Yirmi Beşinci Bölüm

Hz. Peygamber İnsanlığa Bir Lütuf Olarak Gönderilmiştir

Rahmet Peygamberi · Ebu’l-Hasen Ali en-Nedvî

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

Dinler ve Peygamberler tarihinde eşi olmayan bir mesaj

Allah Teâlâ, Peygamberi Hz. Muhammed (as)’e hitaben: “Biz seni alemlere ancak rahmet olarak gönderdik.” buyuruyor ki, bu kendi nevinden eşsiz bir mesajdır. Cenab-ı Hak ebedi kitabı Kur’ân-ı Kerim’in her yerde ve her zaman okunmasını ve Kur’ân okuyanların sayısının milyarlara varmasını takdir etmiş ve “Kur’ân’ı biz indirdik, onu koruyacak olanlar da biziz.” buyurmuştur.

Çünkü biz hiçbir din ve mezhepte, medeniyet ve felsefede ıslahat hareketleri ve ihtilâllerde, bütün insanlığı içine alan böylesine yüce bir mesaj bulamadık. Hatta geçmiş peygamberlerin öğretileri, onların hayat ve ahvâline dair bize ulaşan bilgiler de böyle bir mesajı ihtiva etmekten uzaktır.

Yahudiliğe gelince: —ki bu çok eski ve meşhur bir dindir— Bu din Allah’a yalnızca İsrail oğullarının Rabbi, çoğu zaman da Beni İsrail’in ilahı nazarıyla bakmaktadır.

Ahd-i Atik’in sahifelerinde ve Yahudilerce mukaddes sayılan kitaplarda, Allah’tan “Rabbu’l-âlemin” veya “Rabbu’l-kevn” diye bahsedildiğini göremezsiniz.

Bu sebepledir ki, Benî İsrail peygamberlerinden Musa, Harun, Davud ve Süleyman gibi herhangi birinin hayatından bahsedilirken, böyle bir mesajdan sözetmek abestir ve boşuna vakit harcamaktır. Çünkü bu din hiçbir safhasında ırk ayrımı gözetmeden, bütün insan nesli için rahmet ve müsavat dini olmamıştır ve hiçbir zaman İsrail oğulları dışında, başka bir milleti bu dine davet etmeye cesaret edememiştir.

Hıristiyanlığa gelince: Hıristiyanlık hoşgörüsüyle, davet, şevk ve cesaretiyle ve insanlığa olan şefkat duygusuyla tanınır. Çünkü peygamberleri Hz. İsa: “Kendisinin ancak Beni İsrail’in yoldan çıkmış koyunlarını gütmek üzere gönderildiğini” açıkça söylemiştir. Hz. İsa İsrail oğullarıyla kan ve neseb bağı olmayan, hastalara gözünü çevirip baktığı zaman özür dileyerek: “Ben evladının ekmeğini köpeklere veren adam değilim.” demişti.

Şark ve diğer Asya ülkelerinin dinlerine gelince; özellikle Hind dini öncekilerden farklı bir özelliğe sahip değildir. Hatta bazan neseb ve sülaleleri takdis babında adı geçen dinlerden çok daha ilerdedir. İnsanları birtakım sınıflara ayırmak hususunda onlardan daha zalim ve gaddardır. Mülayemet ve yumuşaklık nedir bilmez. Hind toplumundaki paryalar, her çeşit şeref ve asaletten ve müsavattan, insan haklarından, en basit insanî esaslardan mahrumdurlar. Onların ilim öğrenmeleri, ta’lim ve tedrisleri, ruhî yüceliklere vakıf olmaları asla caiz değildir. Vedaları okuyup öğrenmek, kurbanları takdim etmek, onları ilâhlarına ve putlarına adamak sadece Brahmanlara mahsustur. Vedalara göz atmak ve okumak hakkı Kshatrilerle Vaisyalara aittir. Manoşastr, Allah’ın, paryaları sadece bir gayeyle, adı geçen üç sınıfa hizmet düşüncesiyle yarattığını açıkça zikreder. Hind halkının ileri gelenleri Himalaya dağlarının ardındaki dünyadan habersizdiler. Dış dünya ve diğer milletler ile hiçbir irtibatları yoktu. Bu konuda herhangi bir arzu ve istekleri de mevcut değildi.

Bu sebeple onların arasında bir peygamberin, velinin veya ıslahatçının böyle bir mesajından bahsetmek abestir ve boşuna gayret ve vakit harcamaktan başka birşey değildir.

Hakikat şudur ki, Rabbu’l-âlemin akidesini benimsemeyen bir dinde “Rahmeten li’l-âlemin” (alemlere rahmet) olan bir peygamberden söz etmek akıl ve mantık dışıdır.

Hz. Muhammed’in peygamberliğine bağlı olan rahmetin keyfiyet ve kemmiyet (nicelik) itibarıyla değeri

Birşeyi takdir etmek ve onu uygun bir yere ve lâyık olduğu mevkiye yerleştirmek için, genel olarak iki ölçüye ihtiyaç vardır. Birincisi o şeyin miktarı ve hacmi, yani kemmiyeti (quantity) ikincisi de özü ve niteliği yani keyfiyeti (quality)dir. Kur’ân’ın bu daveti her ikisini de muhtevidir. O’nun peygamberliği ve büyük şahsiyeti, ebedi ve yüce esasları, insanlığa yepyeni bir hayat tarzı ve ruh getirdi.

İnsanlığın hastalık ve dertlerinden kurtulmasının, problemlerinin halledilmesinin, elem ve üzüntülerinin sona ermesinin, kurumuş ve suya hasret topraklar üzerine hayır ve felah, saadet, uğur ve bereket getiren yağmurların yağmasının yegâne sebebi budur. Allah Teâlâ’nın Hz. Muhammed sayesinde gönderdiği, sayısız lütuf ve ihsanının genişlik ve bolluk, hacim ve nicelik (quantity), fayda ve menfaat, öz ve nitelik (quality) açısından benzeri yoktur.

Rahmet kelimesini günlük hayatımızda çok yaygın olarak kullanırız. İnsana fayda ve huzur sağlayan herşeye rahmet denir. Fakat rahmetin çeşitleri, kısımları, dereceleri ve vasıtaları pek çoktur. Birimiz susamış bir kardeşine soğuk su ikram eder, yolcuya ve garib kişilere yol gösterir, sıcak bir yaz gününde ona yelpazesiyle serinlik verir, anne çocuğunu sever, baba oğlunu terbiye eder, onu okutur. Öğretmen öğrencilerine ders verir ve sahib olduğu ilim nimetinden onlara bağışlarda bulunur. Aç bir fakirin doyurulması, misafire ikramda bulunmak, açları giydirmek de böyledir. Hepsi rahmetin görüntülerinden, güzel ve muhtelif renklerinden birer parçadır. Bizim her türlü takdirimize, itiraf ve teşekkürümüze lâyıktır.

Fakat rahmet tezahürlerinin en büyüğü, onun güzel suretlerinin en göz alıcısı, şüphesiz ki, birimizin kardeşimizi ölümün pençesinden kurtarmasıdır. Ölmek üzere olan küçük ve günahsız bir çocuğu görüyoruz. Neredeyse son nefesini veriyor. Annesi yanı başında durmuş ağlıyor. Gözünde dünya kapkaranlık olmuş, ciğerparesinden ve sevgilisinden ümidini kesmiş, baba yavrusunun yüzüne bakıp çırpınıyor, fakat ne bir dost ne de şifa verecek birini bulabiliyor. İşte tam o sırada uzman bir tabib geliyor. Tıpkı gökten inen bir melek gibi. ‘Bir dakika, üzülmeye gerek yok, umutsuzluğa düşmek için bir sebep yok,’ diyor. Çocuğun ağzına birkaç damla ilâç damlatıyor, çocuk hemen gözlerini açıp hayata dönüyor. Şimdi bu doktora ne denileceğini bir tasavvur edin, ona Allah Teâlâ’nın bu çocuğu kurtarmak için ve hayatını geri iade etmek için gönderdiği bir rahmet meleği nazarıyla bakılmaz mı? Burada daha önce anlattığımız her çeşit rahmet yok olur, bu göz alıcı ve parlak rahmet manzarası karşısında erir gider. Çünkü bu yalnızca çocuğa değil, aynı zamanda anne ve babasına, bütün ailesine yapılmış bir iyiliktir.

Asasına dayanarak yürüyen bir â’mânın derin bir çukura veya kuyuya yaklaştığını ve atacağı ikinci adımın kendisini ölüme sürükleyeceğini görüyoruz. Bir insan koşarak onun kuyuya veya çukura düşmesine mani oluyor. Şimdi biz bu adama “rahmet meleği” demez miyiz?

Erginlik çağındaki, anne ve babasının gözbebeği, fakir ailesinin geçimini üzerine almış bir genç düşünün! Taşkın akan bir nehirde boğulmak üzere. Suyun üzerinde yüzmeye, batmamaya çalışıyor. Bu sırada bir adam kendi hayatını tehlikeye atarak onun yanına atlıyor ve onu sahil-i selâmete çıkarıyor. Aile reisi ve kardeşleri bu çocuğu omuzlarında taşıyor ve onu sevgi ve hararetle bağırlarına basıyorlar, o şahsın bu küçük ailelerine yaptığı iyiliği uzun zaman unutmuyorlar. Şimdi biz birinci rahmet manzaralarıyla bu büyük ve sınırsız rahmetin birbirlerine müsavi olduğunu söyleyebilir miyiz?

