vârislerine veririm. Kim de bir yakını olmadan ölürse onun borcu da bize aittir” derdi. Başka bir rivayette de “Hiçbir mümin yoktur ki, dünya ve ahirette beni herşeyden üstün tutmasın.” buyurdu. Kur’an-ı Kerim’de de “Müminler Peygamberi kendi nefislerinden daha çok severler, onu kendilerine tercih ederler.” buyuruluyor. Hz. Peygamber bir başka hadis-i şerifte de “Bir mü’min miras bırakarak ölürse, baba tarafından yakınları ona varis olur. Kim de bir borç bırakarak ölürse bana gelsin. Ben onun mevlâsıyım.” buyurmuştur.

Resulullah düzgün bir yaratılıştaydı

Cenab-ı Hak Resulullah’ı ahlâk ve yaratılış itibarıyla en mükemmel bir şekilde yaratmıştı. Bütün asırlar ve nesiller içinde güzel yaratılış, zevk-i selim, anlayış ve kavrayış, doğruluk ve itidal, ifrat ve tefritten uzaklık itibariyle onun kadar mükemmel bir şahsiyet yoktur. Hz. Âişe der ki: “Resulullah iki işten birini tercih etmek durumunda olursa —günah değilse— en kolayını tercih ederdi. Şayet günah ise ondan herkesten ziyade uzak kalırdı.”

Resul-i Ekrem kendini ilgilendirmeyen işlere karışmazdı. Zühdde ve nefsi birtakım haklarından alıkoymada hiçbir zaman haddi aşmazdı.

Ebû Hureyre’den rivayet edilmiştir: “Resul-i Ekrem buyurdu ki: “Bu din kolaylık dinidir. Hiçbir kimse yoktur ki, din hususunda (amellerim eksiksiz olsun diye) kendini zorlasın da din, ona galebe etmesin (ve ezilip büsbütün amelden kesilmesin). O halde doğru yolu takib edin, itidal üzere olun (böyle olursanız) size müjdeler olsun ki, (Allah amelin azına da çok büyük mükâfat ihsan eder) sabah akşam ve biraz da gece yolculuğunuz sırasında Allah’tan yardım dileyiniz.” “Size ancak gücünüzün yettiği kadarını yapmak farzdır. Siz gücünüzün yettiğiyle iktifa edin. Allah’a yemin olsun ki, Allah, siz usanıp bıkıncaya kadar asla bıkmaz.”

İbn Abbas der ki: “Resulullah’a, ‘Allah’a en sevgili olan din hangisidir?’ diye soruldu da O, ‘Allah’a en sevgili olan din, müsamaha ve kolaylık üzerine kurulmuş olan İslâm dinidir’ buyurdu.”

İbn Mesûd’dan rivayet edilmiştir: Resulullah: “Birşeyi çok inceleyenler mahvolmuştur” buyurdu. Hz. Peygamber İslam’a davet ve İslâm’ı öğretmek üzere gönderdiği bazı şahıslara da: “Kolaylık gösteriniz, zorlaştırmayınız, müjdeleyiniz, nefret ettirmeyiniz!” derdi. Abdullah b. Amr el-Âs’dan: “Resulullah buyurdu ki: ‘Allah, nimetinin eserini kulunun üzerinde görmek ister.’”

Evinde çoluk çocuğuyla beraber

Resulullah’ın evindeki hayatı diğer insanlardan farksızdı. Hz. Aişe’nin anlattığı gibi Hz. Peygamber elbisesini temizler, koyununu sağar, kendi işini kendi görürdü. Elbisesini yamar, ayakkabısını tamir eder ve buna benzer işler yapardı. Hz. Aişe’ye “Resulullah evinde ne yapardı?” diye sorulunca o: “Hz. Peygamber, çoluk çocuğunun işleriyle meşgul olur, namaz vakti gelince de namaza giderdi.” demiştir.

Bir başka rivayette de şöyle denir: “Resulullah ayakkabısını tamir eder, elbisesini diker ve sizden biri evinde ne yaparsa o da onları yapardı”. Hz. Âişe der ki: “Resul-i Ekrem halkın en mülayim tabiatlısı ve en cömertiydi. İnsanların en güleryüzlüsü ve en çok tebessüm edeniydi.” Enes b. Malik de: “Ailesine Resulullah’tan daha merhametli bir insan görmedim.” diyor. Hz. Âişe’den rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber buyurdu: “Sizin en hayırlınız ailesine en hayırlı olandır. Ben sizin en hayırlınız, ailesine en iyi davrananızım.” Ebû Hureyre der ki: “Resulullah hiçbir yemeği asla kötülemezdi. Hoşuna giderse yer, hoşuna gitmezse yemezdi.”

Resulullah tehlikeli yerlerde, zarar ve ziyan söz konusu olan yerlerde, işe önce yakınlarından başlardı. Bolluk ve refah ile ganimetlerin söz konusu olduğu yerde de, onları en sona bırakırdı.

Resul-i Ekrem’in ev halkı ve ailesiyle akrabaları hakkında her zaman tatbik ettiği bir ilke vardı. O da şu idi: “Tehlikeli ve zararlı işlerde onları öne almak, refah ve ganimetle ilgili işlerde de onları en sona bırakmak.”

