İkinci Bölüm
Bi’setten Önce Arap Yarımadası
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Yarımadalar arasında Arap Yarımadası’ndan daha geniş bir yarımada yoktur. O, dünyanın en büyük yarımadasıdır. Arap bilginleri ona “Ceziretü’l-Arab” adını vermişlerdir. Üç taraftan denizlerle çevrilidir ve Asya Kıtası’nın güney-batısında yer alır. Doğudan Yunanlılar’ın İran Körfezi dedikleri Arap Körfezi’yle, güneyden Hind Okyanusu’yla, batıdan Yunan ve Lâtin haritalarında Arap Körfezi (Sinüs Arabicus), eski Arapça kitaplarında “Bahr-ı Kulzum” şeklinde geçen Kızıl Deniz ile çevrilidir. Kuzey sınırı ise pek kesin değildir ve Arap bilginlerine göre Akabe Körfezi’nden Şattu’l-Arab’ın Basra Körfezi’ne döküldüğü yere kadar uzanır.
İslâm coğrafyacıları Arap Yarımadası’nı beş kısma ayırırlar.
- 1. Hicaz: Eyle (Akabe)’den Yemen’e kadar uzanır. Kızıl Deniz sahili boyunca uzanan ve alçak bir bölge olan Tıhame’yi Necid’den ayıran bir dağ silsilesi olduğundan dolayı Hicaz denilmiştir.
- 2. Tıhame: (Yukarıda zikrettiğimiz gibi) Kızıl Deniz sahili boyunca uzanan alçak bir arazi.
- 3. Yemen.
- 4. Necid: Hicaz dağlarından başlar ve doğuya doğru Bahreyn sahrasına kadar uzanır. Çöller ve dağların yer aldığı geniş ve yüksek bir bölgedir.
- 5. Urûd (Yemame): Doğudan Bahreyn’e, batıdan da Hicaz’a bitişir. Yemen ile Necid arasında yer aldığından dolayı “Urûd” denilmiştir.
Yarımadanın tabiî durumu ve halkı
Yarımada büyük ölçüde çöllerle kaplıdır. Tabiî âmiller, jeolojik hadiseler ve coğrafî mevkii sebebiyle, kuru bir bitki örtüsü hakimdir. Bütün bunlar geçmişte olduğu gibi günümüzde de Arap Yarımadası’nda nüfus yoğunluğunun azlığına sebep olmuştur. Burada medenî toplulukların ve büyük merkezî hükümetlerin bulunmaması da, yine aynı sebebe dayanmaktadır. Bedevîliğin yayılması ve halk üzerinde etkili olması, halkın ferdî hayatı tercihi ve kabilelerin birbirleriyle sürekli bir mücadele içinde olması da aynı sebepten kaynaklanmaktadır.
İşte bunun içindir ki, medenî hayat, yağmuru bol, kaynak ve gözelerden su çıkan yerlere, yahut da suyun yeryüzüne yakın ve kuyu kazmanın mümkün olduğu sahalara inhisar etmişti.
Arap Yarımadası’nda hayat suyun bir lütfudur. Kabileler suya ulaşmak için çırpınırdı. Tabiat şartları, bedevileri her taraftan suya doğru sevkederdi. Onlar bir çiftçinin tarlasına bağlı kaldığı gibi toprağa bağlanmazlardı. Su ve otlağı olmayan bölgelerde yerleşmezlerdi. Otlar kurumaya, sular azalmaya başlayınca hemen başka yerlere göç ederlerdi. Bu sebeple hatları çok sert ve katı bir kabile hayatı şeklindeydi. Bedeviye göre kabile, hükümet demekti. Bu hayat, rahat ve istikrarı olmayan, kuvvetten başka bir şey tanımayan, hem kendilerine hem de yakınlarındaki medenî topluluklara meşakkat getiren bir hayattı. Bedeviler kendi aralarında olduğu kadar medenî topluluklarla da, daimî bir mücadele içindeydiler.
Fakat bedevî çok samimîdir ve kabile geleneklerine saygılıdır, cömerttir. O, misafiri gerektiği şekilde ağırlar. Sadakatin gereklerine bağlı olduğu gibi, harplerdeki anlaşmalara da uyardı. Bunu yerine getirirken de geleneklerin tayin ettiği ölçüde samimî olurdu. Şiirleri bunu dile getirir, darb-ı mesel, nazire ve hikmetlerle dolu edebiyatları bunlarla süslenirdi. Bedevî, eşitliğe hayrandır, hürriyete âşıktır. O, cömert ve kesin sözlüdür, yiğittir. Bedevî bir toplumda değersiz ve adî işlerle meşguliyet azalmıştır. O, muhafazakârdır, hayatına bağlıdır, zor ve meşakkatli bir hayat da olsa, alın yazısından memnundur. Bedevinin dinî duyguları zayıftır, atalarının mirasından ve kabile âdetlerinden başkasına fazla inanmaz.