Resulullah’ın Peygamber olarak gönderilmesi, insanlığı kötü yoldan ve helak olmaktan kurtarmıştır

Fakat en büyük rahmet ve onun zirvedeki tecellisi; bütün insanlığı helak olmaktan kurtarmasıdır. Burada bu iki helak hadisesi ve bu iki tehlike arasında büyük fark vardır. Birincisinde sathî ve sınırlı bir yok oluş hadisesi, gelip geçici bir tehlike, diğerinde ise ebedî bir yok oluş, sürekli ve devamlı bir tehlike söz konusudur. Bu sebeple peygamberlerin insan nesli üzerindeki rahmetleri; önemine ve büyüklüğüne rağmen bu çeşit rahmetlerle hiçbir zaman mukayese edilemez.

Önümüzde öyle coşkun bir hayat denizi var ki, yalnızca birkaç ferdi yutmakla yetinmiyor, ümmetleri ve beldeleri de yutuyor, medeniyetleri tahrip ediyor, korkunç ve azgın dalgalarıyla ağzını açmış timsahlar ve kana dadanmış aslanlar gibi insanlık üzerine hücum ediyor. Kaynayıp köpüren ve rahmet nedir bilmeyen bu taşkın denizde, insanlık gemisiyle sahil-i selâmete nasıl çıkacağız? İşte zorluk burada. Bu alanda şiddetli fırtınaların ve dağ gibi korkunç dalgaların oyuncak gibi oynadığı, içi yolcularla dolup taşan ve kaptanı kaybolmuş bir gemiyi küreklerle yürütecek ve sonra da selâmet içinde sahile çıkaracak bir insandan daha fazilet sahibi biri olamaz. İnsanlık içinde ondan daha büyük bir kurtarıcı, iyilik ve yardımda bulunan bir şahıs da tasavvur edilemez.

İnsanlık, kendine ilmi bağışlayanlara, bu bilgi dağarcıklarını bir araya getirenlere, bu konuda her türlü kolaylığı sağlayanlara, huzur ve refah vasıtalarını hazırlayanlara, hayatın zorluklarını yenenlere, iniş ve yokuşlarını aşanlara müteşekkirdir. Beşeriyet bunlardan hiçbirinin hakkını ve iyiliğini inkâr edemez. Fakat onun en büyük meselesi ve karşılaştığı ilk zorluk; kendini gözetleyen ve her taraftan kuşatan düşmanlarının elinden nasıl kurtulacağı ve gemisiyle sahil-i selâmete nasıl ulaşacağıdır.

Bu denizin dalgaları ve kana susamış timsahları nelerdir?

Bunlar, Kâinatın Yaratıcısı’ndan ve Alemlerin Rabbı’ndan, O’nun yüce sıfatlarından, güzel isimlerinden gafil olmaktır, onları bilmemektir. Şirkin ve putperestliğin ağına düşmek, putlara tapmak, hurafeler ve vehimlerle düşüp kalkmaktır. İnsanlık duygusundan mahrum olmak, bizzat kendinden habersiz ve Yaratanı’ndan gafil olmak demektir.

Bunlar; maddeye tapmak, haddi aşmaktır. Allah’ın haramlarını çiğnemek, kötülüğü emreden nefse (nefs-i emmâre) boyun eğmektir. Hak ve vazifeleri edadan kaçınmak, zevk ve menfaatta ısrar etmektir.

İnsanlık için en büyük tehlike, çatısında bir takım çatlakların meydana gelmesi ve temelinin sarsılmasıdır.

Böylece insan kendi değerini ve mertebesini, hayatının gayesini unutur. Kendini yırtıcı bir kurt veya engerek yılanı zanneder. O zaman insan bu büyük hakikatlerden uzaklaşır ve bu hayatın denizi alev alev yanan ateşe (cehenneme) dönüşür. Orada insan kendi kardeşini yutar ve parçalar. Yılanlara, akreplere, kurtlara ve parslara ihtiyaç hissedilmez. İnsanoğlu bu beşeriyet ormanının en büyük kurdu olur. Kurtlar onun eline su dökemez. Artık inatçı bir şeytan olmuştur o. Hatta şeytanlar bile ondan haya eder. İşte insanoğlu orada yanar ve bizzat kendisinin tutuşturduğu ateşte kavrulur. Dışarıdan yakacak maddesi getirmeye gerek yoktur.

İşte bu korkunç karanlık dönemde, bir ilahî rahmet rüzgârı eser, sönmek ve yıkılmak üzere olan insanlığın manevî bünyesine yeni bir hayat verir ve ona gemisini maharetle ve başarıyla sahile çıkaracak kaptanlar bahşeder.

Peygamberliğin ehemmiyetini ve peygamberlerin çalışmalarını açıklamak için bir misal verelim ve onunla, peygamberliğin önemini ve işgal ettiği mevkii; ince felsefî delillere ihtiyaç kalmadan anlayalım:

Rivayet olunur ki, bir öğrenci topluluğu, denizde gezip eğlenmek veya bir yere gitmek üzere bir gemiye binerler. Gönülleri neşeli, vakitleri de boldur. Gemiyi yürüten ümmî kaptan, lâtife ve güzel sözler, eğlence ve insanı rahatlatıcı konuşmalar ve davranışlar için adeta biçilmiş bir kaftan. Zeki ve cesur bir öğrenciyle kaptan arasında şu konuşma geçer:

Öğrenci: “Kaptan amca! Hangi ilimleri tahsil ettin?” Kaptan: “Aziz kardeşim, ben hiç ilim tahsil etmedim.”

Öğrenci: “Tabiî ilimleri de mi?”

Kaptan: “Asla, onların adını bile duymadım.”

Bu defa başka bir öğrenci kaptana:

“Fakat Öklides’i, cebiri mutlaka okumuşsundur.”

Kaptan: “Bu çok daha garib. Bu korkunç ve garib isimleri ilk defa duyduğuma inanmalısınız.”

Üçüncü bir öğrenci: “Fakat coğrafya ve tarih okuduğunuzdan eminim.” dedi.

Kaptan: “Bunlar iki şehrin mi, yoksa iki şahsın mı adlarıdır?” diye karşılık verdi.

Bunun üzerine gençler kendilerini tutamayıp kahkahalarla güldüler ve şöyle dediler:

“Amca yaşın kaç?”

Kaptan: “40 yaşındayım.”

Öğrenciler: “Amca, ömrünün yarısını boşuna geçirmişsin.”

Bu sözler kaptanın boğazında düğümlendi ve istemeyerek sustu. Zamanın geçmesini bekledi. Çünkü zaman gelip geçiciydi.

Deniz coştu, dalgalanmaya başladı. Dalgalar yükseldi. Gemi sallanıyordu. Dalgalar ağızlarını açmış, gemiyi yutmaya uğraşıyor. Gemideki gençler titriyorlar. Bu onların denizdeki ilk tecrübeleriydi. Gemi az kalsın batacaktı.

Sıra ümmî kaptana gelmişti; öğrencilere sordu: “Gençler! Siz hangi ilimleri tahsil ettiniz?”

Öğrenciler okullarda okudukları ve üniversitede daha geniş çapta bilgi edindiklerini, ümmî fakat hikmet sahibi kaptanın maksadını anlamadan uzun uzadıya anlatmaya başladılar. Derslerin isimlerini sayıp bitirdiklerinde, kaptan, umduğunu elde etmenin, galip gelmenin sevinci ile vakar içinde:

“Sevgili gençler! Bu kadar çok dersi okudunuz, ama yüzmeyi öğrenmediniz mi? Allah göstermesin bu gemi alabora olsa nasıl yüzecek ve sağ salim sahile çıkacaksınız?” dedi.

Öğrenciler: “Vallahi okumadık amca! Okumadığımız ve ihtisas sahibi olamadığımız yegâne ilim de işte budur.” dediler.

Kaptan güldü ve: “Eğer ben ömrümün yarısını zayi etmişsem, vallahi siz ömrünüzün tamamını boşa geçirmişsiniz. Çünkü bu ilimler bu tufanda sizi kurtaramaz. Şu anda size faydası olacak tek ilim vardır. O da sizin bilmediğiniz yüzme ilmidir.” dedi.

Peygamberliğin ehemmiyeti, batmak ve boğulmak üzere olan beşeriyeti kurtuluşa götürmedeki rolü işte budur. Peygamberlerin faaliyetlerinin esas gayesi; diğer talim ve terbiyecilerin, insanlığı üzüntüden kurtaran ve huzura kavuşturanlardan farkı ve üstünlüğü işte budur. Onlar insanlığa kurtuluş bilgisi veriyor, yüzme sanatını ve hayat gemisini yürütme ilmini öğretiyorlar.