Utbe b. Rebia, Şeybe b. Rebia ve Velid b. Utbe —ki bunlar Arapların belli başlı kahraman cengâverlerindendi— Kureyş kabilesinden, din yüzünden Mekkelilerden ayrılan ve oradan hicret etmiş olanlardan, mübareze için er dilediler. Resulullah onların savaştaki yerlerini ve kabiliyetlerini herkesten daha iyi bilirdi. Kureyş’in içinde onlarla mübarezeye çıkacak yiğitler ve süvariler şüphesiz vardı. Fakat Hz. Peygamber: “Kalk Hamza! Kalk Ey Ali! Ve kalk ey Ubeyde!” demekten başka birşey söylemezdi. Bunlar neseb ve akrabalık cihetiyle Resulullah’ın en yakınları ve en çok sevdiği kişilerdi. Hz. Peygamber hayatlarına kıyamadığından dolayı bir başkasını onlara tercih etmezdi. Allah Teâlâ rakiplerine karşı onlara daima zafer ve galibiyet ihsan etmiştir. Hz. Hamza ve Hz. Ali sağ-salim ve muzaffer olarak döndüler. Hz. Ubeyde’yi de yaralı olarak getirdiler.

Resul-i Ekrem faizi haram kılmak ve cahiliye çağının kan davalarını ortadan kaldırmak istediğinde, önce amcası Abbas b. Abdulmuttalib’den ve onun kardeşi oğlu Rebia b. el-Hâris b. Abdulmuttalib el-Haşimî’den başlamıştı. Veda Haccındaki meşhur hutbesinde şöyle buyurmuştur: “Cahiliye faizi ilga edilmiştir, ilga ettiğim ilk faiz de Abbas b. Abdülmuttalib’in faizleridir. Cahiliye çağının kan davaları da kaldırılmıştır. Kaldırdığım ilk kan davası da Rebia b. el-Hâris’in kan davasıdır.”

Fakat refah ve ganimetlere gelince, Hz. Peygamber —krallar, kumandanlar ve liderlerin aksine — bu konuda onları en sona bırakır ve diğerlerini akrabalarına tercih ederdi.

Hz. Ali anlatıyor: “Hz. Fâtıma değirmende tahıl öğütmekten dolayı karşılaştığı zahmetten Resulullah’a şikâyette bulundu. Sonra da Hz. Peygamber’in bir harb esiri getirdiğini haber alır almaz, babasına gidip bu esirin kendine hizmetçi olarak verilmesini istedi. Fakat Resul-i Ekrem buna muvafakat etmedi. Hz. Fâtıma bunu Hz. Âişe’ye anlatmış, Hz. Âişe de Hz. Peygamber’e söylemiş. Bunun üzerine ikisi birlikte bize geldiler. Biz o sırada yataklarımıza girmiştik. Hemen kalkmak istedik. Fakat Resulullah bize: ‘Yerinizde durunuz!’ dedi. Resulullah bize ‘Size benden istediğiniz şeyden daha hayırlı birşey söyleyeyim mi? Yatacağınız zaman 34 defa Allahu ekber, 33 defa elhamdülillah ve 33 defa da Sübhanallah deyiniz. Şüphesiz bu sizin benden istemiş olduğunuz şeyden çok daha hayırlıdır’ buyurdu.

Bu hadise hakkındaki başka bir rivayette de Resulullah şöyle buyurmuştur: “Vallahi size vermeyeceğim. Karınları açlıktan büklüm büklüm olmuş insanlara vereceğim. Onlara verecek birşey bulamıyorum. Fakat onları satıp parasını bu fakirlere dağıtacağım.”

Resulullah’taki insanî (şuur) inceliği ve insanî duygunun asaleti

Da’vet ve nübüvvetin ağır yüklerine ve insanlığın, köklü dağlardan başkasının taşıyamayacağı kadar büyük dert, sıkıntı ve meşakkatlerine rağmen, en nazik insanî şuurun ve en aslî insanî duyguların en güzel bir şekilde, Hz. Peygamber’de tecelli ettiğini görüyoruz.

Resulullah, davetine icabet eden, kanlarını ve canlarını Allah yoluna bağışlayan, Uhud savaşında ve Hz. Peygamber’in hayâtının son gününe kadar, şehitlik mertebesine kavuşmak isteyen vefakâr ashabını unutmadı. Resulullah onları her zaman yâd eder, onlar için dua ve niyazda bulunur ve onları ziyaret ederdi. Bu sevgi savaşın cereyan ettiği yere ve bu hadiseye şahid olan dağa ve bu dağı bağrına basan beldeye siraye etmiştir. Ashab-ı Kiram, Resulullah’ın şöyle buyurduğunu rivayet ederler: “Bu dağ (Uhud) bizi sever, biz de onu severiz.” Enes b. Mâlik der ki: “Uhud dağı görününce Resul-i Ekrem: “İşte bu dağ (Uhud) bizi sever, biz de onu severiz.” dedi. Bir başka sahabi, Ebu Humeyd anlatıyor: “Resulullah ile birlikte Tebuk gazasından dönüyorduk. Medine’ye yaklaştığımızda Peygamber: “İşte bu Ta’be. Bu da bizim onu, onun da bizi sevdiği (Uhud) dağıdır.”