Bedevinin en çok itibar ettiği ahlakî değerler, mürüvvet dediği haslette toplanır. Şiir ve edebiyatında onu terennüm eder.
Medeniyet ve ümran merkezleri
Yağmurun, kaynak ve kuyu sularının bolca bulunduğu yerlerde; köyler, küçük yerleşim merkezleri ve Arapların hayatında mühim rol oynayan mevsimlik pazarlar kurulurdu. Buralarda toprağın, havanın, çeşitli san’at ve mesleklerin ve bu toplumun alıştığı hayat tarzının etkisiyle, kendine has tabiatı ve müstakil şahsiyeti olan topluluklar doğdu. Mekke’de diğerlerinden ayrı husûsî bir toplum vardı. Aynı şeyler Yesrib vel Hîre halkı için de söz konusuydu.
Yemen toplumu; özel durumu, eski medeniyeti ve yeni siyasî tarihiyle Arap camiasının en zengin ve en gelişmiş toplumlarından biriydi. Bunlar üretimde, hayvan yetiştiriciliğin de ve madencilikte üstün bir seviyeye ulaşmıştı. Saraylar ve hisarlar inşa etmişlerdi.
Yemenliler hayatlarını kolaylıkla sürdürmelerine yarayacak ve sanatlarını icraya yardımcı olacak âletleri de Irak, Suriye ve Afrika’dan ithal ediyorlardı.
Arapların Tabakaları
Râvîler ve tarihçiler en eski Arap kabilelerini ittifakla şu birkaç sınıfa ayırırlar:
- 1. Arab-ı bâide,
- 2. Arab-ı âribe,
- 3. Arab-ı müsta’ribe
Soy bilginleri Adnânîleri de iki büyük kola ayırırlar. Rebî’a ve Mudar. Bu iki kabile arasında asırlarca devam eden şiddetli bir düşmanlık olduğu gibi; Adnânîler ile Kahtânîler arasında da eskiye dayanan bir çekişme vardı. Yine ittifakla belirtildiğine göre; Kahtânîler asıl olup Adnânîler onların bir koludur. Arapçayı onlardan öğrenmişler ve Hz. İsmail’in çocukları Hicaz’a göçtükten sonra onların diliyle konuşmuşlardır. Hz. İsmail, Arab-ı müsta’ribe’nin yani Adnânîlerin en büyük atasıdır. Nesebin Arapların nazarında mühim bir yeri vardır. Yabancı bilginler de bunu itiraf ederler. İran orduları başkumandanı Rüstem, müslümanların elçisi Muğire b. Şube’yi elbisesinin eskiliğinden ve kıyafetinin düzensizliğinden dolayı hafife alıp hakîr gören arkadaşlarına şöyle diyordu: “Yazıklar olsun size!.. Araplar kılık kıyafete ve yemeğe değil, neseb ve şereflerine ehemmiyet verirler.”
Dil Birliği
Kabilelerin yerleşim bölgeleri birbirlerinden çok uzakta olduğundan, yarımadanın kuzeyindekilerle güneyindekiler, doğusunda oturanlarla batısındakiler birbirleriyle çok az görüşebiliyordu. Araplar soy ve kabilelerine aşırı derece bağlıydılar. Rumlar ve İranlılara komşu olan kabileler, onların dillerinin etkisinde kalıyordu. Bir kıt’a kadar geniş olan bu bölgede muhtelif dillerin bulunması gayet tabiîdir. Nitekim Orta Avrupa ve Hind Yarımadası’nda da pek çok dil vardır. Hind anayasasının resmen kabul ettiği mahallî dillerin sayısı on beştir. Bu diller arasında müstakil diller arasındaki kadar ayrılıklar mevcuttur. Hatta bu ülkede yaşayanlar birbirleriyle anlaşabilmek için, bir tercümana veya İngilizce gibi yabancı bir dile muhtaçtılar.
Fakat Arap Yarımadası, büyüklüğüne, çevresinin giderek genişlemesine, kabilelerinin çok ve dağınık olmasına rağmen dil birliği konusunda, diğer bölgelerden farklı bir durum arzeder. Lehçe ayrılıklarına, dilin tabiatının ve felsefesinin sebep olduğu bölge ayrılıklarına, iklim ve hava durumuna rağmen Arapça, ister bedevi ister şehirli, ister Kahtânî ve isterse Adnânî olsun, bu yarımada halkının tamamı için müşterek bir anlaşma vasıtası olmaya devam ediyordu.