İnsanlık tarihi şunu açıkça göstermiştir ki, hayat gemisi insanların ahlâkının bozulmasından ve amellerinin kötülüğünden dolayı battığı zaman, içindeki beşeriyete ait her şeyle, medeniyet eserleriyle, düşünce mahsulleriyle, ilmî ve felsefî ürünleriyle, edebiyat ve şiire ait parlak örnekleriyle birlikte batar. Bu gemi hiçbir zaman edebiyattaki duraklama, okul ve üniversitelerin azlığı, yüksek tahsilin olmayışı, malın azlığı veya hayat seviyesinin düşüklüğü gibi sebeplerle batmamıştır. Hayat gemisi, insan kendisine intiharı hazırladığı için batar. Çünkü o ailesinin, çoluk-çocuğunun, mal ve mülkünün de içinde bulunduğu binayı yıkan bir manivela haline gelmiştir. Tarih açıkça gösteriyor ki, insan düşüncesi çoğu zaman binayı yapmak veya tamir etmek yerine, kendini (ölüme götüren) helak olmaya sevkeden sinir buhranlarına yakalanmıştır.

Ve biz neredeyse bu vakıayı, manzarasının çirkinliği ve kötülüğünden dolayı inkâr ediyoruz. İnsan, kendi temelini bütün gücüyle yıkmaya çalışıyor. İnsanoğlu büyük bir şevk ve arzuyla bu çılgınca işlerle uğraşıyordu. Sanki bunlar bir inşâ faaliyeti ve insanlığın hayrına ait güzel bir iş, mümtaz bir hizmetti. Ölüm hendeğine düşmekte ısrar ediyordu. Hayattan bıkıp usanmıştı, içindeki arzu ve istek onu helak olmaya zorluyordu. Sanki hayat onun için azab ve cehennem, ölüm ise nimet ve cennetti.

Cahiliye çağının korkunç manzarası ve halkın intihara doğru gidişi

M. VI. asırda dünyaya hakim olan vaziyet bu idi. Bu dönemde toplumun toptan intihara hazırlandığını görüyoruz. Hatta insanlar intihara razı olmakla kalmıyor, bilâkis bunun için büyük bir gayret gösteriyordu. Sanki intihar için adakta bulunmuş ve yemin etmiş gibiydi. Adağını yerine getirmek ve yemininde durmak istiyordu: “Allah’ın üzerinizdeki nimetini düşünün. Hani siz birbirinize düşman idiniz de O, kalblerinizi (İslam’a ısındırıp) birleştirmişti. İşte O’nun bu nimeti sayesinde (din) kardeşleri olmuştunuz ve yine siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken oradan da sizi O kurtarmıştı.”

Allah rahmet eylesin, eski tarihçiler ve sîret müellifleri, Hz. Peygamber’in hayatına dair hadiseleri anlatırken Cahiliyye çağını maalesef doğru dürüst tasvir etmemişlerdir. Bununla beraber onlar mazurdurlar ve Allah katında ecir ve sevaba da hak kazandılar. Gerçekten edebiyat ve lügat bilgileri onlara böyle bir kolaylığı bütünüyle vermedi. Hakikat şu ki, ahlâksızlık ve kötülüğün zirvesindeki bu vaziyeti öyle bir çırpıda tasvir etmek ve rastgele bir edebiyat ve dil bilgisiyle anlatmak da mümkün değildi.

Hz. Muhammed’in peygamber olarak gönderildiği Câhiliyye çağının problemi, yalnızca içtimaî ve ahlâkî çöküntü, yalnızca mücerred putperestlik, sadece içki ve kumar, zulüm, istibdad, boş ve lüzumsuz şeylerle meşgul olmak, zalim iktisadî kanunların, gaddar idarecilerin haksız tasarrufları ve yalnızca kız çocuklarını diri diri toprağa gömmek meselesi miydi? Hiç şüphesiz ki, hayır! Zira Cahiliyye çağının problemi, bütün insanlığın diri diri toprağa gömülmesi meselesiydi.

Artık devir sona ermiş, bu nesil zeval bulmuş, bu çirkin manzara insanların gözlerinden kaybolmuştur. O halde bu devri nasıl canlandıracağız ve nasıl tasvir edeceğiz, onu nasıl gözle görülür, elle tutulur ve duyulabilir bir hale getireceğiz? Cahiliyye çağını lâyık olduğu şekilde, ancak, o devirde yaşayanlar ve onun ateşiyle yananlar anlayabilir. Mümkün olsa da bu devri tasvir edecek olan şahıs beşeriyyeti temsil edebilse, çünkü insan herşeyi en güzel şekilde yaratan Allah Teâlâ’nın mahlukatı arasında eşsiz ve yegâne misaldir. O, meleklerin bile gıbta ettiği bir varlıktır. Allah onu hilâfet tacıyla taçlandırmıştır. Böylece varlığın zineti, hakikat ve irfanın özü olmuştur. Bu harap ve kurak yeryüzü onun sayesinde çok güzel ve çok verimli bir bahçe haline gelmişti. Sonra siz bu insanı, içinden alevler yükselen korkunç bir hendeğe atlamak isteyen, kuvvetini toplayıp sıçramaya hazır vaziyette bekleyen, paçasını toplamış, ayağını boşluğa uzatmış ve neredeyse düşecek olan bir şahıs gibi düşünün, bu korkunç ölüm karanlığında yok olup gitmesine sadece bir iki dakika hatta saniyeler kalmış…

İşte Hz. Muhammed’in peygamber olarak gönderildiği zamanki Cahiliyye çağını böyle tasvir edebiliriz. Kur’ân-ı Kerim bu gerçeğe işaret eder ve çok veciz ve mucizevî bir ifadeyle der ki: “Siz bir ateş çukurunun tam kenarında iken sizi oradan O kurtardı.”

Hz. Peygamber de çok güzel ve beliğ bir misâl ile bu hakikati şöyle açıklar:

“Benim vaziyetim, ateş yakan ve ateş çevresini aydınlatmaya başlayınca da, onun içerisine kendilerini atmaya çalışan kelebeklere engel olmak ve onları ateşe düşmekten korumak isteyen bir şahsın hali gibidir. Ben de sizin ateşe düşmenize engel olmak istiyorum ama siz kendinizi ateşe atmak için çırpınıyorsunuz. İşte benim ve sizin durumumuz böyle. Ben size ateşten uzaklaşın, ateşe yaklaşmayın diyerek sizi ateşe düşmekten alıkoymaya çalışırken, siz beni dinlemiyor ve ateşe hücum ediyorsunuz.”

İşte bu kıssadaki bütün mesele, insanlık gemisinin Allah’ın yardımı ve korumasıyla sahil-i selâmete çıkmasındadır. Ne zaman ki, insan dürüst hareket eder, mutedil davranır ve hayatını ölçülü bir şekilde sürdürürse, dünyevî nimetler işte o zaman yararlı olur. İnsanlık, kendisini bu tehlikeden kurtaran ve doğru yolu gösteren peygamberlere çok şey borçludur.

Aslında insanoğlu, ilâhi mahkemede kendi aleyhine dava açmak ve yine kendi aleyhinde şehadette bulunmak durumundadır. Zaten onun dava dosyası son adil karar için hazır beklemektedir. İnsan oğlu kendi nefsini düşünülebilecek en ağır cezaya, hatta idam cezasına çarptırmıştır. Bunda şaşılacak bir şey yoktur. Medeniyet, tabiî sınırlarını çiğner ve sahasından dışarı çıkarsa, ahlâkı inkâr ederse, bütün asil gayelerden, şerefli maksatlardan gafil olur, maddî ve bedenî ihtiyaçlarını sağlamaktan, hayvani arzularını tatmin etmekten başka bir şey düşünmezse, insan kalbinin yerini kurt, kaplan ve pars kalbi alır, vücudunda hayalî veya sunî bir mide, kötülüğü emreden bir nefis oluşur. Artık hiçbir görevli onu zaptedemez.

Medeniyetin bozulması ve çılgınlaşması, monarşik yönetimin bozulmasından daha kötüdür ve zararı çok daha fazladır. Çünkü zayıf bir şahıs bile delirdiği zaman bütün (hane) halkının rahatını bozar, onların huzurlu hayatlarını sıkıntılı bir hale sokar. O halde insanlığın toptan delirdiği, medeniyet binasının çöküp kokuştuğu ve insanlık tabiatının bozulduğu zaman dünyada neler olacağını tasavvur et. Onu tedavi edecek bir ilâç var mı?

Şu kadar ki, Cahiliyye çağında yalnızca medeniyet bozulmakla kalmadı; aynı zamanda fizik yapısı da bozuldu ve kokuştu. Böylece orada çirkin adetler meydana geldi. İnsanoğlu birbirlerini avlamaya, katlettiği insanın ölüm anındaki sarhoşluğundan zevk almaya, onun ölümünden büyük bir haz duymaya başladı. Tıpkı birimizin bağlık bahçelik, güllük gülistanlık bir manzaraya bakıp da zevk aldığı gibi, onun ızdırabından sonsuz bir sevinç duyuyor, bir hastanın inleyip feryad etmesiyle, hoş bir içkiyi yudumlarken, lezzetli bir yemeği yerken ve güzel bir manzarayı seyrederken duyduğu sevinci duyuyordu.