Ukbe, Resulullah’ın bir gün gidip Uhud şehitlerinin cenaze namazını kıldığını ve Cabir b. Abdullah da, Uhud harbine katılanlardan bahsedilince, Resulullah’ın şöyle buyurduğunu, söyler: “Vallahi, ben de şehitleriyle beraber Uhud dağının eteğinde bulunmayı çok isterdim.”

Resulullah amcası ve süt kardeşi Hz. Hamza’nın şehadetine sabır ve metanet göstermişti. O Hamza ki, Peygamber için hiddetlenmiş, Mekke’de onu himaye etmişti. Resulullah azimli bir peygamberin sabrıyla bütün bunlara tahammül etmişti. Fakat Resul-i Ekrem Uhud harbinden dönüp Medine’ye girince, Abdü’l-Eşhel oğullarının evine gitmiş ve orada ağlama sesleri feryad ve figanlar duymuştu. Bu sesler ruhundaki insanî duyguları harekete geçirmiş ve gözleri yaşarmış “Ama hiç kimse Hamza için ağlamıyor” demişti.

Fakat bu yüksek insanî duygu Resulullah’ın peygamberlik ve davet mesuliyetine dair bilincini çiğneyemedi. O, Allah’ın çizdiği yerde durmasını bilmişti. Siyer müelliflerine göre Sa’d b. Muaz ile Useyd b. Hudayr, Abdu’l-Eşhel oğullarının evine gidince hanımlarına, hazırlanıp gitmelerini ve Resulullah’ın amcası için ağlamalarını emrettiler. Onlar da gidip ağladılar. Resul-i Ekrem onların amcası için ağladıklarını duyunca, Mescidin kapısında ağlayan bu kadınların yanına gitmiş ve onlara: “Hadi evlerinize dönünüz, Allah size merhamet etsin. Kendinizi üzdünüz.” demişti. Bir başka rivayette de: “Bu sesler nedir?” diye sormuş; ensarın, kadınların yaptıkları anlatılınca da; onlara Allah’tan mağfiret dilemiş ve onlar için güzel söz söylemiştir. Sonra da: “Ben bunu istemedim, ben ağlamayı sevmem” demiş ve ölünün ardından (feryad ederek) ağlamayı yasaklamıştır.

Resulullah’ın bütün bunların hepsinden daha nâzik davranışı, onun Allah’ın ve Resulü’nün aslanı Hz. Hamza karşısındaki tutumuydu. Allah Teâlâ Mekke’nin fethini müminlere nasib edince, Vahşi’ye yeryüzü dar geldi, gidecek bir yer bulamadı. Şam’a, Yemen’e ve diğer bazı beldelere gitmeyi düşündü. Dünya ona kapkaranlık olmuştu. Vahşi’ye: “Yazıklar olsun sana! O Allah’ın peygamberidir. İslâm’a giren hiçbir kimseyi öldürmez, sen de Allah’tan başka ilah olmadığına şehadet eder kurtulursun.” dediler. O da Resulullah’ın huzuruna gelip İslâmiyet’i kabul etti. Hz. Peygamber ona hiçbir şey demedi, onu tehdit de etmedi. Sadece Hz. Hamza’nın şehid edilişini bir de ondan dinledi. Vahşi, sözlerini bitirince, O’ndaki ince insanî duygu harekete geçti, fakat yüce nübüvvet makamıyla asla çelişkiye düşmedi. Ne onun İslâm’a girişini engelledi, ne ona kızıp öfkelendi, ve ne de nefsini tatmin için onu öldürmeye teşebbüs etti. Sadece: “Yazıklar olsun sana! Yüzünü gözümden sakla, gözüm seni görmesin.” dedi. Vahşi der ki: “Beni görmesin diye hep Resulullah’tan uzak dururdum. Resul-i Ekrem’in vefatına kadar ona görünmedim.”

Sahîh-i Buhârî’deki rivayet ise şöyledir: “Resulullah beni görünce: ‘Sen Vahşi misin?’ dedi. Ben de ‘evet’ dedim. ‘Hamza’yı sen mi öldürdün?’ diye sordu. Ben de ‘İş sana ulaştığı şekilde oldu’ dedim. Resulullah ‘Yüzünü benden saklayabilir misin?’ buyurdu.”

Bu ince insanî duygunun ve yüksek hislerin örneklerinden biri de şudur: Resulullah harab olmuş bir mezarın yanından geçiyordu. Hemen orada oturdu ve kendini ince bir duygu kapladı, ağlamaya başladı, ve: “Bu Vehb kızı Âmine’nin kabridir.” dedi. Bu hadise Hz. Âmine’nin vefatından uzun yıllar sonra olmuştu.

Resulullah’ın hilm ve keremi

Resulullah bütün insanlığın önderi, tevazuda, yüksek ruhlulukta ve güzel ahlâkta onların öğretmeniydi. Allah Teâlâ şöyle buyuruyor: “Yâ Muhammed! Muhakkak ki sen yüce bir ahlâk üzeresin.” Resul-i Ekrem de: “Rabbim beni en güzel şekilde terbiye etti.” buyurmuştur.

Câbir’den: “Resulullah: ‘Muhakkak ki Allah beni ahlâkî faziletleri tamamlamak ve güzel davranışları kemale erdirmek üzere göndermiştir’ buyurdu.”