Bölgeler arasında lehçe farklılıkları vardı. Bu farklar, bölgelerin birbirlerine uzaklık ve yakınlığıyla orantılı olarak değişirdi. Arap Yarımadası’nın ayrıcalık elde ettiği bu dil birliği, İslâmî daveti kolaylaştıran ve orada sür’atle yayılmasını sallayan sebeplerin en önemlilerinden biridir.
Arap birliğini sağlayan yegâne dil fasih Arapça, yegâne kitap da Arapça ile nazil olan Kur’ân-ı Kerim’dir.
Milletler ve Dinler Tarihinde Arap Yarımadası’nın Yeri
Eski eserlerden açıkça anlaşıldığına göre; Arap Yarımadası Paleolithic (Eskitaş) devirden beri insanlarla meskûn idi. Burada yapılan arkeolojik kazılar sonucu ortaya çıkarılan eski eserler de Chellian diye bilinen ilk taş devri medeniyetine aittir. Tevrat’ın bazı bölümlerinde Araplardan bahsedilirken, İbrânîler’in Araplarla olan münasebetleri hakkında bilgi verilir. Tevrat’ın Araplardan bahsettiği bu devir M.Ö. 750 yılıyla MÖ. 2. yüzyıl arasındaki tarihlere rastlar. Talmud’da da aynı şekilde Araplara işaret edilmektedir. Cosfos Falafıus (?) (M. 37100)’un kitaplarında da Araplar ve onların Nabatîlerle münasebetleri hakkında çok kıymetli ve mufassal malumat vardır. İskenderiyye, Arap beldeleriyle halkının örf ve âdetleri hakkında bilgi toplanmasında ve oralarda üretilen malların, Akdeniz tüccarlarına tanıtılmasında önemli rol oynayan mühim merkezlerden biriydi.
Akhilis (MÖ. 525-456) ve Herodotes (M.Ö. 480-525) Araplardan bahseden ilk Yunanlı müelliflerdendir. Eserlerinde Araplardan ve Arap beldelerinden bahseden müelliflerden biri de, Batlamyus olup M.S. ikinci yüzyılda İskenderiye’de yaşamıştır. Batlamyus’un matematiğe dair eserleri de vardır. Arapça, Kitâbu’l-Macestî adlı eseri de bunlardan biridir. Daha çok Hıristiyanlığı, onun yayılması ve merkezlerini alâkadar etmekle beraber, Hıristiyan kaynaklarında da Arapların Cahiliye çağı ve İslâmî devirdeki tarihlerine dair bol malzeme vardır.
Tevrat’ta zikredilen Araplar, “a’râb” yani çölde yaşayan bedevîlerdir. Bu sebeple onlar çöl Arabının özellik ve nitelikleriyle tavsif edilmiştir. Yunan ve Roma eserleriyle İncil’lerde de Araplardan bedevi bir toplum olarak bahsedilmektedir.
Araplar, Yunan ve Roma imparatorluklarının sınır bölgelerinde kafilelere saldırıyor, mallarını yağmalıyor, yolcu ve tüccarlardan da haraç alıyorlardı.
Sicilyalı Didoros, Arapların hürriyete âşık olduklarını, gökyüzünün altında hür iradeye ve mutlak hürriyete büyük bir bağlılık içinde yaşadıklarını belirtir.
Herodotes de onları şöyle tavsif eder: “Araplar kendilerini köle edinmek ve zelil etmek isteyen her kuvvete karşı koyarlardı. Lâtin ve Yunan müelliflerine göre, Arapları diğer kavimlerden ayıran en büyük özellikleri, onların hürriyetlerine olan düşkünlükleridir.”
Araplarla Hindistanlılar arasındaki münasebetler onların birbirlerini tanımaları, iki ülke arasındaki ticarî ve kültürel mübadeleler çok eski tarihlere dayanır. Hind ve Arap kaynaklarıyla yeni araştırmalarda da işaret edildiği üzere, İslâm’dan önceki devirde, Arapların, Asya Kıtası’nda en iyi tanıdıkları ülke, Hindistan’dı. Şüphesiz ki, bu konuda en mühim iki faktör coğrafî ve iktisadî sebeplerdi.
Arap Yarımadası’nın Nübüvvet ve Semavî Dinlerle İlgisi
Arap Yarımadası nübüvvetin beşiğidir ve oraya birçok peygamber gönderilmiştir.