Roma tarihine —Avrupa, Roma imparatorluğunun fetihleri, kahramanlıkları, şan ve şerefi, kanunları ve medeniyeti sayesinde zengin olmuştur— bir göz atacak olursanız, beşeriyetin bu dönemde zirveye ulaşan sıkıntıları hakkında canlı örnekler bulursunuz. Lecky, History of European Morals adlı eserinde, insanın o çağdaki ender rastlanır vahşiliğini, kana susamışlığını ve sefaletini şöyle tasvir eder: “Romalıların hoşuna giden en büyüleyici sahneler ve zevk aldıkları en büyük eğlence, bir insanın hasmıyla ya da kana susamış bir yırtıcı hayvanla yaptığı boğuşmada yara alıp bitkin bir şekilde yere serilmesiydi. Orada artık dizginler elden çıkmış ve insanlar kendilerini kaybetmişlerdi. Bu korkunç manzarayı yakından görmek için çılgınca oraya üşüşüyorlardı. Halbuki bu bedbaht insan kendi soylarındandı ve kendi vatandaşlarıydı. Onun can çekişmesini seyrederek nefislerini tatmin etmek ve kulaklarında onun iniltisini duymak; onlar için her çeşit musikîden ve cıvıl cıvıl öten kuş seslerinden çok daha güzeldi.”

Görevleri orada nizamı sağlamak olan emniyet kuvvetleri ise; bu korkunç manzara karşısında elleri boyunlarına bağlı, hayret ve dehşet içinde beklemekten başka birşey yapamıyorlardı.

İlk Cahiliyye çağının da temel taşı yerinden ayrılmış, hatta kırılıp parçalanmıştı. Artık onu tamir edip gerçek yerine koymak da imkânsızdı. İnsanoğlu ilâhi mahkemenin huzurunda hakkında verilecek nihaî hükmü bekliyordu. İşte tam bu sırada Hz. Muhammed Peygamber olarak gönderildi ve gökten bir ses yükseldi. “Biz seni âlemlere ancak rahmet olarak gönderdik.”

Hz. Muhammed’in Peygamberliği ve yeni bir dünya

Şurası şüphe götürmez bir hakikattir ki, gerek içinde yaşadığımız çağ ve gerekse bundan sonraki tarihî devirlerin tamamı Hz. Muhammed’in peygamberliğine, onun ebedi ve cihanşümul davetine, onun Allah katında makbul ve verimli çalışmalarına şükran ve minnet borçludur. Çünkü O, önce ölümle pençeleşen insanlığın boynuna indirilmek üzere çekilmiş olan kılıcı kaldırmış, sonra da sınırsız lütuf ve ebedî bağışlarıyla yeni ve terütaze hediyeler demetiyle, insanlığı içine düştüğü bu kötü vaziyetten kurtarmıştır.

Bu hediyeler demeti canlılık ve zindelik, gayret ve istek, yücelik ve şeref, şaşmaz hedef ve asil bir gaye ihtiva ediyordu. Bu lütuf ve bağışlar sayesinde insanî yüceliş, kültür ve medeniyet, ibadet ve ihlâs, insanın içtimaî ve ahlakî yaratılışı açısından yeni bir devir başlıyordu.

Hz. Muhammed’in beşeriyyete altı hediyesi ve bunların insanlık tarihi üzerindeki tesirleri

Şimdi de —sırası gelmişken— Hz. Muhammed’in insanlığa bahşettiği altı önemli lütuftan, insanoğlunun doğru yola yöneltilmesinde, onun ıslâh ve irşad edilmesinde, kalkınmasında ve yükselmesinde büyük bir faktör olan bu değerli ve esaslı atıyyelerinden bahsedeceğiz. Bunlar sayesinde hiçbir konuda eski âleme benzemeyen yepyeni bir âlem doğmuştur.

1. Temiz ve vazıh tevhîd inancı

Resulullah’ın insanlığa yaptığı birinci iyilik, insanlığa bağışladığı saf ve berrak tevhid akidesidir. Bu akide mucizevî, kuvvet ve hayat dolu, toplumun içinde bulunduğu hallere değişiklik getiren, batıl ilâhlara son veren bir akideydi. İnsanlık böyle bir akideye bugüne kadar kavuşmadığı gibi bundan sonra kıyamete kadar da kavuşamayacaktır.

Şiir, felsefe, siyaset ve sosyolojinin boş ve değersiz dava ve düşünceleri peşinde koşan, milletleri ve şehirleri pek çok defa hakimiyeti altına alan, sert ve kocaman kaya parçalarını güzel kokulu çiçeklere dönüştüren, dağların içinden nehirler fışkırtan, zaman zaman da ilahlık iddiasında bulunan insanoğlu… Evet işte bu insan kendine ne zarar verebilecek ne de fayda sağlayacak, ne bir şey verebilecek ve ne de engel olabilecek gücü olan —Kur’ân-ı Kerim’in “Eğer sinek onlardan bir şey koparsa bunu ondan geri alamazlar! İsteyen de aciz, istenen de!” şeklinde gayet veciz bir şekilde ifade ettiği gibi— bizzat kendisinin yaptığı eşya karşısında rükûa varıyor, ondan korkuyor ve hayır umuyordu. İnsan sadece dağlara, nehirlere, ağaçlara ve hayvanlara, ruhlara, şeytanlara ve tabiattaki diğer şeylere secdeye kapanmakla kalmadı, haşerata, kurtlara ve böceklere de taptı. Bütün ömrü bu düşünce ve vesveselerle, hayallerle, vehimlerle ve rüyalarla geçti. Bunun en tabiî sonucu da şüphesiz ki, korkaklık ve zayıflık, fikrî anarşi, can sıkıntısı, güvensizlik ve istikrarsızlıktan ibaretti. İşte Resul-i Ekrem; saf, berrak ve kolay, çalışmaları ve gayretleri teşvik edip destekleyen ve hayat kazandıran bir inanç sistemiyle, insanoğlunu bu durumdan kurtardı. Böylece insan da her türlü korkudan emin olup yalnızca Allah’tan korkmaya başladı. Kesin olarak bildi ki, Allah Teâlâ birdir, zarar verecek ve fayda sağlayacak olan da, yeren de, verilmesine engel olan da yalnız O’dur. Beşeriyetin bütün ihtiyaçlarını da tek başına karşılamaya sadece O kefildir. Böylece bu yeni bilgiler ve mükâşefeyle âlem onun nazarında bambaşka bir alem oldu. Mahlukattan korkmak ya da bir şey beklemekten, ona yaptığı her çeşit ibadet ve itaattan, huzurunu kaçıran ve zihnini bulandıran her şeyden emin oldu. Kesrette (çoklukta) vahdeti (birliği) farketti. Kendisinin Allah Teâlâ’nın yaratıklarının en şereflisi ve yeryüzünün efendisi, orada Rabbi’nin emirlerini uygulayan ve Yaratıcısı’na itaat eden bir halifesi olduğunu anladı. Böylece bu büyük insanî şeref ve dünyanın uzun zamandan beri mahrum olduğu ebedî ve insanî azamet gerçekleşmiş oluyordu.

Resulullah’ın insanlığa tevhid inancı gibi değerli hediyeler lütfeden peygamberliği, o gün dünyadaki bütün inanç sistemlerinden çok daha meçhul ve mağdurdu. Fakat daha sonra, sesini bütün cihana duyurdu. Dünyadaki bütün felsefî düşünceler ve doktrinler az veya çok onun tesiri altında kaldılar.

Allah’a şirk ve çok tanrıcılık esası üzerine kurulmuş ve bu inançla yoğrulmuş olan bazı büyük dinler bile sonunda —gizli ve alçak bir sesle de olsa— Allah’ın bir olduğunu ve ortağı bulunmadığını itiraf etmek zorunda kaldılar ve müşrik inanç sistemlerini, birtakım felsefî yorumlarla şirk töhmetinden temize çıkarmaya ve onu İslâm’ın tevhid akidesine ellerinden geldiğince benzetmeye çalıştılar. Bu müşrik akidenin, sahipleri ve ileri gelen şahsiyetleri şirki itiraf etmekten utanç duymaya ve ondan söz etmekten sıkılmaya başladılar. Bu müşrik sistemlerin tamamı noksanlarla, küçüklük ve aşağılık kompleksiyle doludur. Bu armağanlar Resulullah’ın peygamberliği sayesinde insanlığın saadete kavuştuğu en güzel, en parlak armağanlardı.

2. İnsanî birlik ve beşerî eşitlik

Resulullah’ın cihanda hâlâ bakî olan ikinci büyük iyiliği ise; insanî birliği sağlama düşüncesidir. İnsanlar çeşitli kabileler ve milletlere, birbirlerinden daha aşağı seviyede sınıflara ve dar manada kavmiyetlere bölünmüştür. Bu sınıflar arasındaki fark, insanla hayvan, köle ile hür insan, tanrıyla kul arasındaki fark kadar korkunçtu. Orada birlik ve eşitlikten bahsetmek mümkün değildi. Bu korkunç sessizlik ve her şeye hakim olan karanlık çağlardan uzun asırlar sonra, Resulullah inkılab yaratan, akılları dehşete düşüren ve herşeyi değiştiren hakikati ilân ediyordu: “Ey insanlar Rabbiniz birdir, babanız da birdir. Hepiniz Âdem’in çocuklarısınız. Âdem ise topraktandır. Allah katında en şerefli olanınız takvaca en üstün olanınızdır. Hiçbir Arabın Arab olmayana üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak takva iledir.”