Hz. Âişe’ye Resulullah’ın ahlâkından sorulunca: “O’nun ahlâkı Kur’an’dan ibaretti.” demişti.

Bağışlamada, hilmde, gönül zenginliğinde ve sabır gücünde, insanların kavrayamayacağı ve şairlerin hayal edemeyeceği derecede yüce bir mertebeye ulaşmıştı. Eğer bunlar, şüphe edilemeyecek bir yoldan rivayet edilmemiş olsaydı muhakkak ki, insanlar bunu kabul etmeyecekti. Fakat bu haberler muttasıl ve sahih bir senetle, adil kişilerin birbirlerinden nakilleri ve tevatür yoluyla nesilden nesile yayıldı. Böylece de en güvenilir tarihî eserlerden daha sağlam bir şekilde tesbit edildi. Biz burada bu babdaki birkaç rivayetle iktifa edeceğiz.

Hz. Peygamber’in yüceliğine ve en şiddetli düşmanını bile bağışlayıp ona iyilikte bulunduğuna dair bir misâl:

Resulullah, münafıkların başı olan Abdullah b. Ubey defnolunduktan sonra gelmiş ve onun mezardan çıkarılmasını emretmiştir. Sonra da kabirden çıkarılan cesedini dizleri üzerine koymuş ve ona birşeyler fısıldamıştır. Gömleğini de ona kefen yapmıştır.

Enes b. Mâlik’ten rivayet olunmuştur:

“Ben bir defasında Resul-i Ekrem’le birlikte gidiyordum. Resulullah’ın üzerinde Necran’da dokunmuş kalın bir kaftan bulunuyordu. Bedevi bir Arap arkadan yetişip Resulullah’ın ridâsını şiddetle çekti. Ben Hz. Peygamber’in boynu ile iki omuzu arasına baktığımda bir de ne göreyim, bedevinin cübbeyi şiddetle çekmesinden dolayı kenarı Resulullah’ın boyun kısmında iz bırakmıştı. Bedevi daha sonra: ‘Ya Muhammed! Yanında bulunan Allah malından bana birşey verilmesini emret.’ dedi. Resul-i Ekrem bedeviye dönüp baktı ve güldü. Sonra da biraz mal verilmesini emretti.”

Zeyd b. Su’ne, müslüman olmadan önce Resulullah’a gelmiş, bir alacağını istiyordu. Bu sırada Hz. Peygamber’in omuzundan elbisesini çekmiş ve yakasından tutarak asık suratla, kaba bir şekilde: “Siz ey Abdulmuttalib oğulları! Borcunuzu uzatıp durursunuz.” dedi. Hz. Ömer bu sözlere kızdı ve sert bir cevap verdi. Hz. Peygamber ise olup bitenleri tebessümle karşılamış ve Hz. Ömer’e “Ey Ömer! Ben ve o, senden bunun dışında bir söz duymaya çok daha muhtaç idik. Bana borcumu güzelce ödemeyi, ona da alacağını güzelce istemeyi tavsiye etmeliydin. Vadenin dolmasına daha üç gün vardı.” dedi ve Hz. Ömer’e adamın borcunu ödemesini ve onu tehdit ettiği için de 20 sa’ fazla vermesini emretti. Bu hadise Zeyd’in müslüman olmasına sebep oldu.

Enes b. Malik anlatıyor: “Mekkeli 80 kişi Tan’îm dağından aşağıya inerek Resulullah’ın üzerine hücum ettiler. Hepsi de silâhlıydılar. Resul-i Ekrem’i gafil avlamak istiyorlardı. Fakat Hz. Peygamber onları esir aldı ve hayatlarını bağışladı.”

Câbir’den rivayet edilmiştir: “Resulullah ile beraber Necid tarafına gazaya çıkmıştık. Ulu ağacı çok bir vadideyken öğle sıcağı bastırdı. Resulullah istirahat için bir sakız ağacının altına inip gölgesine oturmuş ve kılıcını da ağaca asmıştı. Ashab-ı Kiram da ağaçların gölgesine çekilip istirahat ediyordu. Biz böyle istirahat ederken Resulullah bizi çağırdı. Hemen yanına gittik. Bir de ne görelim! Resul-i Ekrem yanında (müşrik) bir bedevi oturuyor. Bunun üzerine Resulullah bu bedevinin halini anlatarak buyurdu ki:

“‘Şu bedevi ben uyurken gelmiş, kılıcımı alarak kınından çekmişti ki, ben uyandım. Kılıcı kınından sıyrılmış vaziyette yanıbaşımda duran bedevi bana:

— Şimdi seni benim elimden kim kurtarabilir? dedi. Ben de:

— ‘Allah kurtarır’ dedim.

“Bedevi kılıcı kınına soktu ve Resulullah’ın yanına oturdu. Hz. Peygamber bedeviyi işaretle, ‘İşte bunları yapan şu oturan bedevidir’ dedi ve onu cezalandırmadı.

Resulullah’ın hilmi Ashab-ı Kirâm’ın gücünün yetmeyeceği derecedeydi. Hz. Peygamber bütün bunlarda onların şefkatli bir öğretmeni ve merhametli bir yardımcılarıydı. Ebû Hureyre rivayet ediyor: “Bir bedevi mescide işedi. Cemaat hemen onu azarlamaya kalkıştı. Fakat Resulullah müdahale ederek: “Onu bırakın ve bevli üzerine bir kova su dökün. Çünkü siz kolaylık gösterici olarak gönderildiniz, zorlaştırıcı olarak değil” buyurdu.

Muaviye b. el-Hakem anlatıyor: “Resulullah ile birlikte namaz kılıyordum. Cemaattan biri aksırınca ben: ‘Yerhamukallâh (Allah sana merhamet etsin!)’ dedim. Bunun üzerine bütün cemaat gözlerini bana çevirdi. Ben: ‘Size ne oluyor ki bana bakıp duruyorsunuz?’ dedim. Bu defa ellerini uyluklarına vurmaya başladılar. Baktım beni konuşturmuyorlar, ben de sustum.

“Hz. Peygamber, namazdan sonra meseleyi bana öyle güzel anlattı ki, ben ne ondan önce, ne de ondan sonra meseleleri ondan daha güzel öğreten bir insan görmedim. Vallahi, beni ne azarladı ne de dövdü. Sadece: ‘Bu namazdır, onda insan kelâmı caiz değildir, namazda ancak tekbir, teşbih ve Kur’an okunur’ buyurdu.”

Enes b. Malik der ki: “Resulullah çok merhametliydi. Yanına gelen herkese vaadde bulunur, eğer istenen şey yanında varsa hemen verirdi. Namaz için kamet getiriliyordu ki, bir bedevî gelip Resulullah’ın elbisesini tuttu ve: “Birazcık işim kaldı. Namazdan sonra onu unuturum diye korkuyorum.” dedi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem işini görüp bitirinceye kadar bedevi ile birlikte ayakta bekledi ve sonra dönüp namaz kıldı.”

Resulullah’ın sabrının kuvvetine, gönlünün genişliğine ve tahammül gücüne delâlet eden misallerden biri de şudur: Genç yaşlarında Resulullah’a hizmet eden Enes b. Malik der ki: “Hz. Peygamber’e on yıl hizmet ettim, bana bir kere bile öf demedi. (Yaptığım bir işten dolayı) ‘Bunu niçin yaptın?’ veya (yapmadığım bir işten dolayı da) ‘Bunu niçin yapmadın?’ diye beni azarlamadı.”

Resulullah’ın tevazuu

Hz. Peygamber tevazuda en üst seviyeye ulaşmıştı. Hiçbir şeyde ayrıcalık istemediği gibi, halkın kendine üstünlük ve ayrıcalık tanımasına da razı olmazdı. Eski ümmetlerin peygamberlerini överken yaptıkları gibi, kendini medh ü senada aşırı gitmelerini, peygamberlik ve kulluk mevkiinden daha yüksek bir makama yükseltmelerini istemezdi.

Enes b. Malik der ki: “Bize Resulullah’tan daha sevimli bir insan yoktu. Buna rağmen biz Resul-i Ekrem’i gördüğümüzde onun bundan hoşlanmadığını bildiğimiz için ayağa kalkmazdık.” Resulullah’a ‘Yâ hayre’l-beriyye (insanların en hayırlısı)’ denildiğinde o: “Hayru’l-beriyye (insanların en hayırlısı) Hz. İbrahim (as)’dir” buyurmuştur.”

Ömer b. el-Hattab’dan rivayet edilmiştir: “Resulullah: ‘Hıristiyanların Hz. İsa’yı övdükleri gibi siz de beni övmeyiniz. Çünkü ben ancak bir kulum. Bana Allah’ın kulu ve resulü deyiniz’ buyurdu.”

Abdullah b. Ebû Evfa der ki: “Resulullah ne köleyle, ne de dul kadınlarla beraber yürümekten çekinmezdi. İhtiyaçlarını yerine getirinceye kadar onlara refakat ederdi.”

Enes b. Malik anlatıyor: “Medine’deki cariyelerden biri Resulullah’ın elini tutar ve onu istediği yere kadar götürürdü.”

Adiy b. Hatem et-Tâî Resulullah’ın yanına gelmiş, Hz. Peygamber de onu evine çağırmıştı. Bu sırada bir câriye üzerine otursun diye, Resul-i Ekrem’in yanına bir minder attı. Fakat Hz. Peygamber mindere değil yere oturdu. Bu tevazu sahnesine şahid olan Adiy: “Anladım ki, o bir hükümdar değilmiş.” diyor.

Enes b. Malik der ki: “Resulullah hastaları ziyaret eder, cenazelerde bulunurdu. Merkebe biner ve kölelerin davetine de icabet ederdi.”

Cabir’den rivayet edilmiştir: “Resulullah bazan yolculukta geride kalır ve zayıflara yardım eder, onlar için dua ederdi.”

Enes b. Malik der ki: “Resulullah arpa ekmeğine veya bayatlamış bir yemeğe bile davet edilse icabet ederdi.”

Resulullah buyurdu ki: “Ben bir kulun yediği gibi yer, oturduğu gibi otururum.”

Abdullah b. Amr b. el-Âs diyor ki: “Bir gün Resulullah yanıma geldi. Ben de içi lif dolu deriden bir minderi otursun diye önüne attım. Fakat o toprağa oturdu. Minder de aramızda kaldı.”

Resulullah evi süpürür, deveyi bağlar ve yemini verirdi. Hizmetçiyle birlikte yemek yer ve onunla birlikte hamur yoğururdu. Pazardan aldığı malları da bizzat kendi taşırdı.

Resulullah’ın şecaat ve hayası

Hz. Peygamber haya ve şecaat vasıflarına birlikte sahipti. Halbuki halkın çoğu haya ile şecaati birbirlerine zıt kavramlar olarak mütalaa ederler.

Ebû Said el-Hudrî der ki: “Resulullah kendi köşesine çekilmiş bir bakireden çok daha fazla haya sahibi idi. Hz. Peygamber birşeyden hoşlanmadı mı biz onu yüzünden anlardık.”

Resulullah’ın haya duygusu, bir kimsenin kırılacağı bir hususu yüzüne karşı söylemesine, ayıbını yüzüne vurmasına engel olurdu. Bu yüzden o meseleyi başkasına söylerdi. Enes b. Malik anlatıyor: “Bir gün Resulullah’ın yanına kötü koku sürünmüş biri gelmişti. Fakat Resulullah bir kimsenin kırılacağı, hoşuna gitmeyeceği birşeyi yüzüne karşı söyleyemezdi. Bu adam kalkıp gidince, oradaki cemaata: ‘Bu şahsa söyleseniz de o kötü kokuyu kullanmasa’ demiştir.”

Hz. Âişe’den rivayet edilmiştir: “Birisinden hoşlanmadığı birşey Resulullah’a ulaşırsa: ‘Bu adam niçin böyle konuşuyor?’ demezdi. Bilâkis: ‘Bu insanlara ne oluyor ki şunları yapıyorlar, şöyle şöyle diyorlar’ diyerek o şahsın ismini zikretmeden bu işten veya sözden onu menederdi.”

Resulullah’ın şecâatına gelince, cengâver süvari ve yiğitler yiğidi Hz. Ali’nin aşağıdaki sözleri bu konuda başka birşey aramaya ihtiyaç bırakmaz. Hz. Ali der ki: “Savaş şiddetlenip iyice kızışınca, biz Resulullah’a sığınmıştık. O, bizim, düşmana en yakın olanımızdı.”

Enes b. Malik: “Resulullah, insanların en güzeli, en cömerdi ve cesuruydu. Bir gece Medine halkı büyük bir korkuya kapılıp feryad etmişti. Halk da hemen sesin geldiği tarafa doğru koşup gitmişti. Resulullah ise onlardan daha önce davranıp feryadın geldiği yere gitmiş ve dönüşte onlara rastlamıştı. Hz. Peygamber, Ebu Talha’nın çıplak, eyersiz atının üzerinde, kılıcı boynunda asılı olduğu halde halka hitaben: ‘Hiç korkmayınız! Hiç korkmayınız’ diyordu.”

Enes b. Malik “O’nu bir derya buldum” veya “Muhakkak ki, O, bir deryadır” derdi.

Uhud ve Huneyn gazalarında en cesur sahabiler bile Resulullah’ın yanından ayrılıp meydanı boş bıraktıkları halde, O sanki hiçbir şey olmamışçasına katırının üzerinde bir yere kımıldamamış ve şöyle demiştir:

“Yalan yok, ben Peygamberim. Ben Abdulmuttalib oğluyum!”

Resulullah’ın cihan-şümul şefkat ve merhameti

Resulullah bu şecâatına rağmen son derece yufka yürekli ve gözü yaşlı bir insandı. Fakirlere acır, bütün canlılara ve hayvanlara şefkat ve merhametle muamele ederdi. Halka da hayvanlara karşı şefkatli olmalarını tavsiye ederdi.

Şeddâd b. Evs, Resulullah’ın şöyle dediğini rivayet eder: “Allah Teâlâ herşeye güzellikle, iyilikle muamele edilmesini emreder. Öldürdüğünüz zaman işkence etmeden öldürün. Hayvanları kestiğinizde zahmet vermeden güzelce kesiniz. Biriniz hayvanı boğazlayacağı zaman bıçağını iyice keskin etsin, hayvana kolaylık göstersin.”

İbn Abbâs’tan rivayet edilmiştir: “Bir adam koyunu yatırmış, bıçağını keskin ediyordu. Resulullah ona: ‘Hayvanı iki defa mı öldürmek istiyorsun? Bıçağını onu yatırmadan önce keskin etsen olmaz mıydı?’ dedi.”

Resulullah ashabına hayvanların yemlerine ve sularına özen gösterilmesini, güçlerinin yetmeyeceği işlerde çalıştırılmamasını tavsiye ederdi. Hayvanları zahmetten kurtarmanın ve onları rahat ettirmenin ecir ve sevaba, Allah katında yakınlığa vesile olduğunu söylerdi.

Ebû Hureyre’den rivayet edilmiştir: “Resulullah buyurdu ki: ‘Bir adam yolda giderken susuzluktan bîtâb düşer. Bulduğu bir kuyuya inerek susuzluğunu giderir ve yukarı çıkar. Bir de ne görsün susuzluktan bitkin hale gelmiş bir köpek dilini çıkarmış toprağı yalıyor. Adam kendi kendine: ‘Ben susuzluktan nasıl perişan olduysam, bu köpek de aynı şekilde bitkin ve perişandır’ deyip tekrar kuyuya iner ve ayakkabısına su doldurup ağzına alıp yukarı çıkar ve köpeği sular. Allah Teâlâ, onun bu davranışından hoşnut olur ve günahlarını affeder.’ Ashab-ı Kiram: ‘Ya Rasulallah! Hayvanlara yapacağımız iyilikten dolayı bize bir ecir var mı?’ diye sordular. Resulullah: ‘Her bir canlıya yapılan iyiliğin sevabı vardır’ buyurdu.”

Abdullah b. Ömer’den rivayet edilmiştir: “Resulullah buyurdu ki: ‘Kendisine yemek vermeyen, onu sulamayan ve yerdeki böcekleri yemesine de müsaade etmeyen bir kadın Allah’ın azabına uğramıştır.’”

Sehl b. Amr (veya Sehl b. er-Rebî’ b. Amr)’dan: “Resulullah bir gün sırtı karnına yapışmış bir deveye rastlamış ve: ‘Bu dilsiz hayvanlar hakkında Allah’tan korkunuz. Onlara güzelce bininiz ve güzelce doyurunuz’ buyurmuştur.”

Abdullah b. Ca’fer’den rivayet edilmiştir: “Resulullah bir gün ensardan birinin bahçesine girdi ve orada bir deve gördü. Deve, Resulullah’ı görünce inleyip gözlerinden yaşlar akıtmaya başladı. Hz. Peygamber hemen onun yanına gelip hörgücünü ve kulağını okşadı, bunun üzerine deve sakinleşti. Resulullah: ‘Kim, bu devenin sahibi? Bu deve kimin?’ diye seslendi ve ensardan bir genç ‘Benim devem Ya Rasulallah.’ diye cevap verdi. Hz. Peygamber bu gence: ‘Allah’ın sana verdiği bu hayvan senin kendisini aç bıraktığını ve zahmet çektirdiğini söyleyerek bana şikâyet arzediyor.’ diye kızdı.”

Ebû Hureyre der ki: “Resulullah, ‘Otu bol bir yerde yolculuk ederseniz deveye yerden nasibini verin. Eğer kurak bir bölgede yolculuk ederseniz oradan süratle geçiniz. Eğer gece bir yerde konaklarsanız, sakın yol kenarında konaklamayın. Çünkü yol geceleyin hayvanların gidip geldiği ve böceklerin yuvalandığı yerdir.’ buyurdu.”

İbn Mesud’dan rivayet edilmiştir: “Bir seferde Resulullah ile beraberdik. Resulullah bir ihtiyacı için yanımızdan ayrılmıştı. Biz bir kuş gördük, yanında iki tane yavrusu vardı, ikisini de aldık. Kuş çırpınmaya başladı. Bu sırada Resul-i Ekrem geldi ve: ‘Kim bunu yavrusundan ayırdı? Yavrusunu ona geri verin.’ buyurdu. Yaktığımız bir karınca yuvasını görünce de: ‘Bunu kim yaktı?’ diye sordu. ‘Biz yaktık.’ deyince ‘Allah’tan başkasının ateşle azab etmesi uygun değildir.’ dedi.”

Resulullah hizmetçi ve ücretliler hakkındaki tavsiyelerine ilâveten, onların da birer insan olduğunu, hizmetçinin efendisine, işçinin de kendini çalıştıran şahsa üstünlüğü olduğunu söylerdi.

Hz. Peygamber hizmetçiler ve köleler hakkında her zaman hayır tavsiye ederdi. Câbir b. Abdullah der ki: “Resulullah kölelere iyi davranılmasını tavsiye ediyor ve şöyle diyordu: ‘Onlara yediklerinizden yediriniz, giydiklerinizden giydiriniz. Allah’ın yarattıklarına azâb etmeyiniz. Allah Teâlâ’nın sizin emrinize verdiği köleler sizin kardeşlerinizdir. Kimin kardeşi onun emrine verilirse, ona yediğinden yedirsin, giydiğinden giydirsin. Kölelerinizi yapamayacakları işlerle mükellef tutmayın. Eğer zor işleri yapmalarını isterseniz onlara yardım edin.’”

Abdullah b. Ömer anlatıyor: “Bir gün bir bedevi Resulullah’a gelip: ‘Ya Rasulallah! Hizmetçiyi her gün kaç defa bağışlayayım?’ dedi. Hz. Peygamber: ‘70 defa affet’ buyurdu.”

İbn Ömer’den rivayet edilmiştir: “Hz. Peygamber buyurdu ki: ‘İşçinin hakkını alın teri kurumadan veriniz.’”

Evrensel ve mükemmel bir örnek

Bu bölümü meşhur siret müellifi üstadımız Allâme es-Seyyid Süleyman en-Nedvî’nin er-Risâletü’l-Muhammediyye adlı kitabından iktibas edeceğimiz güzel bir parçayla bitireceğiz.

Üstad, kitabında, Resulullah’ın her sınıftaki insan topluluklarına ve insanoğlunun her bir ferdine —yaptıklarının ve uğraştıkları işlerin, hallerinin ve çevrelerinin başka başka olmasına rağmen— her zaman nasıl numune-i imtisal olduğunu anlatıyor ve diyor ki:

“Resulullah’ın hayatı beşer hayatının her safhası için güzel bir örnek ve yüce bir düstur olduğundan, pek çok ve çeşitli işlere numûne-i imtisal olmuştur. Çünkü onun hayatı, üstün ahlâkın, güzel adetlerin, asîl ve mutedil duyguların ve insanlığı şehvet bataklığına düşmekten kurtaran üstün meziyetlerin hakim olduğu bir hayattı.

“Eğer zengin ve varlıklı bir insan isen Resulullah’ın Hicaz’la Şam arasında eşya taşıdığı ve Bahreyn’in hazinelerine sahib olduğu zamanı hatırla ve sen de onun gibi hareket et. Eğer fakir ve yoksul isen Resul-i Ekrem’in Ebu Talib mahallesinde mahsur olduğu, vatanını ve bütün dünya malını terkederek Mekke’den Medine’ye hicret ettiği zamanı düşün. Eğer hükümdar isen onun Arapların idaresini ele geçirdiği, her tarafa hakim olduğu, ileri gelenlerinin, şan ve şeref sahiplerinin ona itaat arzettiği zamanı hatırla. Eğer zayıf ve kimsesizsen, Resulullah’ın Mekke’de müşriklerin emrinde mahkûm olduğu dönemi hatırla, onda senin için güzel bir örnek vardır.

“Eğer fâtih ve muzaffer bir hükümdar isen, Hz. Peygamber’in Bedir’de, Huneyn ve Mekke’de düşmana galib geldiği günlere bakarak hayatından ibret al. Eğer mağlub olmuşsan —Allah mağlubiyet göstermesin— Uhud harbinde Resulullah’ın şehid ve ağır yaralı ashabı arasındaki halini düşün. Öğretmen isen onun mescidin sofasında öğrencilerine öğretmenlik yaptığı zamanı göz önünde bulundur. Öğrenciysen onun Cebrail’in huzurunda diz çöküp hidayet istediği zamanı tasavvur et. Eğer nasihat eden bir vaiz, emin bir mürşid isen Mescid-i Nebevî’de bir ağaç üzerinde vaaz eden Resulullah’a kulak ver. Eğer hiçbir yardımcın olmadığı halde hakkı ayakta tutmak ve iyiliği haykırmak istiyorsan Mekke’deki zayıf haline ve kendine yardım edip destekleyecek kimsenin bulunmamasına rağmen, Hz. Peygamber’in hakka davete devam ettiği ve hakkı açıkça ilân ettiği zamanı hatırla. Eğer düşmanını mağlub eder, azametini kırar ve onu kahr u perişan edersen ve böylece hak senin sayende ortaya çıkar da batıl yok olup giderse, işlerin istikrar kazanırsa Resulullah’ın Mekke’ye girdiği ve fethettiği günü hatırla.

“Eğer işlerini düzeltmek, arazini verimli hale getirmek istersen, Resul-i Ekrem’in yahudi Nadîr oğullarının, Hayber’i Fedek’in topraklarını ele geçirdiği zaman mezkûr yerlerin işlerini nasıl yoluna koyduğunu ve buranın bakımını, en iyi verim alacak kişilere havale ettiğini düşün. Eğer yetim isen, Amine ve kocası Abdullah’ın ciğerparelerini düşün. O, daha küçük bir çocukken annesi, (doğmadan da) babası vefat etmişti. Eğer küçük bir çocuksan, sevgili süt annesi Halime’nin emzirdiği bu ulu çocuğu düşün. Eğer gençsen Mekke çobanının hayatını oku. Ticaret mallarıyla sefere çıkmış bir tüccar isen Busrâ’ya doğru yol alan kafilenin efendisinin vaziyetini hatırla. Hakem veya hâkim isen İslâm güneşi doğmadan önce, Kureyş reisleri birbirlerine girmek üzereyken Resulullah’ın Hacer-i Esved’i yerine koymak için verdiği hükme bir göz at. Sonra gözünü çevir ve bir daha bak, Resulullah’ın Medine mescidinin avlusunda insanlar arasında adaletle hüküm verdiği zamanı düşün. Onun katında fakir ve yoksul ile zengin ve varlıklı müsavi idi. Eğer evli bir erkek isen Hz. Hatice ve Hz. Âişe’nin kocasının nezih hayatını ve temiz siretini oku. Eğer çocukların babası isen, Hz. Fâtımatu’z-Zehrâ’nın babasının, Hz. Hasan ile Hüseyin’in dedesinin nasıl hareket ettiğini öğren. Hülâsa her ne olursan ol, ne işle uğraşırsan uğraş, yaşadığın müddetçe, günün her saatında Resulullah’ın hayâtında senin için güzel hidayet, hayatın karanlıklarının onun nuruyla aydınlanacağı güzel bir misal vardır. Böylece işlerin düzelir, sıkıntıların sona erer. Onun rehberliğiyle yanlış işleri doğrultursun.

“Onun hayatı bütün insanlık için hayatın her safhasında örnek olmalıdır. Onun hayatı aydınlanmak isteyenler için bir nur, hidayete ermek isteyenler için bir kandil, onun öğretileri doğru yolu bulmak isteyen herkes için bir rehberdi.”