Kur’ân-ı Kerim’de bu konuyla ilgili olarak şöyle buyurulur:
Âyet-i kerime’de geçen Âd’ın kardeşinden murad, Ad kavmine gönderilen Allah elçisi Hûd’dur. Tarihçilere göre Ad kavmi Arab-ı bâide’dendir. Bunların ana yurdu Ahkâf’tı. El-Hıkf, ahkâf kelimesinin müfredi olup, yüksek kum tepesi manasına gelir. Ad kavminin yurdu Arap Yarımadası’nın güneyindeki yüksek yerlerdeydi. Bugün Hadramut yakınlarında Rub’ul Hâlî’nin güneybatısına düşer. Burada bugün, ne bir medeniyet ve ne de bir hayat eseri vardır. Halbuki burası eskiden bağlık bahçelik ve mesire yerleriydi. Ad kavmi denilen o zalim kavim burada yaşardı.
Allah Teâlâ onları uğultulu, korkunç bir kasırga ile helak etti. Kum fırtınası altında yok olup gittiler.
Yukarıdaki âyet-i celîle, Hz. Hûd’un bu beldelere gönderilen peygamberlerin ne ilki ne de sonuncusu olduğuna, bilâkis ondan önce de ondan sonra da peygamberlerin gelip geçtiğine delâlet eder. Çünkü Allah Teâlâ:
buyurmaktadır.
Hz. Salih, Semûd kavminin peygamberidir. O da Arap Yarımadası’na gönderilmişti. Semûd kavmi Hicaz ile Tebûk arasındaki el-Hicr’de oturuyordu. Hz. İsmail de Mekke’de doğdu, orada yaşadı ve orada vefat etti.
Eğer Medyen Arap Yarımadası’nın bir parçası olarak kabul edilirse, Hz. Şuayb da Arap Yarımadası’na gönderilmiş demekti. Medyen, Arabistan’ın Suriye tarafındaki topraklarında yeralır.
Ebu’l-Fidâ şöyle der: “Medyen halkı Araptı ve adı geçen şehirde oturuyorlardı. Medyen, Suriye kıyısında Ma’ân topraklarına yakın, Hicaz yöresine bitişik ve Lût Gölü’ne yakın bir mevkidedir.”
Arap toprakları, geniş yeryüzü kendilerine dar gelen ve vatanlarında huzur verilmeyen nice peygamberlere barınak olmuştu. Onlar ancak, zorba hükümdarların ve zalim devlet reislerinin nüfuzlarından uzak olan bu bölgeye sığınır ve burada huzur bulabilirlerdi. Hz. İbrahim’in Mekke’de, Hz. Musa’nın da Medyen’deki durumu gibi.
Bu husus kendi doğum yerlerinde zulüm ve işkenceye maruz kalan ve yarımadadaki çeşitli bölgelere yerleşen dinler için de geçerliydi.
Romalılardan işkence gören yahudilerin büyük bir kısmı Yemen topraklarına ve Yesrib şehrine hicret etmişti. Hıristiyanlar da Kayser’in zulmünden kaçarak Necran topraklarına sığınmışlardı.
Hz. İsmail Mekke’de
Hz. İbrahim Mekke’ye gittiği zaman bu şehir, üzerinde bitki örtüsü olmayan dağlarla çevrili bir vadi içindeydi. Orada insanların yaşayabilmesi için lüzumlu hiçbir şey yoktu. Ne ekin ve ne de su vardı.
Hz. İbrahim, eşi Hacer ve oğlu İsmail’i yanına alıp yeryüzünde iyice yaygınlaşmış olan putperestlikten kaçmak ve yalnızca Allah’a ibadet edilecek bir merkez tesis etmek düşüncesiyle Mekke’ye geldi. Bütün insanlığı buraya davet edecek, hidayet nuru cihana buradan yayılacak ve burası insanlar için bir sığınak ve tevhid esasına dayalı hak dinin hareket noktası olacaktı.
Allah Teâlâ Hz. İbrahim’in bu samimi dua ve niyazını kabul etti. Mekke’yi mübarek bir belde yaptı. Allah Teâlâ, bir anne ve bir oğuldan meydana gelen bu küçük ve mübarek aile için su ihsan etti. Hz. İbrahim onları bu kurak ve kimsesiz yerde bırakmıştı. Zemzem burada kaynamış ve Allah bu suya bereket ihsan etmişti.
Hz. İbrahim Allah yolunda cihad ve davetini sürdürüyor; bir yerden diğerine geçerek insanları Allah’a imana davet ediyordu. Bazan Mekke’ye dönüyor, bir müddet kaldıktan sonra tekrar ayrılıyordu.
Hz. İsmail büyüdü. Hz. İbrahim Allah sevgisinin, evlâd sevgisinden üstün olduğunu isbat etmek ve rüyada gördüğünü gerçekleştirmek gayesiyle, o sıralarda koşma çağında bir çocuk olan İsmail’i kurban etmek istedi. Hz. İsmail bu ilâhi emre teslim olup rıza gösterdi. Fakat Allah Teâlâ ona bedel olarak büyük bir kurbanlık koç ihsan etti. Onu kurtardı ve davette, babası Hz. İbrahim’e yardımcı yaptığı gibi, peygamberlerin en faziletlisi son Peygamber Hz. Muhammed (as)’in de dedesi kıldı. Böylece Hz. İsmail, Allah’a davetin ve cihadın yükünü omuzlayacak olan ümmetin de dedesi oldu.