Bu ilân iki hususu muhtevi idi. Bunlar emniyet ve selâmetin tesisine yarayan iki sütun olup, selâmet her yerde ve zamanda ancak bunlar sayesinde mevcut olabilirdi. Bunlardan biri ilahî diğeri de insanî birlikti. İnsan iki cihetten hemcinsinin kardeşidir. İnsan, insanın iki defa kardeşidir. Birincisi —ki işin özü de budur— Rabbimiz birdir. İkincisi babamız da birdir. “Ey insanlar, sizi bir tek candan yaratan, ondan da yine onun zevcesini vücuda getiren ve ikisinden birçok erkekler ve kadınlar türeten Rabbinize karşı gelmekten çekinin. Kendisinin adını öne sürmek suretiyle, birbirinize dileklerde bulunduğunuz Allah’tan ve akrabalık (bağlarını kırmak)tan da sakının. Çünkü Allah sizin üzerinizde tam bir gözeticidir.”

Bunlar Resulullah’ın Veda haccında söylediği ebedî sözlerdir. Hz. Peygamber bu büyük ve tarihî açıklamayı yaptığı zaman dünya, bu cesur ve sarih ifadeleri sineye çekecek kadar tabiî bir vaziyette ve barış içinde değildi. Bu ilân, korkunç ve şiddetli bir depremden daha az sarsıcı değildi. Orada tedrici bir surette ya da bir perde ve örtü gerisinden üstlendiğimiz hususlar vardır. Meselâ elektriği ele alalım. Biz ona üzeri bir yalıtkanla örtülüyken veya bir kablonun içindeyken dokunuruz. Fakat bir de çıplak olarak dokunacak olursak, bizi şiddetli bir şekilde sarsar veya bizi ölüme götürür.

İslâmî davetin üstünlüğü, İslâm toplumunun zuhuru, İslâm davetçilerinin, ıslahatçı ve eğitimcilerinin çalışmaları sayesinde ilim ve anlayışta, insanî düşüncede, insanlığın bugün ulaşmış olduğu mesafe, bu müthiş ilânı, yükselen bu inkılabı, cahiliye barınaklarını şirk, putperestlik ve ırkçılık kalelerini kökten sarsan bu düşünceyi gündelik normal bir hakikat haline getirdi. Bugün dünyadaki bütün siyâsî ve içtimaî müesseseler insanlığı ona çağırıyor. Bayraktarlığını Birleşmiş Milletler’in yaptığı İnsan Hakları Beyannâmesi, Cumhuriyet rejimlerinin ve insan haklarından ve eşitlikten yana olan her müessesenin üzerine kurulduğu beyannameler de bunlardan biridir. Hiç kimse bunu inkâr edemez. Fakat insanlar üzerine öyle bir zaman geldi ki, bazı milletlerin ve ailelerin diğerlerinden daha şerefli olduğu ve insan üstü bir yaratılışa sahip olduğu şeklinde bir inanç çağa hakim oldu. Bazı aileler ve hanedanlar soylarının Güneş’e ve Ay’a ve hatta —hâşâ— Allah’a dayandığını iddia etmeye başladılar. Halbuki Allah zalimlerin söylediklerinden çok yücedir. Kur’ân-ı Kerim, Yahudi ve Hıristiyanların bu babdaki sözlerini bize naklederek şöyle buyuruyor: “Yahudi ve hıristiyanlar, ‘Biz Allah’ın oğulları ve dostlarıyız’ dediler.” Mısır firavunları da kendilerinin Güneş ilâhı Ray’ın cesedi ve onun tecelligâhı olduklarına inanıyorlardı.

Hindistan’da iki aile meşhur olmuştu. Bunlardan biri Güneş’in oğulları, diğeri ise Ay’ın oğulları diye adlandırılıyordu. İran’daki Kisrâlara gelince bunlar damarlarında ilâhî kanın dolaştığına inanıyorlardı. Belde halkı da onlara, kutsal ve ilâhi bir varlık nazarıyla bakıyorlardı. Meselâ Kisra Perviz (590-628)’in lâkab ve sıfatlarından bazıları şöyleydi: “İlâhlar arasında ölümsüz bir insan, insanlar arasında bir ikincisi olmayan ilâh, şanı ve şerefi yüce, güneşle beraber ışık saçarak doğar, karanlık geceleri nuruyla aydınlatır.”

Aynı şekilde Kayserler de birer ilâhtı. Ülkenin yönetimini ele geçiren her imparator bir ilâh kesilirdi. İmparatorlar “August” (heybetli ve yüce) lakabını taşırdı.

Çinliler ise imparatoru göğün oğlu olarak kabul ederlerdi. Göğün erkek, yeryüzünün de dişi olduğuna, bu kâinatın ikisinin birleşmesi sonucu yaratıldığına ve imparatorun bu evlilikten doğan ilk çocuğu olduğuna inanırlardı.

Araplar ise kendileri dışında kalan herkese “acem” diyorlardı. Kureyş kabilesi de kendisinin Arap kabilelerinin en şereflisi olduğuna inanırdı. Bu ayrıcalığını Hac mevsiminde de korurdu. Diğer insanların durduğu ve oturduğu yerlere girmezlerdi. Hacılarla beraber Arafat’a da çıkmaz, bilâkis Harem’de kalır ve Müzdelife’de vakfe yaparlardı ve: “Biz Allah’ın beldesinde O’nun ev halkıyız. Biz O’nun evinde ikamet eden insanlarız, biz kahramanız!” diyorlardı.

3. İnsanın şeref ve üstünlüğünün ilân edilmesi

Resulullah’ın insanlığa yaptığı üçüncü büyük iyilik ise; insanın yüce ve şerefli bir varlık olarak ilân edilmesi, insanlığın şeref ve kadrinin yüceliğinin cihana duyurulmasıdır. Hz. Muhammed Peygamber olarak gönderilmeden önce, insan çok hor ve zelil bir mevkide bulunuyordu. Yeryüzünde ondan daha küçük ve hakir bir varlık yoktu. Efsaneleşmiş ve halkın inanç dünyasına girmiş mukaddes hayvanlar ve mukaddes ağaçlar bile, insandan daha yüce ve şerefli varlıklardı. Korunmaya, gözetilmeye insandan çok daha fazla lâyıktı.

Masum insanların katledilmesi ve kanlarının akıtılması pahasına da olsa, ağaç ve hayvanlara insan kanı akıtılarak kurbanlar takdim edilirdi. Hem de zerre kadar vicdan azabı duymadan. Bunun bazı örneklerini ve çirkin manzaralarını XX. asırda Hindistan gibi ileri ve gelişmiş ülkelerde de görebiliyoruz. Hz. Muhammed, insanlığa şan ve şerefini, itibar ve kıymetini yeniden kazandırmış, insanın bu kâinattaki en azîz varlık olduğunu ve bu dünyadaki en parlak ve kıymetli cevher olduğunu ilân etmiştir. Dünyada ondan daha şerefli ve yüce, sevgiye, korunup gözetilmeye insandan daha lâyık bir varlık yoktur. Resulullah insanın mevkiini öylesine yükseltti ki, insan Allah’ın yeryüzündeki halifesi ve nâibi oldu. Alem onun için; o ise yalnızca Allah için yaratılmıştı. “Yeryüzünde ne varsa hepsini sizin için yaratandır.” Allah’ın yarattıklarının en şereflisidir. Riyaset ve sadâret makamı onun elindedir.

İnsanın yüceliğine ve onun azametine Resulullah’ın şu hadis-i şerifinden daha güzel bir delil olamaz:

“İnsanlar Allah’ın iyali (rızıklarını temin ettiği fertler)dir. İnsanların Allah’a en sevgili olanı da, onun iyâline ihsanda bulunandır.”

İnsanoğlunun yüceliğinin, insanı Allah’a yaklaştıran en doğru yolun insanlığa hizmet etmek, şefkat ve merhamet beslemek olduğunu Ebu Hureyre’nin rivayet ettiği şu hadis-i şeriften daha güzel ve daha beliğ bir şekilde ifade etmek mümkün değildir. Allah Teâlâ ile bir kulu arasında geçen şu konuşmayı Resul-i Ekrem’in dilinden dinleyelim: “Aziz ve celil olan Allah Teâlâ kıyamet günü şöyle buyuracak:

— Ey Ademoğlu! Ben hastalandım fakat sen beni ziyaret etmedin.

— Ya Rabbi! Ben seni nasıl ziyaret edebilirim, sen âlemlerin Rabbisin.

— Bilmez misin ki, falan kulum hastalandı da sen onu ziyaret etmedin? Ve yine bilmez misin ki, eğer sen onu ziyarete gelseydin andolsun ki, beni onun yanında bulacaktın.

— Ey Ademoğlu! Ben senden yiyecek istedim, sen vermedin.

—Ya Rabbi! Sen âlemlerin Rabbisin, ben sana nasıl yemek verebilirim.

—Bilmez misin ki, falan kulum senden yemek istedi de sen onu doyurmadın. Yine bilmez misin ki, eğer sen onu doyursaydın andolsun ki, beni onun yanında bulacaktın.

— Ey Ademoğlu! Ben senden su istedim de sen bana su vermedin!

—Ya Rabbi! Sen âlemlerin Rabbisin ben nasıl olur da sana su verebilirim?