Hz. İbrahim Mekke’ye döndü, baba-oğul birlikte Beytullah’ı bina ettiler. İkisi de bu beyti (Kabe’yi) katında kabul etmesi, onu mübarek kılması için dua ediyorlardı. Yegâne arzuları; müslüman olarak yaşamak ve müslüman olarak ölmekti. Kendilerinden sonra, Hak dinin nesilleri vasıtasıyla devam ettirilmesini; arkadan gelenlerin onun üzerinde titremelerini, ona davet etmelerini, onu her şeyden üstün tutmalarını ve bu ilahi mesajı bütün cihana yaymalarını istiyorlardı. Allah Teâlâ’nın, kendi nesillerinden birini, Hz. İbrahim’in davetini sürdürmek, onun başlattığını tamamlamak üzere peygamber göndermesi için, dua ve niyazda bulunuyorlardı.
Hz. İbrahim Kabe’nin devamlı olarak emniyet içinde kalması, zürriyetini putlara tapmaktan koruması için Allah’a dua ediyordu. Zira kendi soyu için putperestlikten daha çirkin ve ondan daha korkunç bir şey olamazdı.
Onlar Allah katından gönderilen Peygamberlerin dünyadan ayrılmasından sonra, onların yorucu çalışmalarına ve güçlü davetlerine rağmen, insanlığın, putperestlerin ve şeytanların teşviki ve aldatmasıyla ne hale düştüklerini görmüşlerdi. Bu yüzden evlâd ve torunlarının, bu ilâhi davet ve cihada devam etmelerini istiyorlardı. Putperestlerle nasıl savaştıklarını, putları nasıl kırdıklarını, puthaneye hizmet eden bir babadan ve yurtlarından nasıl ve niçin ayrıldıklarını, şehirleşmeye ve tarıma elverişli olmayan bu susuz ve kurak toprakları niçin seçtiklerini ve büyük şehirleri, yaşamaya elverişli, ticaret ve tarıma uygun yerleri bırakıp da burayı tercih etmelerinin sebeplerini birer birer anlattılar. İnsanların kalblerini bu tarafa mütemayil kılması, buraya bol rızık ve her çeşit meyve ihsan etmesi için dua ettiler:
Kureyş kabilesi
Hz. İbrahim’in bütün bu dilekleri gerçekleşti. Allah Teâlâ Hz. İbrahim ve İsmail’in soyuna bereket ihsan etti. Hz. İbrahim’in soyundan gelen Arap nesli çoğaldı. Hz. İsmail Arab-ı âribe’den olan Cürhümîlerden bir kızla evlendi. Allah Teâlâ Hz. İsmail’in soyunu da bereketli kıldı, ondan Adnânîler neş’et etti ve oldukça çoğaldı. Adnânîler neseblerinin sıhhati itibariyle Arapların en önde gelenidir.
Adnan oğulları çoğaldı. Bunlardan Ma’d b. Adnan meşhur oldu. Onun evlâdı arasından Mudar, onun çocukları arasından da Fihr b. Mâlik temayüz etti. Fihr b. Mâlik b. Nadr’ın evlâdı “Kureyş” diye isimlendirildi. Bu isim diğerlerinden daha çok tutuldu ve bu kabile “Kureyş” diye şöhret buldu. Arap halkının tamamı Kureyş soyunun yüceliğini ve ululuğunu, dildeki fesahatini, ifadesindeki belagatını, ahlâkî üstünlüğünü, şecaatini ve mertliğini, itirazsız kabul ve itiraf ederlerdi. Hatta bu husus giderek münakaşa ve tartışma kabul etmeyen bir darb-ı mesel haline gelmişti.
Kusay b. Kilâb ve Evlâdı
Fihr’in oğullarından biri de Kusay b. Kilâb idi. Huzaâ kabilesinin Mekke’de üstünlüğü ele geçirmesine kadar, şehir Cürhümîlerin elindeydi. Kabe perdedarlığı, anahtar muhafızlığı ve hâciblik demek olan “Sidânet” görevi de, Kusay vaziyete hakim oluncaya kadar, onların uhdesinde kaldı. Kusay hakimiyeti ele geçirince bu görev de ona intikal etti. Bütün Kureyşliler onunla birlik oldu ve Huzâa kabilesini Mekke’den kovdular. Böylece Mekke hakimiyeti tamamen onun eline geçti. Efendi ve saygı duyulan bir insan oldu. Kabe hâcibliği de onun uhdesine geçti. Kabe’nin anahtarları onun elindeydi ve onun izni olmadan hiç kimse Kabe’ye giremezdi.
Sikaye (zemzem dağıtmak), Rifade, sancaktarlık ve danışma meclisi mahiyetindeki Nedve’de hakimiyet onların elindeydi. Özetle söylemek gerekirse Mekke’deki bütün şerefli vazifeler onların inhisarındaydı.
Onun çocukları arasında da Abdu Menâf itibar sahibi oldu. Haşim, babası Abdu Menâf’ın en büyük oğluydu ve kavimin ulusuydu. Sikaye ve Rifade görevleri ona tevdi edilmişti.
Haşim, Hz. Peygamberin dedesi Abdulmuttalib’in babasıydı. Abdulmuttalib, amcası Muttalib b. Abdu Menâf’dan sonra Sikaye ve Rifade vazifelerini üstlendi. Kavmi içindeki şerefi atalarından hiçbirinin ulaşamadığı bir seviyeye yükseldi. Kavmi onu sevdi ve hatırı sayılır biri oldu.
Haşim Oğulları
Haşim oğulları Kureyş kabilesinin temel taşı durumundaydı. Tarih ve siyer kitaplarından bize ulaşan bilgilere bakarsak; onların yüce insanî vasıflarla dolu, her hususta itidal, aklı tercih, Kabe’nin Allah katındaki kudsiyyetine iman, zulümden uzak olmak, hakkı hâkim kılmak, yüksek karakter, düşkün ve mazluma şefkat, cömertlik ve cesaret, Arapların “Fürûsiyye” dedikleri kelimenin ihtiva ettiği övgüye değer hasletlerle temayüz ettikleri sonucuna varırız. Hülâsa onlar, o yüce Peygamber’in ecdadı olmaya lâyık özelliklere, onun davet ettiği ve üstün değer verdiği ahlâkî güzelliklere sahiptiler. Fakat ne yazık ki, onlar fetret devrinde yaşadılar ve Cahiliyye Çağı’nın inanç ve gelenekleri içinde büyüdüler.
Mekke’de putperestliğin tarihi ve kaynakları
Kureyş kabilesi, Hz. Halil İbrahim’in ve ataları Hz. İsmail’in tevhid dinine ve yalnızca Allah’a kulluk etme esasına bağlı kaldı. Ancak Amr b. Luhay el-Huzâî Hz. İsmail’in dinini bozup değiştirdi, putlar dikti. Allah Teâlâ izin vermediği ve Hz. İbrahim’in dininde olmadığı halde, bazı hayvanları ta’zim etmeye ve bazı şeyleri haram saymaya başladı. Amr Mekke’den Suriye’ye yaptığı bir seyahatta, bölge halkının putlara taptığını gördü ve zihni bulandı. Oradan aldığı bazı putları Mekke’ye getirdi ve halka çeşitli yerlere koyduğu bu putlara tapmalarını emretti.
O, Suriye’ye giderken bugün Ürdün’ün güneyinde yer alan Petra (eski coğrafyacı ve tarihçiler bunu “Batrâ” ve “Batra” şeklinde kaydetmişlerdir)’ya uğradı. Bu taşlık Arap şehri, Yunan ve Romalılarca da biliniyordu. Bu şehrin Nabatîler tarafından inşa edildiği söylenir. Nabatîler Arap asıllıdır ve binlerce yıl önce yaşamışlardır. San’at ve medeniyette çok ileri bir seviyeye ulaşmışlardı. Aralarından şâirler, tabipler ve büyük tüccarlar vardı. Mısır, Suriye, Roma ve Fırat havalisindeki şehirlere seyahat ederlerdi. Fırat vadisindeki şehirlere giderken Hicaz’a uğramış olmaları da muhtemeldir. Bunlar putperestliğe iyice dalmışlardı ve put yapıp ona taparlardı.
Rivayete göre “el-Lât”, Hicaz’ın kuzeyindeki halkın taptığı putların en önde geleniydi. Onu Petra’dan getirmiş ve baş put yapmışlardı.
History of Syria adlı eserin yazarı P.K. Hitti de bu hususu te’yid ederek şöyle der :
“Bu putların en büyüğü Zü’ş-Şerâ idi. Uzunca bir sütuna ya da dört köşe siyah bir taşa benzerdi. el-Lât da Zü’ş-Şerâ’nın yanında Araplar için husûsî bir tanrıça mevkiindeydi. Nabatîlerin kitabelerde adı geçen diğer ilâhları da Menât ve Uzzâ idi. Aynı şekilde Hubel de bu kitabelerde zikredilmektedir.”