— Falan kulum senden su istedi de sen ona su vermedin. Bilmez misin ki, eğer sen ona su vermiş olsaydın, andolsun ki, beni onun yanında bulacaktın.”

İnsanın yüceliğini ve onun yüce mevkiini bundan daha açık ve fasih bir şekilde ilân edecek bir mesaj tasavvur edilebilir mi? Ve yine insan böylesine yüce bir mevkii ve evrensel bir şerefi, gerek eski ve gerekse yeni çağlarda hangi din ve felsefede elde edebilmiştir?

Yüce Peygamberimiz Allah’ın rahmetini, merhametini kazanabilmek için, insanoğluna merhametli davranmayı şart koşmuştur: “Merhamet edenlere Rahman olan Allah Teâlâ da merhamet eder. Yeryüzündekilere merhamet ediniz ki, gökteki de size merhamet etsin.”

Resulullah’ın, insanın şeref ve itibarını, insanlar arasında eşitlik ve birliği sağlamak üzere harekete geçmesinden ve bu uğurda büyük bir mücadeleye girişmesinden önce, dünyanın vaziyetini, içtimaî ve siyâsî durumunu görüyorsunuz.

Resulullah, peygamber olmadan önce bir tek şahsın heva ve hevesi, yüzbinlerce insanın hayatından çok daha değerli ve kıymetliydi. Bir kral ya da imparator çıkıyor, birçok beldeyi harabeye çeviriyor, insanları kul-köle yapıyor, istediği şahısların boyunlarını uçuruyor, kültür ve nesilleri yok ediyor, kendi bayağı emellerini gerçekleştirmek için yaş-kuru her şeyin üzerine yürüyor. İskender Hindistan’a kadar gidiyor, yol boyunca bütün kültür ve medeniyet eserlerini mahvediyor. Bir başkası çıkıyor ve vahşi hayvanları avlar gibi insan avlıyor. Zamanımızda çıkan iki dünya harbinin kurbanları milyonları aştı, fakat millî gurur ve kibir, şahsî enaniyet, hakimiyet hırsı, dünya ticaret ve pazarlarını ele geçirmekten başka bir netice doğurmadı.

Uğursuzluk ve ümitsizlik savaşı, insanın ruhundaki yücelik, güven, umut ve emelin yeniden doğuşu

4. Dördüncü iyilik de şu idi: Beşeriyetin büyük bir çoğunluğu Allah’ın rahmetinden umut kesmişti ve insanın tertemiz yaratılışı hakkında su-i zanna kapılmıştı. Bu durumun meydana gelmesinde eski şark dinlerinin, Avrupa ve Ortadoğu’daki muharref Hıristiyanlığın büyük bir rolü olduğu muhakkaktır. Eski Hind dinleri, tenasuha ve insanın daha önce kendi eliyle yaptıklarının cezasını mutlaka göreceğini ve bunun da yırtıcı ve parçalayıcı bir canavar veya kendi halinde otlayan bir hayvan, veya hakir bir yaratık yahut da bedbaht, azab çeken bir insan şeklinde tecelli edeceğini kabul eden felsefesine inanıyorlardı.

Bu arada Hıristiyanlık da insanın doğuştan âsi ve günahkâr olduğunu, Hz. İsa’nın da insanın bu günahına keffaret ve fidye olmak üzere geldiğini ilân ediyordu. Tabiatıyla bu inanç Hıristiyanlığı kabul eden medeni ve müreffeh ülkelerdeki milyonlarca insanın ruhunda, kendi nefisleri hakkında bir su-i zanna sahip olmalarına, gelecekten ve rahmet-i ilâhiyyeden ümit kesmelerine sebep oldu.

İşte böyle bir zamanda Hz. Muhammed bütün gücüyle ve açıklığıyla şu hakikati duyurdu: “İnsan, doğduğunda üzerine henüz hiçbir şey yazılmamış olan tertemiz bir levha gibidir. Onun üstüne en güzel nakışları yapmak, en güzel yazıları yazmak mümkündür. İnsanın hayatı kendisiyle başlar, sevaba ve cezaya, cennet veya cehenneme kendi ameliyle hak kazanır. O bir başkasının yaptığından mesul değildir.” Kur’ân-ı Kerim de pek çok yerde insanın sadece kendi yaptıklarından sorumlu olduğunu ve yine ancak kendi çalışmalarıyla sevab ve mükâfata kavuşacağını zikreder. Kur’ân-ı Kerim, insanı Allah’a sığınmaya ve ona doğru koşmaya, onun rahmetinin gölgesinde gölgelenmeye, onun rahmet ve şefkat yuvasına davet eder.

Kur’ân-ı Kerim, gönülleri ve ufukları kuşatan taşkın ve geniş rahmet denizlerini öylesine güzel ve parlak, öylesine cazip bir şekilde tasvir etti ki, bundan Allah Teâlâ’nın sadece halîm, rahîm, cömert ve kerîm sıfatlarını taşımadığını, aynı zamanda —tabiri caizse— tevbe edenleri sevdiğini ve onlara iştiyak duyduğunu, onların güzel çalışmalarını kabul ve tamamen takdir ettiğini görüyoruz. Aşağıdaki âyetleri okuyanlar bu lütfu ilâhîlerin ve merhametin tadını alacak ve bu sevgi havasının lezzetini hissedeceklerdir.

Bundan daha da fazlasını ve parlak ifadeleri Allah Teâlâ’nın salih kullarından muhtelif grupları zikrettiği aşağıdaki âyet-i kerimede görüyoruz. Bu âyet-i celile “Tevbe edenler” diye başlıyor.

Allah Teâlâ’nın tevbe eden kulunu temize çıkarması ve onu mükerrem kılması, ona olan güvenini açığa vurması, Kur’ân’ın, Resulullah’ın ashabından sahîh ve makbul bir mazeretleri de olmadığı halde Medine’de kalan ve Tebuk seferine katılmayan üç kişinin tevbelerinin kabul edildiğini ilân etmesiyle açıkça tecellî etmişti. Kur’ân-ı Kerim önce sefere katılan Hz. Peygamber’i, Muhacirleri ve ensarı zikreder. Sonra da seferden geri kalan bu üç kişiden övgüyle söz eder. Kıyamete kadar gelecek olan müminler bilsinler ki, onların tabiî mevkii Muhacirler ve ensara mensup ilk sadıklar arasında ve birinci saftadır. Artık utanmaları ve yaptıklarından dolayı ar duymaları için hiçbir sebep yoktur.

Bu mesaj insana, yaratılışı ve doğuştan sahip olduğu değerler konusunda kaybetmiş olduğu güveni yeniden kazandırdı. Böylece insan, insanlığa ve kendine iyi bir akıbet hazırlamak, gücünü ve kudretini geniş imkânlar ve büyük fırsatlarda denemek için büyük bir azim ve kuvvetle, kahramanca duygularla ileri atıldı.

Resulullah, isyan ve günahların, hata ve yanılmaların insan hayatında geçici ve yok olmaya mahkûm şeyler olduğunu, insanın bunlara cehaleti ve gururuyla, bazan kısır görüşüyle, bazan şeytanının iğvasıyla, bazan da nefsinin tahrik ve teşvikiyle düştüğünü duyuruyor ve günahını itiraf edip pişman olmanın insanın yaratılışına, insanlığın özüne daha uygun olduğunu, Allah’a yalvarıp tazarru ve niyazda bulunmanın, günaha bir daha dönmemeye kuvvetle azmetmeye, insanın şerefine, yaratılışının asaletine delil teşkil ettiğini, bunun da Hz. Adem’in mirası olduğunu söylüyordu.

Hz. Muhammed, kulaklarına kadar günah ve rezalet bataklığına batmış olan günahkâr ve hatalı insanlara geniş bir tevbe kapısı açtı. Bütün insanları tevbe kapısına çağırdı ve tevbenin faziletini mükemmel bir şekilde açıkladı. Öyle ki, dinin bu büyük ve hususî ilkesini ihya etti. Bu sebeple de diğer güzel isimleri yanında “Nebiyyü’t-tevbe,” yani tevbe peygamberi diye isimlendirildi. Hz. Muhammed, tevbeyi insanların sadece yaptıkları yanlış ve kötü bir hareketten sonra başvuracakları zarurî bir vasıta olarak telakki etmedi. Bilâkis tevbenin şanını ve şerefini yükseltti; öyle ki, tevbe ibadetlerin en faziletlilerinden biri oldu. O, Allah Teâlâ’ya yaklaştıran güzel bir vasıta, Allah’ın temiz, günahtan berî, zâhid ve âbid kullarının gıbta ettiği velilik ve Allah’a yakınlık derecelerinin en yükseğine —en kısa zamanda — ulaştıran kolay bir yol haline geldi.

Kur’ân-ı Kerim de tevbenin faziletini ve genişliğini, insanı en büyük masiyetten nasıl temizlediğini açıkça ifade etmiştir. Kur’ân, bunu gönülleri okşayan güzel bir üslûb ile yapmış; asîleri ve günahkâr insanları nefislerine ve şeytana mağlup olanları, tevbenin kabulü ve tevbe edenin şan ve şerefinin yükseltilmesi ve üzerindeki hüzün örtüsünün lütuf ve sevgiyle kaldırılması hususunda, gerek din ve ahlâk, gerekse eğitim ve ıslahat tarihinde bundan daha güzel ve parlak, bundan daha dakik ve derin manalı bir misal bulabilir miyiz?