Bu devir, putperestliğin Arap Yarımadası’nın çevresinde iyice yayıldığı bir devirdi. Akdeniz havzası da bundan farksızdı. Hz. İsa’nın ve ondan sonra da havarilerinin putperestliğe karşı çıkan ve onu reddeden davetleri, putperestlik karşısında başarı sağlayamadı ve giderek zayıfladı. Yahudiliğe gelince; bu din sadece İsrail oğullarına mahsus bir dindi. Onların dışındaki insanları tevhide davet etmek diye bir meseleleri yoktu.
Arabia Before Mohammad adlı eserin yazarı De Lacy O’Leary de bunu teyiden şöyle der:
“Putperestlik Arabistan’a, Suriye’de yaygın olan Suriye-Yunan kültürünün tesiriyle geçmiştir. Putperestlik Arabistan’ın diğer bölgelerine hakim olamamıştı.
Putperestlik Fırat Vadisi ve Arap Yarımadası’nın doğusunda da yayılmıştı. Arap Yarımadası’yla bu mıntıka arasında ticarî bağlar ve dostane münasebetler mevcuttu. Bu sebeple putperestliğin Arabistan’a yayılmasında bu bölgenin de tesiri vardır diyebiliriz. Georges Roux da Ancient Iraq adlı eserinde bu hususu açıkça dile getirmektedir: “Irak’taki arkeolojik kitabeler M. III. asırda ve daha sonra, putperestliğin bu bölgede yaygın olduğuna delâlet eder. Burası yerli ve yabancı ilâhların bulunduğu bir bölgeydi.”
Rivayete göre putperestlik Kureyş kabilesinde tedricî bir şekilde ortaya çıkmıştı. Kureyşliler Harem (Kâbe)’deki taşlara büyük hürmet gösterirlerdi. Öyle ki Mekke’den ayrıldıkları zaman Kabe’ye olan saygıları ve onun hatırasını muhafaza etmek gayesiyle, bu taşları da beraberinde götürürlerdi. Giderek hoşlarına giden ve güzel gördükleri taşlara tapar oldular. Sonraki nesiller ise tamamen putlara tapmaya başladılar. Kendilerinden önceki milletler gibi, onlar da sapıklığa düştüler. Bir yandan Hz. İbrahim’den intikal eden Kabe’yi tavaf etmek; hac ve umre yapmak gibi güzel davranışları sürdürürken, bir yandan da putlara tapmaya devam ediyorlardı.
Milletler ve dinler tarihi, genelde bütün Araplar arasında, özelde de Kureyş kabilesi içinde putperestliğin başlamasıyla ilgili olarak, zikrettiğimiz sebepleri te’yid etmektedir. Bazı müslüman milletlerin ve bunların bir kısım taifelerinin, resimlere ve kabirlere ibadet edercesine tazim ve takdiste aşırı gitmeleri de bunu doğrular mahiyettedir. Bu sebepledir ki, İslâmiyet şirke götüren, şahısları ve âbideleri takdis ve ta’zimden aşırılığa yol açan sebep ve vasıtaları yasaklamak hususunda ısrar etmiştir.
Fil hadisesi
Arapların tarihinde benzeri görülmemiş müthiş bir hadise vuku buldu. Bu, daha büyük bir hadisenin zuhur edeceğine, Allah Teâlâ’nın Araplar için hayır dilediğine, Kabe’nin dünyadaki evler ve ibadet merkezlerine nasib olmayan şerefe sahib olduğuna bir delil idi.
Kureyş’in Kabe’nin Allah katındaki yüce mevkiine imanı
Kureyş kabilesinin, Kabe’nin Allah katında yüce bir mevkie sahip olduğuna ve Allah Teâlâ’nın onun hâmisi ve müdafii olduğuna dair imanı, Kureyş’in ulusu ve Hz. Peygamberin dedesi Abdülmuttalib ile Ebrehe arasında geçen bir konuşmada gayet açık bir şekilde anlaşılmaktadır. Ebrehe Abdülmuttalib’in 200 devesine el koyunca, Abdülmuttalib bu meseleyi görüşmek üzere Ebrehe’nin huzuruna çıkmak için izin istedi. Ebrehe onu huzura kabul edip saygı gösterdi, tahtından inip onun yanına oturdu ve ne istediğini sordu. Abdülmuttalib “Gasbedilen 200 devenin iadesini istiyorum” dedi. Bunun üzerine Ebrehe, Abdulmuttalib’in yanından kalktı ve gözlerini ona çevirip: “Ben, senin ve atalarının kutsal saydığı Kabe için şefaat dilemeye geldiğini sanmıştım. Halbuki sen Kabe’den değil alınan 200 devenden bahsediyorsun” deyince, Abdülmuttalib: “Ben develerimin sahibiyim. Kabe’ye gelince, onun da kendini koruyacak bir sahibi vardır” dedi. Ebrehe ise: “Ancak O, benim karşımda Kabe’yi koruyamayacaktır” diye karşılık verince Abdulmuttalib: “Bu onunla senin aranızdaki bir şeydir” dedi. O halde hiçbir saldırgan onun üzerinde hakimiyet kuramaz, hiçbir mütecaviz onu yıkmaya güç yetiremez.
Habeş kralı Necâşî’nin Yemen Valisi Ebrehe el-Eşrem, San’â’da (el-Kulleys adını verdiği) büyük bir kilise yaptırdı. Arapların hac için çok uzak yerlerden ve çeşitli beldelerden kalkıp geldikleri Kabe yerine buraya gelmelerini temin etmek, bu maksatla da Kabe’yi yıkmak istiyordu. Bu durum Kabe sevgisi ve onu ta’zim duygularıyla dolu olan Araplara ağır geldi. Onlar hiçbir mabedi ona denk tutmaz ve ondan daha şerefli görmezlerdi. Bu sebeple meseleyi müzakere ettiler. Bunu takiben Kinâne kabilesinden biri gidip Ebrehe’nin yaptırdığı kiliseye pisledi. Buna çok öfkelenen Ebrehe Kabe’yi yıkmak üzere yola çıkmaya and içti.
Ebrehe’nin fil ile takviye ettiği orduyla hareket ettiğini duyan Araplar, beyinlerinden vurulmuşa döndüler ve büyük bir korkuya kapıldılar. Ebrehe’yi bu işten vazgeçirmek için savaşmak istediler. Fakat onun ordusuyla başa çıkamayacaklarını anlayınca bu işi Allah’a bıraktılar. Kabe’nin Allah tarafından korunacağına inanıyorlardı. Şehri terkeden Kureyş, dağlara ve vadilere doğru çekilmiş; Allah’ın Kabe’ye saldıran birinin başına neler getireceğini merakla bekliyorlardı. Abdülmuttalib Kureyş kabilesinden bir grupla Kabe’ye geldi. Allah’a dua ve niyazda bulunup Ebrehe ve ordusuna karşı yardım istedi.
Ebrehe ertesi gün Mekke’ye girmek üzere hazırlandı. Kabe’yi yıkmaya kararlıydı. Mahmûd adındaki filini de hazırladı. Fakat fil Mekke’ye giden yolda çöktü. Dövmelerine rağmen kalkmadı. Yemen tarafına çevirdiklerinde hızla koşmaya başladı.
Bundan sonra Allah Teâlâ onların üzerine deniz tarafından kuşlar gönderdi. Her bir kuşun ağzında ve ayağında küçük taşlar vardı. Taşın isabet ettiği askerler derhal ölüyordu. Habeşliler çareyi geri dönüp kaçmakta buldular. Düşe kalka perişan vaziyette yollarına devam ettiler. Bir taş da Ebrehe’ye isabet etti. Parmakları birer birer düşmeye başladı. Onu bu haliyle San’â’ya kadar götürdüler. Orada çok fecî bir şekilde öldü.
Kur’ân-ı Kerim bu hadiseyi şöyle tasvir eder:
Fil hâdisesinin bıraktığı etkiler ve delâlet ettiği hususlar
Allah Teâlâ’nın Ebrehe ve ordusunu geri çevirip başlarına bu musibeti getirmesi Kureyş’e Arapların nezdinde büyük bir itibar kazandırdı. Araplar Kureyş hakkında: “Onlar Allah’ın sevgisine mazhar olmuş insanlardır. Allah onları korudu ve düşmanı imha etti” dediler. Kabe’ye olan saygıları ve onun Allah katındaki yüce mevkiine imanları daha da arttı.
Bu hadise Allah Teâlâ’nın bir mucizesiydi. Mekke’den çıkacak ve Kabe’yi putlardan temizleyerek, sahip olduğu eski şeref ve itibarını iade edecek bir peygamberin geleceğinin habercisiydi. Onun getireceği dinin Kabe’yle sıkı ve sürekli bir münasebeti olacaktı. İşte bu hâdise o peygamberin yakın bir zamanda geleceğine de delâlet ediyordu.
Araplar Fil Vakası’nı lâyık olduğu şekilde değerlendirdiler. Onu âdeta bir takvim başlangıcı gibi kabul ederek, bu olay Fil yılında oldu, falan, fil yılında doğdu, şu hâdise fil yılından şu kadar sene sonra oldu diyorlardı. Fil Vak’ası milâdî 570 yılında meydana gelmiştir.