Şimdi aşağıdaki âyetleri birlikte okuyalım:

Resulullah sonra aynı şekilde genel bir ilke olarak şunu ilân ediyordu: “Allah’ın rahmeti her şeyi kuşatır ve gazabına ve celâline üstün gelir.” Kur’ân-ı Kerim’de de: “Benim rahmetim her şeyi kuşatmıştır.” buyuruluyor. Bir hadîs-i kudsîde ise Cenab-ı Hak “Muhakkak ki rahmetim gazabıma üstün gelmiştir.” buyuruyor. Allah Teâlâ kendinden ümit kesmeyi küfürle, cehaletle ve dalaletle eşdeğerde kabul etmiştir. Kur’ân-ı Kerim’de Hz. Yakub’un lisanı üzere: “Allah’ın rahmetinden ancak kâfir kavimler umut keser.” Bir başka yerde de Hz. İbrahim’in lisanıyla: “Rabbinin rahmetinden dalalete düşmüş olanlardan başka kim ümidini keser?” buyurulur.

Resul-i Ekrem herkesi açıkça tevbeye davet ederek, onun faziletlerini, genişlik ve kapsamını açıklayarak ümitsizlik altında inleyen, ceza ve azab korkutmalarıyla, gazab ve öfke görüntüleriyle tirtir titreyen, korkudan dehşete düşürülmüş insanlığı bu durumdan kurtardı. Şüphesiz ki, insanı dehşet ve korkuya düşürmek konusunda en büyük pay Yahudi bilginlerine, mukaddes kitapları açıklayanlara, şerhedenlere ve haddi aşmış Hıristiyan rahiplere aittir.

Hz. Peygamber insanlığa hayat için yeni ve güzel bir imkân bağışladı, onun zayıf ve değersiz kalbine; yıpranmış, çürümüş ve soğuk cesedine yeni bir ruh, yeni bir sıcaklık kazandırdı.

Onun yaralarını sarıp tedavi etti. Onu toprağın en çukur yerinden efendilik ve yüceliğin, güven ve şerefin, kendine güven ve Allah’a itimadın zirvesine çıkardı.

Resulullah din ile dünyayı birbirlerinin ayrılmaz parçası haline getirmiş ve birbirlerinden nefret eden birlikleri ve birbirleriyle savaşan toplulukları aynı safta toplamıştır.

Eski dinler özellikle Hıristiyanlık insan hayatını biri dünya diğeri de dine ait olmak üzere iki kısma ayırmıştır. Yeryüzünü de biri din adamları diğeri de dünya ehline ait olmak üzere ikiye taksim etmişti. Bu iki zümre sadece birbirlerinden ayrılmakla kalmadı, aralarına büyük bir haliç girdi, birbirleriyle mücadele edip savaşmaya başladılar. Her biri din ile dünya arasında bir husumet ve düşmanlık olduğuna inanıyordu. Bir insan bunlardan birine bağlanacak olursa diğeriyle alâkasını kesmesi, hatta savaş ilân etmesi gerekirdi. Bir anda iki gemiye binmek mümkün değildi. Ahiret hayatını unutmadan, gökleri ve yeri yaratan Allah’tan yüz çevirmeden iktisadî savaşı kazanmaya, bolluk ve refaha kavuşmaya imkân yoktu. Dinî ve ahlâkî eğitimi bir yana bırakmadan, Allah korkusundan sıyrılmadan, hakimiyet ve saltanatın döndürülmesi mümkün değildi. Dindar olmak da ancak ruhbanlıkla, dünya ve dünyadaki herşeyle alâkayı kesmekle mümkündü.

Malum olduğu üzere, insan kolaylığı sever ve ona yatkındır. Halbuki, onlara göre dinî düşünce, mubahlardan istifade edilmesine, kalkınmaya, yücelmeye, kuvvet ve hakimiyet elde edilmesine müsamaha etmez ve çoğu kez bunların insan nesli için uygun olmadığını söyler.

Hıristiyanlıktaki bu mücadele sonunda zekâ, akıl ve ilmî yeterlik sahibi insanların büyük bir kısmı dünyayı dine tercih ettiler, onunla hoşnut oldular ve gönül huzuruna kavuştular. Bu hayatı güzelleştirmeye ve onun lezzetlerini elde etmeye çalıştılar. Dinî yücelmeye ve ruhî ilerlemeye dair hiçbir istekleri kalmadı. Genel olarak dinden uzaklaşanlar, apaçık bir hakikat olarak kabul ettikleri bu çelişki sebebiyle dini terkettiler.

Din ile dünya arasındaki bu uğursuz ayrılık ve din adamlarıyla devlet adamları arasındaki bu meş’ûm düşmanlık, ilhad ve dinsizliğe kapı açtı. Bunun ilk kurbanı önce Batı, ikinci kurbanı da fikrî, ilmî ve kültürel açıdan Batının tesiri altında kalmış veya onun bayrağı altında yaşamış milletler oldu.

Din hususunda öylesine vahşi, korkunç ve asık suratlı bir tablo çizdiler ki, iman edenlerin tüyleri ürperir oldu. Nihayet iş döndü dolaştı, din gölgesinin çekilmesiyle sonuçlandı. Nefis ve arzuya kul olmak —hem de en geniş manasıyla — zirveye ulaştı. Böylece de dünya iki zıt kutup arasında döndü dolaştı. Sonunda dünya, dinin zayıflaması veya din duygusunun yokluğu sebebiyle çok derin bir dinsizlik çukuruna ve genel bir ahlâkî anarşi içine düştü.

Hz. Muhammed’in en büyük hediyesi ve en büyük iyiliklerinden, gökleri çınlatan nidalarından biri de, amellerin ve ahlâkın özü, insanın ulaşmak istediği hedef, Hz. Peygamber’in görünüşte kolay ve basit, aslında geniş ve derin anlamlı bir kelimeyle ifade ettiği “niyet”tir. Resulullah “Ameller niyetlere göredir ve insan için ancak niyet ettiği vardır.” buyurur.

İnsanın, Allah’ın rızasını kazanmak, ihlâsla Allah’ın emirlerine imtisal etmek niyetiyle yaptığı her amel; Allah’a yaklaşmak, hakka’l-yakîn mertebelerinin ve iman derecelerinin en yücesine ulaşmak için bir vasıtadır. İşte bu kendisine leke sürülmesi mümkün olmayan halis bir dindir.

Bu amel cihad ve savaş olsun, hüküm veya idarî bir iş olsun, temiz ve mubah şeylerden istifade etmek için olsun, dünyanın güzel nimetlerinden istifade olsun, nefsinin isteklerini gerçekleştirmek, rızık veya vazife uğrunda çalışmak olsun, aile ve karı-koca hayatına ait olsun, her türlü ibadet ve dinî hizmet vs. Allah Teâlâ’nın rızasını elde etmek, Onun emir ve yasaklarına uymak düşüncesinden uzaklaşmak ve tecrid edilmişse, gaflet örtüsüne bürünmüş ve ahireti unutturmuşsa, bu isterse farz namazlar olsun, ister Allah yolunda hicret, cihad ve teşbih olsun, bunu yapan, bunları bilen, bu uğurda cihad eden ve davette bulunan hiçbir kimse asla sevaba nail olmaz. Bilâkis o ameller ve hizmetler onun aleyhinde bir vebal teşkil eder, Allah ile o insan arasında bir perde olur.

5. Resulullah’ın insanlığa yaptığı büyük iyiliklerden beşincisi de, din ile dünya arasındaki büyük açığı doldurması, birbirlerinden nefret eden, sürekli bir husumet ve düşmanlık, devamlı bir kin içinde yaşayan bu âlemleri sevgiyle kucaklaşan, huzur ve barış içinde yaşayan âlemler haline getirmesidir. Çünkü Resulullah vahdet peygamberiydi. Aynı anda hem müjdeleyen, hem de Allah’ın azabından korkutan bir vasfa sahipti. O insanoğlunu birbirleriyle savaşan iki kışladan alıp tevhid cephesine, iman, insanlığa şefkat ve Allah’ın rızasını kazanmaya müteveccih bir cepheye götürmüştü. Bizlere de şu evrensel ve mucizevî duayı öğretmişti: “Ey Rabbimiz! Bize dünyada da ahirette de iyi hal ver. Bizi cehennem azabından koru.” Amin.

Yine Resul-i Ekrem Kur’ân âyetiyle şu hakikati ilân etmişti: “Şüphesiz benim namazım da, ibadetlerim de, hayatım da, ölümüm de âlemlerin Rabbi Allah içindir.” Şüphesiz ki, mü’minin hayatı birbirine zıt çeşitli parçalardan ibaret değildir. Bilâkis o ibadet ve sevab ruhunun, Allah’a iman ve O’nun emirlerine teslim olma inancının hâkim olduğu bir birliktir. O, hayatın bütün kısımlarını ve bütün savaş meydanlarını, samimiyet gerçekleşip niyet sağlam olduktan ve Allah’ın rızası murad edildikten ve peygamberlerin gösterdiği doğru yol üzere olduktan sonra bütün amelleri içine alır. Bu da onun birlik, ittifak ve tamamıyle bir insicam peygamberi olduğuna delâlet eder. O aynı anda cennetle müjdeleyen ve Allah’ın azabından sakındıran bir peygamberdir. Resulullah din ile dünya arasındaki bu ayrılığa son vermiştir. Hayatın tamamını ibadet, bütün yeryüzünü de bir mescid haline getirmiştir. Birbirleriyle kıyasıya mücadele eden ve savaşan kışlalardan aldığı insanları, salih ameli, insanlığa yararlı hizmetleri ve Allah’ın rızasını kazanmayı amaçlayan tek bir cephede toplamıştır. Orada fakirlerin giydiği eski elbiselere bürünmüş hükümdarların, hükümdar ve emîr kıyafetinde zâhidlerin, halim insanların, ilim menbaı âlimlerin, gece ibadet eden insanların, hiçbir çelişkiye düşmeden ve zorlukla karşılaşmadan, zulüm ve haksızlığa uğramadan bir arada yaşadığını görürsün.

6. Hz. Muhammed’in beşer hayatında yaptığı altıncı inkılap ise, O’nun insanı, kuvvetlerini sarfedeceği ve lâyık olduğu şerefli bir mevkie çıkarması; ve içinde rahatça dolaşabileceği geniş ve yüksek bir mahalle yükseltmesiydi.

Hz. Muhammed’in peygamberliğinden önce insan hakiki hedefinden gafildi. Nereye yönelmesi gerektiğini ve akıbetinin ne olacağını da bilmiyordu. Gücünü ve gayretini seferber edeceği hakiki, en faziletli ve en uygun yer neresiydi? Bütün bunlardan habersizdi.

İnsan kendine vehimden kaynaklanan sun’î bir takım gayeler edinmiş, nefsini sınırlı ve dar bir çerçeveye hapsetmişti. Bütün gücünü, takatini ve zekâsını burada tüketmek istiyordu. Ona göre başarılı ve ideal bir insan; en çok mala ve en büyük topluluğa sahip olan, nüfuz ve kuvveti en geniş, en kalabalık insan topluluklarına hakim, en geniş ve mamur yerleri elinde bulunduran insandır. Orada bütün arzuları, parlak renklere bakmak, nağmeli sesleri dinlemek, lezzetli yemekleri yemek, bir bülbülün sesini veya bir tavusun rengini taklid etmek, hatta koyunlarla, sürülerle, sığır ve diğer hayvanlarla birlikte dolaşmaktan öte geçmeyen milyonlarca insan vardı. Daima hükümdarların sarayları arasında hayat süren, bütün maharetlerini ve zekâlarını devlet adamlarına yaklaşmak, zenginlere yaltaklanmak, zorbalara ve kuvvetli kişilere dalkavukluk için sarfeden veya dünya ve ahirette hiçbir kıymeti haiz olmayan boş edebiyatla teselli bulan binlerce kişi vardı. İşte insanlık bu haldeyken Resulullah geldi ve insanın hakiki ve son gayesinin, gözlerini diktiği ve kalbinde kök salan en yüce hedefin, gökleri ve yeri Yaratan’ı tanımak, O’nun sıfatlarını, kudret ve hikmetine, yer ve göklerdeki saltanatının genişliğine, azamet ve ebediliğine muttali olmak, yalnızca Allah Teâlâ’nın rızasını elde etmek, onunla ve kaderiyle hoşnut olmak, bazan dağınık haldeki, bazan da birbirleriyle çelişki halindeki parçalar arasında uzlaşma sağlayarak birliği, insanın gizli kuvvetinin ve ruhî duygularının gelişmesini araştırmak, insana hizmet etmeye, onun uğrunda can vermeye teşvik etmek ve Allah’a en yakın meleklerin bile ulaşamayacağı mevkie ulaşmayı temin etmek… İşte insan için gerçek saadet, ruhunun ve kalbinin miracı budur.

Yeni bir âlemin ve yeni bir insanın doğuşu

Dünya Hz. Muhammed’in peygamberliğinden sonra, onun yüksek öğretilerinin tesiriyle, hava durumunun değiştiği gibi değişti. İnsanlık bütünüyle kurak, sıcak, kızgın bir iklimden, bir sonbahar mevsiminden, tamamen ilkbahara, alt-yanından nehirler akan cennetlere intikal etti. İnsanların tabiatları değişti, kalbler Rablerinin nuruyla aydınlandı, herkes Allah’a yöneldi. İnsan şimdiye kadar bilmediği, tecrübe etmediği yeni bir zevke ve daha önce bilmediği bir sevgiye muttali oldu.

Yıpranmış, çürümüş, soğuk, zayıf ve ruhsuz kalbler iman ateşiyle, sevgi kuvvetiyle canlanıp doğruldu. Akıllar yeni bir nurla aydınlandı, gönüller yeni bir neşeyle sermest oldu. İnsanlık bölük bölük doğru yolu ve yüksek mevkiini aramaya çıktı. Hiçbir millet ve hiçbir belde göremezsin ki, bu alanda birbirlerini geçmeye ve birbirleriyle rekabete çalışmasın. Arabı, Acemi, Mısır’ı, Şam’ı, Türkistan ve İran’ı, Irak ve Horasan’ı, Kuzey Afrika ve Endülüs’ü, bizim Hindistan’ı ve Hindistan’ın doğusundaki adaları, bu yüce sevgiyle ve feyz-i ilâhî ile sarhoş ve bu ulvî hedefin aşıkları, bu yüce kapının önünde bekleşen fakirler olarak görürsün. Artık insanlık üstün bir mevkie gelmiş ve uzun asırlar devam eden derin komadan gözlerini açıp uyanmıştı. Kaybettiği yılları telâfi etmek, kendini Allah’a ibadete vermiş, mücahid ve ıslahatçı, eğitimci ve arif kişilerle Allah’ın yaratıkları uğrunda yanıp tutuşan, nefislerini ve en değerli şeylerini insanlığın hayrına ve onu her yandan kuşatan tehlikelerden kurtarmak için seferber edenler vasıtasıyla onarmak istiyordu. Meleklerin gıbta ettiği insanlar, soğuk kalblerin kıvılcımlarını alevlendirdiler, ilâhî sevgi ateşini arttırdılar. İlim ve edebiyat, hikmet ve marifet nehirlerini taşırdılar. Feyizli ilim ve irfan, iman ve sevgi fışkıran kaynaklar açtılar. Zulüm ve istibdada, düşmanlara ve buğz edenlere karşı, beşer ruhunda şiddetli bir öfke uyandırdılar. Zulme maruz kalmış, hor ve hakir görülmüş milletleri, paryaları, kendi toplumları tarafından terkedilmiş zavallı insanları sevgiyle bağırlarına bastılar. Onların eserlerini her yerde bulabilir ve izlerine el sürebilirsin. Çadır olsun kerpiç olsun, hiçbir ev bu izlerden hâlî değildir.

Onların amellerinin niceliğinden çok niteliğindeki (quality) ve cevherindeki üstünlüğe bak. Düşüncelerinin yüceliğini, yüksek ufuklarda ve semâlarda nasıl dolaştığını müşahede et. Onların keskin şuurlarına, lâtîf ve ince ruhlarına, âteşîn zekâlarına, temiz tabiatlarına bir göz gezdir. İnsanlık için nasıl yanıp yakıldıklarına, onun için bir mum misali nasıl eridiklerine, nefislerinin ve ruhlarının hüzün ateşinde nasıl eriyip büküldüklerine, insanlara karşı nasıl şefkat beslediklerine, faydalı ve iyi şeylere nasıl hırs gösterdiklerine, tehlikelere nasıl düştüklerine, insanları kurtarmak, onlara gelecek musibetleri defetmek için kendilerine gelecek zararları gülerek karşıladıklarına, onların hâkimlerinin ve valilerinin işe nasıl sarıldıklarına ve mesuliyet hissi duyduklarına ve sınırları nasıl gözlediklerine, milletin onlarla nasıl insicam içinde olduğuna, emirlerine itaat ettiklerine dikkatle bak. Aynı şekilde onların ibadetlerine ve zühdlerine, dua ettikleri sırada hallerine, güzel ahlâklarına, kendi nefisleri aleyhine şehadetlerine, onun için Allah’tan sevap umduklarına, küçüklere ve düşkünlere karşı besledikleri sevgiye, kardeşlerine ve dostlarına karşı yumuşak kalbli olduklarına, düşmana karşı besledikleri kerem, hoşgörü, af ve bağışlamalarına dair haberleri oku. İlerde şairlerin ve ediplerin rüyalarının ve geniş hayallerinin, feyizli zekâlarının bu insanların hakikat aleminde ulaştığı bu zirveye asla ulaşamadığını göreceksin. Eğer bu konuda anlatılanlar bize tevatür yoluyla gelmemiş olsaydı ve vesikalara dayalı tarihi belgelere istinad etmemiş olsaydı, bu haberler hayal mahsulü efsanevî şeyler ve kıssalar olarak görülecekti.

Muhakkak ki, bu büyük inkılâb ve bu yeni ve parlak hareket, Hz. Muhammed’in mucizelerinden, onun peygamberliğinin insanlığa yaptığı büyük iyiliklerden biriydi. Bütün zaman ve mekânı kaplayan ilâhî rahmet parçalarından bir parça.

Yüce Allah ne güzel buyuruyor: