On Dördüncü Bölüm

Hükümdar ve Emîrlerin İslâm’a Davet Edilmesi

Rahmet Peygamberi · Ebu’l-Hasen Ali en-Nedvî

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

Da’vet ve hikmet

Hudeybiye anlaşması tamamlandıktan ve ortalık sakinleştikten sonra, İslâmî davet, daha fazla yayılma ve nefes alma imkânı buldu. Resulullah dünya hükümdarlarına ve Arap emîrlerine mektuplar yazdı. Bu mektuplarla onları, hikmet ve güzel öğütlerle İslâm’a ve Rabbinin yoluna davet etti. Bu hususa büyük bir özen gösterdi. Hükümdarlardan her birine bu işe lâyık, hükümdarın dilini bilen ve ülkesini tanıyan insanları seçip gönderdi.

Hz. Peygamber’e “Onlar mühürsüz bir mektubu kabul etmezler.” denilmiş, Resulullah da gümüşten bir mühür yaptırıp üzerine “Muhammed Resulullah” ibaresini nakşettirmişti.

Hükümdarlara gönderilen mektuplar

Bizans imparatoru Herakleios, İran Kisrası Perviz, Habeş meliki Necâşî ve Mısır meliki Mukavkıs kendilerine mektup gönderilen hükümdarlardandır.

Burada adı geçen hükümdarlara gönderilen mektupların metinlerini sunuyoruz.

Resulullah’ın Herakleios’a gönderdiği mektubu Dihyetü’l-Kelbî götürmüştü. Dihye, mektubu “Busra” emîrine vermiş, o da Herakleios’a takdim etmişti.

Mektubun metni: “Rahman ve Rahim olan Allah’ın adıyla

“Allah’ın kulu ve resulü Muhammed’den Rum’un büyüğü Herakleios’a:

“Hidayete tabi olanlara selam olsun. Seni İslâm’a davet ediyorum. Müslüman ol ki, selâmet bulasın. Allah Teâlâ da sana ecrini iki kat versin. Eğer kabul etmezsen emrindeki halkın günahı da hep senin boynuna olsun.”

Kisra Perviz’e gönderilen mektup

“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Allah’ın Resûlü Muhammed’den Fars’ın büyüğü Kisrâ’ya: Hidayete tabi olanlara, Allah ve Resûlüne iman edenlere, Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de Allah tarafından hayatta olanları inzar için bütün insanlığa gönderilmiş bir peygamberi olduğuna şehadet edenlere selâm olsun. Müslüman ol ki, selâmet ve saadet bulasın! Eğer kabul etmezsen bütün mecûsîlerin günahı boynuna olsun.”

Habeş meliki Necâşî’ye yazılan mektup

“Rahmân ve Rahim olan Allah’ın adıyla. Allah’ın resûlü Muhammed’den Habeşlilerin büyüğü Necâşî’ye: Doğru yolda gidenlere selam olsun. Kendisinden başka tanrı olmayan, Melik, Kuddûs, Selâm, Mü’min ve Müheymin olan Allah’a hamd ve şehadet ederim ki, Meryem oğlu Îsâ, Allah’ın ruhu ve kelimesidir. Cenâb-ı Hak onu, korunmuş, temiz ve kendini Allah’a adamış olan Meryem’in rahmine ilka etti de Meryem, Îsâ’ya hamile kaldı. Allah onu ruhu ve üflemesiyle yarattı. Nitekim Allah Âdem’i de kudretiyle ve üflemesiyle yaratmıştı. Ben seni ortaksız ve tek olan Allah’a, ona itaatta devamlı olmaya, bana tabi olmaya, bana gelene iman etmeye davet ediyorum. Çünkü ben Allah’ın resulüyüm. Seni ve askerlerini Aziz ve Celil olan Allah’a davet ediyorum. Sana gerekeni tebliğ ettim ve nasihatta bulundum. Nasihatimi kabul et. Doğru yolda gidenlere selâm olsun.”

Hz. Peygamber’in Kıbtîlerin büyüğü Mukavkıs’a yazdığı mektup

“Rahmân ve Rahîm olan Allah’ın adıyla. Allah’ın kulu ve Resulü Muhammed’den Kıbtîlerin büyüğü Mukavkıs’a: Doğru yolda gidenlere selâm olsun. Ben seni İslâm’a davet ediyorum. Müslüman ol ki, selâmet bulasın, Cenab-ı Hak da sana mükâfâtını iki kat versin. Eğer kabul etmezsen bütün Kıbtîlerin günahı, senin boynuna olsun. Ey ehl-i kitab! Geliniz aramızda ve aranızda müsavî olan bir kelime üzerinde ittifak edelim. Allah’tan başkasına ibadet etmeyelim, ona hiçbir şeyi ortak koşmayalım, Allah’ı bırakıp da birbirlerimizi Rab edinmeyelim. Eğer bu davetten yüz çevirirlerse ‘Siz şahid olunuz ki, biz muhakkak müslümanız’ deyiniz.”

Bu hükümdarlar kimdi?

Çeşitli devletlere, ülkelere ve onların hükümdarlarına gönderilen mektupların ehemmiyetini, o günün tarihindeki doğru yerini, kalblerde ve gönüllerde bıraktığı tesiri iyice anlayabilmemiz için, bu dört şahsı; Herakleios, Kisrâ, Necaşî ve Mukavkıs’ı, bunların idare ettikleri hükûmetlerin kapasitesini iyice bilmemiz gerekir.

M. VII. asırdaki siyasi tarihi tedkik etmek için müsait bir vakit bulamayan, bu hükümdarların yönettikleri ülkeler hakkında geniş malumata sahib olmayan okuyucu, bu mektupların sıradan emîrlere gönderilmiş mektuplar, bu hükümdarların da her yerde ve zamanda çok sayıda görülen idareciler olduğunu zannedecektir. Fakat bu hükümdarların bu devrin siyâsî haritasındaki mevkiini bilen, onların tarihine, davranış ve ahlâkına, üstünlük ve maharetine, şevket ve azametlerine muttali olan insan, bu işin, Allah tarafından görevlendirilen, davetle mükellef her türlü korku ve zaafdan uzak bir peygamberden başkasının üstesinden gelemiyeceği kadar büyük bir iş olduğunu anlar. Göklerin ve yerin hakimiyeti Hz. Peygamber’e nasib olmuş, bütün bu hükümdarlar ona muhteşem hükümdarlık elbiseleri giydirilmiş birer kukla veya ruhsuz ve cansız heykeller olarak gözükmüştür.

Rum Kayseri I. Herakleios (M. 610-641)

Bizans imparatoru (Rum Kayseri) Herakleios geniş imparatorluğuyla o günün medeni dünyasını paylaşıyor ve yaklaşık olarak dünyanın yarısına hükmediyordu. Üç kıtada; Asya, Avrupa ve Afrika’da yüksek bir medeniyete sahip, zengin ve geniş vilâyetleri vardı. Bizans, eski dünyanın boyun eğdiği Büyük Roma imparatorluğuna da halef olmuş bir devletti.

Aslen Yunanlı bir aileye mensup olan Herakleios, Kibezişya’da doğmuş, Kartaca’da (Kârtehic) büyümüştür. Rumların Afrika hakiminin (Exarch of Africa) oğludur, Herakleios İran kisrası Perviz’den daha üstün durumda olan Bizans’ın meşru imparatoru Mavrikios’u, M. 602 yılında tahtından zorla uzaklaştıran Phocas’ı öldürerek tahta geçmiştir (M. 610). Herakleios o güne kadar liyakat ve maharetini, kumandanlık şahsiyet ve dehasını ortaya koyan bir faaliyette bulunmamıştı. İranlılar bu fırsatı ganimet bilip hemen taarruza geçti ve Bizans’ı boyun eğdirip, hor ve hakir bir hale düşürdü. Artık meşhur Bizans İmparatorluğu son nefesini vermeye hazırlanıyordu. Bunun üzerine Herakleios derhal Kartaca’dan çağrılmış, o da Phocas’ı öldürüp idareye ve orduya hakim olmuştur. (M. 610) Memleket bir ölüm kalım mücadelesindeydi. Açlığın, bulaşıcı hastalıkların, fakr u zaruretin ve mâlî sıkıntıların pençesinde inliyordu. Herakleios ilk yıllarında hiçbir emel peşinde koşmamıştır. Oldukça sakin geçen bu dönemden sonra M. 616 yılında

Herakleios’un hayatında büyük bir inkılâb olmuş (bu yıl, Kur’ân-ı Kerim’in Rumlar’ın İranlılara galip geleceğini haber verdiği yıldır) ve o güne kadar savaşmaktan çekinen, eğlence ve rahata düşkün bir hükümdar iken, birdenbire vatanperver ve kahraman bir kumandan, düşünce ve hamiyyet duygusunun hakim olduğu bir hükümdar olmuştu. İran imparatorluğunun merkezine hücumla ülkelerinin ve milletinin şan ve şerefini geri istiyor, İran’ın meşhur şehirlerini zaptediyor, büyük merkezlerini istilâ ediyordu. Hatta İran’ın ortalarına kadar ilerleyip Eski ve Büyük İran imparatorluğunu zelil ediyordu. Herakleios’un çok sayıda insanı öldürdüğü ve yaraladığı bu seferle, neredeyse İran imparatorluğu sona erecekti. Sâsânî oğulları tahtının temelleri sallanmaya başlamıştı. Bu sebeple Herakleios muzaffer bir kumandan gibi dönmüş ve M. 625 yılında büyük bir fâtih edâsıyla, Kostantiniyye’ye girmiştir. 627 yılında da İranlıların aldığı haçı iade etmek ve adağını yerine getirmek için Kudüs’e hareket etmiştir. Halk sevinç ve tazimlerini belirtmek maksadıyla, onun geçeceği yerlere sergiler seriyor, kokular saçıyordu. Haçın Kudüs’e geri getirilmesi münasebetiyle ve bu büyük fethi kutlamak amacıyla, muhteşem bir merasim düzenlendi. Resulullah’ın Herakleios’u İslâm’a davet eden mektubu da işte bu sırada ona ulaşmıştı.

Herakleios, daha sonra yeniden eski zevk ve eğlence hayatına dalmış, saltanatının zevaline, Bizans’ın Asya ve Afrika’daki hakimiyetinin sona ermesine ve sadece Küçük Asya ile Avrupa’ya münhasır kalmasına sebep olan, müslüman ordularının taarruzuyla karşı karşıya kalmıştır. Bütün bunlara rağmen o, çağının en büyük hükümdarlarından biriydi. Ülkelerini genişletmekte, savaş gücünde ve parlak medeniyette İran Kisrası Husrev Perviz’den başka ona rakib olacak bir hükümdar yoktu. Herakleios M. 641’de Kostantiniyye’de ölmüş ve orada defnedilmiştir.

Kisrâ Husrev Pervîz-i Sânî (590-628)

Husrev Perviz, IV. Hürmüz’ün oğlu ve Enûşirvan-ı Âdil diye bilinen I. Husrev’in torunudur. Araplar ona “Kisrâ Ebrviz” derler. Babasının 590 yılında öldürülmesini müteakip tahta çıkmıştır. Fakat Behram Cubin ona isyan etmiş ve Husrev’i mağlub etmiştir. Husrev de Sâsânî topraklarından kaçıp Bizans imparatoru Mavrikios’a sığınmış ve tahtına iadesi için ondan yardım istemiştir. Maurice de çok kalabalık bir orduyu ona yardıma göndermiş ve kanlı savaşlardan sonra Behram hezimete uğratılmış ve Husrev atalarının tahtına yeniden oturmuştur. Fakat 612 yılında veli nimeti ve manevi babası Maurice’nin intikamını almak, Mavrikios’u öldüren ve Bizans kayserlerinin tahtını zorla ele geçiren Phocas’ı tahtından uzaklaştırmak üzere, Bizans topraklarına saldırmıştır. Phocas’ın öldürülmesine rağmen, Husrev’in kötü niyetle sürdürdüğü hücumları sona ermemiş ve Kostantiniyye’ye kadar gelmiştir. Seleflerinden hiçbirinin yapamadığı ölçüde ezeli rakiplerini ezmiş, ülkelerini istilâ etmiştir. Nihayet 615 yılında Herakleios İranlıları ülkesinden kovmayı başardı. Sasanî ülkesinin kalbine başarılı hücumlar yaptı. Hatta Husrev, başkenti terketmek ve emin bir yere sığınmak zorunda kaldı. Fakat 628 yılındaki ihtilalde öldürüldü.

İran tarihçilerinin ittifakla belirttiğine göre Husrev-i Sânî İran hükümdarlarının en büyüğü ve en azametlisiydi. Sâsânî imparatorluğu onun zamanında zinet ve medeniyette, yükselmede, eğlence ve ihtişamda doruğa ulaşmıştı. Hindistan’ın kuzey-batı vilayetlerinin bir kısmı onun hakimiyeti altına girmişti.

Husrev Perviz kendinden şöyle bahsederdi: “İlâhlar arasında gayr-ı fâni bir insan, insanlar arasında bir ikincisi daha olmayan ilâh, sözleri yüceldi, şanı yükseldi. Güneşle beraber doğdu, karanlık geceleri nuruyla aydınlattı.”

Sâsânîler ülkesi onun devrinde ulaşmış olduğu azamet ve ihtişama hiçbir devirde ulaşmamıştır. Taberî, tarihinde onu şöyle tavsif eder: “O, cesaret ve düşmanı yakalama açısından Sâsânî meliklerinin en şiddetlisi, fikir ve düşünce açısından en nüfuzlusu, meselelere derinliğine vukuf açısından en ileri görüşlüsüydü. Onun yiğitlik ve kahramanlığı, zafer ve galibiyeti mal ve hazine biriktirmesi, kaderin kendisine yardımıyla ilgili olarak anlatılanlar, onun kadar hiçbir hükümdara nasib olmamıştır. Bu sebepledir ki, Araplar ona “Ebrviz” yani “el-Muzaffer” demişlerdir.”

Husrev Perviz, konfor ve lüks hayata büyük bir özen göstermiş, türlü türlü yiyecek ve içecekler icad etmişti. Kokuda ve diğer güzel şeylerde en ileri seviyeye ulaşmıştı. Onun zamanında lezzetli yemekler ve kaliteli içkilerle, güzel kokulara dair ince bir zevk meydana gelmişti. Musiki ve şarkıcılıkta büyük bir ilerleme olmuştur. Kisrâ, mal yığma ve hazineleri doldurmaya, enteresan ve değerli şeyleri biriktirmeye çok meraklıydı.

Hazinesi 607-608 yıllarında eski binadan yeni binaya nakledilirken, 458 milyon miskal altına sahipti ki, bu 275 milyon frenk altınına müsâviydi. Hükümdarlığının 13. yılında hazinesinde 880 milyon miskal altın vardı. 37 yıllık bir saltanattan sonra yerine oğlu Şîreveyh geçti.

Mukavkıs

İskenderiye hakimi ve Bizans imparatorluğunun Mısır’daki temsilcisidir. Arap tarihçileri ondan çoğu zaman “Mukavkıs” diye bahsederler. Onun gerçek adında ve künyesinde ihtilâf vardır. Eserini H. VI. yüzyılda (M. 1200) te’lif eden Ebu Salih ona: “Cureyc b. Mina el-Mukavkıs” der. İbn Haldun onun Kıbtilerden olduğunu söyler. Makrîzî ise ondan “el-Mukavkıs er-Rûmî” diye söz eder. İranlılar Mısır’a saldırınca Bizans’ın İskenderiyye hakimi John The Almoner, İskenderiyye’den Kıbrıs’a kaçmış ve orada ölmüştür. Bunun üzerine Herakleios, isminin sonu “Curec” olan birisini onun yerine naibi olarak tayin etmiş; bu şahıs muhtemelen Arapların “Cüreyc” dedikleri kişidir ve onu el-Milkâniye Kilisesi’nin başına getirmiştir. Bazı tarihçiler onun 621 yılında tayin edildiğini söylerler.

The Arab Conquest of Egypt adlı eserin yazarı Alfred Butler’e göre Araplar, Bizans’ın İran’a galip gelmesinden sonra, imparatorluk adına Mısır’ı idare eden şahsa “Mukavkıs” derlerdi ve o aynı zamanda hem Mısır hakimi, hem de kilisenin başkanıydı. Onlar Bizans’ın buradaki temsilcisi olan Curec’e bu lâkabı vermişlerdi. Yine ona göre Mukavkıs; lâkab olup özel isim değildir. Bu ismin aslının Kıbtîce olduğu söylenir. Bu şahsın İranlılar’ın Mısır’ı işgali esnasında idareyi ve kilise başkanlığını elinde tutan Kıbtî bir papaz olması da mümkündür. Mısır’daki İran birlikleri 627 yılında buradan sürülmüş, fakat anlaşma metni ancak 628’de imzalanmıştı. Büyük bir ihtimalle Hz. Peygamber’in mektubu ona bu sırada, Mısır’ın yarı bağımsız hâkimi olduğu bir devirde ulaşmıştır ki, bu yüzden Resulullah ona “Kıbtîlerin büyüğü” diye hitab etmişti.

Mısır, Bizans Devleti’nin en zengin, en verimli, nüfusu en kalabalık vilâyetlerinden biriydi. Başkent, gıda maddeleri ihtiyacını da Mısır’dan sağlıyordu. Mısır fatihi Amr b. el-Âs, Resulullah’ın Mukavkıs’a gönderdiği mektuptan 14 yıl sonra Mısır’a girmiştir. Amr, Halife Ömer b. el-Hattab’a gönderdiği (M. 641) mektubunda, Mısır’ı şöyle tavsif ediyordu: “Mısır münbit bir toprağa ve yeşil ağaçlara sahiptir. Uzunluğu bir ay, genişliği 10 günlük yoldur.” Mısır’ın mamur bir ülke olduğuna ve nüfusunun çokluğuna delâlet eden bir başka husus da şudur: Amr b. el-Âs, Mısır’ın fethi işini tamamladığı zaman, cizye mükelleflerini tesbit ettirmiş ve bunların altı milyondan fazla olduğunu görmüştü. Rumlar 100 bin kişiyi buluyordu. Amr b. el-Âs, Hz. Ömer’e gönderdiği mektubunda şöyle devam eder: “Öyle bir şehir fethettim ki, içindekilerini size anlatmam imkânsız. Ancak, şu kadar var ki, burada dört bin mütne’ye, dört bin hahama, kırk bin Yahudiye ve hükümdarlara mahsus 400 eğlence yerine rastladım.”

Necâşî

Necâşî’nin yönetimindeki bu ülke; öteden beri Habeşistan, Abyssinia ve Ethiopia diye bilinir. Burası Doğu Afrika’nın bir parçası olup, Kızıl Deniz’in güneybatısına düşer. Söz konusu asırda Habeşistan’ın sınırlarını tesbit etmek ise imkânsızdır.

Habeşistan devleti, dünyanın en eski devletlerinden biridir. İsrâiliyyâta göre; Sebe Melikesi Habeşistan’da oturuyordu. Süleyman’ın nesli de Habeşistan’ı idare etmiştir. Yahudiler Süleyman’ın mihrabının yıkılmasından sonra Habeşistan’a yerleşmeye başladılar. Hıristiyanlar ise Habeşistan’da M. IV. asırdan itibaren çoğalmaya başladılar. Yemen meliki ülkesindeki hıristiyanlara zulmetmeye başlayınca, I. Justinos, Habeş melikinden Yemen’deki hıristiyanlara yardımcı olmasını istedi. Bunun üzerine Habeş kralı, M. 525 yılında Yemen’i istilâ etti. Yemen’deki Habeş hakimiyeti yaklaşık 50 yıl devam etmiştir. (İşte bu dönemde Habeşistan’ın Yemen meliki Ebrehe, Kâbe’yi yıkmak için Mekke’ye hücum etmiş ve Fil Hadisesi vuku bulmuştu.)

Habeşistan’ın başkenti Axum’du. Habeş hükümeti de bağımsız bir hükümetti ve yabancı hiçbir idareye boyun eğmez ve harac vermezdi.

Bizans imparatorluğuna karşı da, sadece dostluk ve aynı dini (hıristiyanlık) paylaşmaktan öte bir bağlılığı yoktu. Bizans imparatorunun M. III. asrın ortalarında Julian adındaki şahsı Habeş sarayına elçi olarak tayin etmesi de, bunun açık bir delilidir.

De Lacy O’Leary de, Arabia Before Muhammad adlı eserinde “Habeşistan, 522 yılından İslâmiyet’in zuhuruna kadar; Kızıl Deniz, Afrika ve büyük bir ihtimalle Hindistan’daki ticareti de elinde bulunduruyordu.” diyor.

Habeş melikleri daima “en-Necâşî” (Nagusa, Nagasht) lâkabını taşırlardı.

Hz. Peygamber’in mektup göndererek İslâm’a davet ettiği Necâşî’nin kimliği hakkındaki rivayet ve haberler, birbirleriyle çelişmektedir. Bu konuda iki mümtaz şahsiyetin varlığından şüphe yoktur. Bunlardan birincisi; nübüvvetin beşinci yılında aralarında Cafer b. Ebû Tâlib’in de bulunduğu bir müslüman kafilesinin, Mekke’den Habeşistan’a gittikleri sırada ülkeyi idare eden Necâşî’dir. Fakat o sırada kendisine İslâm’a davet mektubunun yazılması çok uzak bir ihtimaldir. Çünkü şartlar buna müsait değildi ve henüz davetin tam zamanı gelmemişti. Ayrıca Hz. Peygamber’in, hicretten önce hükümdarlardan herhangi birine İslâm’a davet mektubu yazdığını da bilmiyoruz. Hz. Peygamber ondan, sadece, Kureyş müşriklerinin zulüm ve işkencelerinden kurtulmak için ülkesine gelen bu insanlara iyi davranmasını istemişti. İbn Hişam ve diğer siret kitapları Necâşî’nin iman ettiğini, Hz. Îsâ’nın Allah’ın kulu, resûlü ve Hz. Meryem’e ilka ettiği kelimesi olduğuna inandığını belirtiyorlar.

Hz. Peygamber’in mektup gönderip İslâm’a davet ettiği Necâşî’ye gelince; o, Hâfız İbn Kesîr’e göre Cafer’in arkadaşı müslüman Necâşî’den sonra iş başına geçen Necâşî’dir. İbn Kesir bu hadisenin Resulullah’ın fetihten önce, dünya hükümdarlarına mektup yazıp, onları İslâm’a davet ettiği zaman meydana geldiğini söyler. Bize göre o, müslüman olan ve ölümünü Resul-i Ekrem’in bütün müslümanlara haber verdiği ve cenaze namazını kıldığı Necâşî’dir. Ubeyd ve diğer siyerciler Vâkidî’den naklen “O, Resulullah’ın H. 9. yılın Receb ayında, Tebük’ten dönerken cenaze namazını kıldığı Necâşî’dir.” diyorlar.

Bu şekilde muhtelif rivayetler arasında uzlaşma sağlanmıştır. Karineler ve akıl da buna delalet ediyor. Allah doğruyu en iyi bilendir.

Hükümdarlar bu şerefli mektupları nasıl karşıladılar?

Herakleios, Necâşî ve Mukavkıs cevaplarında oldukça terbiyeli ve nazik davranmış, ayrıca Necâşî ve Mukavkıs hediyeler de göndermişti ki, bu hediyeler arasında iki tane de cariye vardı. Bunlardan birisi Hz. Peygamberin oğlu İbrahim’in annesi Mariye idi.

Kisrâ Perviz, ise Resulullah’ın mektubu kendisine okununca onu parçalamış ve “O benim kölemdir, nasıl olur da bana mektup yazabilir?” diye kızmıştı. Bu hadise Hz. Peygamber’e anlatılınca: “Allah onun mülkünü parçalasın!” demiştir.

Kisrâ, Yemen’deki valisine Hz. Peygamber’i yakalayıp getirmesini emretti. O da Babeveyh’i gönderdi ve ona: “Hükümdarlar hükümdarı Kisra, vali Bazan’a mektup yazıp seni kendisine getirmek üzere bir adam göndermesini emretti. O da birlikte gitmemiz için beni sana gönderdi.” dedi. Resulullah ona, Allah Teâlâ’nın, Şîreveyh’i babası Kisrâ’ya musallat ettiğini ve oğlunun onu öldürdüğünü bildirdi.

Resûlullah’ın ona haber verdiği hususlar aynen tahakkuk etmiştir. Oğlu Kubad “Şîreveyh” Kisrâ’nın tahtını ele geçirmiş, hor, hakir ve zelil bir şekilde öldürülmesini emretmişti (M. 628). Mülkü de katlini takiben parçalanmış ve idareye hakim olan ailenin elinde bir oyuncak olmuştur. Şîreveyh de altı aydan fazla yaşamamıştır. Sâsânî tahtına dört yılda on hükümdar oturmuştur. Halk Kisra Yezdücerd’in etrafında birleşinceye kadar, devletin temelleri sarsılmıştır. Kisrâ Yezdücerd Sâsânî krallarının sonuncusu olup, dört asırdan daha fazla ayakta kalan Sâsânî imparatorluğunun inkırazına sebep olan, müslüman taarruzuyla karşı karşıya kalmış ve 637 yılında devlet büsbütün sona ermiştir. Resulullah’ın bu haberi sekiz yıl içinde tamamen gerçekleşmiştir.

Sasanî imparatorluğu bundan sonra, artık bir daha tarih sahnesine çıkamamıştır. Böylece Resulullah’ın: “Kisrâ helâk olduktan sonra bir başka Kisra daha gelmeyecektir.” şeklindeki sözleri de tahakkuk etmiş oluyordu.

Allah Teâlâ müslümanları İran’a hakim kılmış, halkını da müslüman yaparak hidayete erdirmişti. Onlardan birçok ilim ve din adamları, İslâm dâhîleri ve meşhur müslümanlar yetişmiştir. Hz. Peygamberin “İlim Süreyya’da bile olsaydı Acemlerden bir kısmı onu muhakkak öğrenirdi.” şeklindeki sözleri de böylece gerçekleşmiştir.

Herakleios ile Ebû Süfyan’ın konuşmaları

Herakleios, Hz. Peygamber hakkında bir karara varmakta acele etmedi, gerekli müşaverelerde bulundu ve onun hakkında bilgisi olanları araştırdı. Bu sırada Ebû Süfyân da Gazze’de bulunuyordu. İmparator, ticaret için orada bulunan Ebû Süfyan’ı yanına getirtti. Herakleios akıllı, tecrübeli, dinler tarihinden, peygamberlerin hususiyetlerinden haberdar olan, onların davranışlarını, onlarla beraber olan insanların durumunu ve Allah Teâlâ’nın peygamberler hakkındaki kanununu bilen bir insan gibi sorular sormuş, açıklamalar istemiştir. Ebû Süfyan da kendisi hakkında “yalan söyledi” denilmesinden korkarak, eski Arapların durumu hakkında doğru konuştu. Aralarında şu konuşma geçti:

Herakleios: O’nun nesebi nasıldır?

Ebû Süfyan: O, içimizde şerefli bir soydandır.

Herakleios: O’ndan evvel, aranızdan hiç kimse peygamberlik iddiasında bulundu mu?

Ebû Süfyan: Hayır!

Herakleios: Ataları içinden hiçbir hükümdar çıkmış mıdır?

Ebû Süfyan: Hayır!

Herakleios: O’na tâbi olanlar, eşrafdan kimseler mi yoksa halkın zayıf ve güçsüzleri mi?

Ebû Süfyan: Eşrafı değil, zayıflarıdır.

Herakleios: O’na tâbi olanlar artıyor mu, yoksa azalıyor mu?

Ebû Süfyan: Eksilmiyor, artıyor.

Herakleios: İçlerinden onun dinine girdikten sonra beğenmemezlikten dolayı irtidat eden var mı?

Ebû Süfyan: Hayır!

Herakleios: Sizleri İslâm’a davet etmeden önce, onu yalanla itham ettiğiniz oldu mu?

Ebû Süfyan: Hayır!

Herakleios: Verdiği sözden hiç döner mi? Ahdini bozar mı?

Ebû Süfyan: Hayır! Biz şimdi onunla bir müddet için mütareke halindeyiz. Bu müddet içinde ne yapacağını bilmiyoruz.

(Ebû Süfyan der ki, bana kendiliğimden birşey ilâve etmeye imkân verecek bu sözden başkasını bulamadım).

Herakleios: Onunla hiç savaştınız mı?

Ebû Süfyan: Evet!

Herakleios: Onunla yaptığınız harb nasıl sonuçlandı?

Ebû Süfyan: Harb aramızda nöbet iledir. Kâh o bizi yener. Kâh biz onu yeneriz.

Herakleios: Size neyi emrediyor?

Ebû Süfyan: “Yalnızca Allah’a ibadet ediniz. Ona hiçbirşeyi ortak koşmayınız. Atalarınızın dediklerini bırakınız!”, diyor. “Namaz kılmamızı, doğruluğu ve iffetli olmayı, akrabalık haklarını gözetmemizi emrediyor.”

İmparator daha sonra tercümanı aracılığıyla Ebû Süfyan’a şöyle dedi: “Sana Hz. Muhammed’in nesebini sordum, onun temiz bir soydan olduğunu söyledin, zaten peygamberler kavimlerinin en asîl ailelerinden gönderilirler. İçinizden bu sözü daha önce söyleyen var mıydı? dedim, olmadığını söyledin. Eğer ondan evvel bu sözü söylemiş bir kimse olsaydı, bu da kendinden önce söylenmiş bir söze tâbi olmak istiyor derdim. Ataları arasından hiç hükümdar çıkmış mıdır diye sordum. Hayır dedin. Eğer atalarından biri melik olsaydı, bu da babasının mülkünü elde etmek istiyor diyebilirdim. Peygamberlik davasına kalkmadan önce onu hiç yalancılıkla itham ettiniz mi dedim, hayır dedin. Şurasını çok iyi bilirim ki, önceden halka karşı yalan söylemeyi irtikâb etmemiş bir kimse, sonradan Allah’a karşı hiç yalan söyleyemez. Onun peşinden gidenlerin eşraftan mı, yoksa halktan zayıf kimseler midir diye sordum. Zayıf kişiler olduğunu söylediniz. Zaten peygamberlere tâbi olanlar da onlardır. Ona tâbi olanlar artıyor mu yoksa eksiliyor mu diye sordum. Artıyorlar dedin. İman işi tamamlanıncaya kadar hep öyle gider. İçlerinde onun dinine girdikten sonra beğenmeyerek irtidad eden var mıdır dedim, hayır dedin. Zaten imanın gerektirdiği huzur ve neşe kalbe karışıp kökleşince böyle olur. Hiç ahdi bozar mı diye sordum. Hayır dedin. Zaten peygamberler hiçbir zaman ahdi bozmazlar. Size ne emrediyor diye sordum, Allah’a ibadet etmenizi, hiçbirşeyi ona ortak koşmamanızı emrettiğini, sizi putlara tapmaktan menettiğini, namaz kılmayı, doğruluk ve iffeti emrettiğini söyledin. Eğer bu söylediklerin doğru ise, ayaklarımın bastığı yerlere o sahib olacaktır. Zaten bir peygamberin çıkacağını biliyordum. Fakat sizden biri olacağını tahmin etmezdim. Onun huzuruna varabileceğimi bilsem, onunla görüşmek için her türlü zorluğa katlanırdım. Onun yanında olsaydım, ayaklarını yıkardım.”

Sonra saraydaki Rum büyüklerine izin verdi ve kapıların kapatılmasını emretti. Yüksekçe bir yere çıkıp: “Ey Rum topluluğu! Bu Peygamber’e bey’at ederek kurtuluşa ve olgunluğa ermeyi, mülkünüzün payidar olmasını istemez misiniz?” dedi. Onlar bu sözleri duyar duymaz süratle kapılara doğru koşuştular. Fakat kapılar kapalıydı. Herakleios onların nefretini görünce, iman etmelerinden ümit kesti ve onların geri çevrilmesini emrederek: “Deminki sözlerimi dinimize ne derece bağlı olduğunuzu öğrenmek için söylemiştim. Şimdi bunu gözümle gördüm.” dedi. Onlar da imparatorun bu sözlerinden hoşnud olup önünde secde ettiler.

Böylece Herakleios, mülkü hidayete tercih etti. Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer devrinde müslümanlarla Herakleios arasında birçok savaşlar olmuş; İmparator mülkünü de, saltanatını da kaybetmiştir.

Erisiyyûn (Erîsîler) kimdir?

Hz. Peygamber’in sadece Herakleios’a gönderdiği mektupda geçen, “Erisiyyûn” veya “Yerisiyyin” kelimesi hakkındaki rivayetlerde ihtilâflar vardır. Bu kelime diğer mektuplarda geçmiyor. Hadis ve lugat alimleri, bu kelimenin delâlet ettiği mana konusunda ihtilâfa düşmüşlerdir. En meşhur kavle göre “Erisiyyin” “Erisî” kelimesinin çoğuludur. Köleler, hizmetçiler ve çiftçiler anlamındadır. İbn Manzûr’un Lisanu’l-Arab adlı eserinde, Eris kelimesinin kökü “Ers”dir. Eris ise çiftçi demektir. İbnu’l-Arâbî’den nakledildiğine göre: “Erase-ye’risu-ersen” “toprağı yarıp sürdü, erîs oldu” demektir. Ebû Ubeyde’nin de şöyle dediği söylenir: “Buna göre en doğrusu ‘Erîs’, onların işinin başında duran büyükleridir. Onun her emrine itaat ederler.”

Burada zeki bir okuyucunun aklına şu soru gelebilir. Eğer Erîsiyyîn’den maksat çiftçiler ise, İran İmparatoru Kisrâ Perviz onların mesuliyet ve günahlarından sakındırılmaya Bizans imparatorundan daha lâyıktı. Bu kelime de Kisrâ’ya gönderilen mektupta geçmeliydi. Çünkü çiftçi sınıfı Bizans imparatorluğundan çok daha fazla ve daha geniş çapta, Sâsânî İran imparatorluğunda bulunmaktaydı. İran’ın gelir ve geçim kaynağı büyük ölçüde çiftçilere dayanıyordu. el-Ezherî de bu hususa dikkat çekmiştir. İbn Manzûr ondan naklen şöyle der: “Kisrâ’nın dininde olan Sevâd halkı, toprağı sürüp eken çiftçilerdi. Rum halkı ise sanat erbâbıydı. Bu sebeple mecûsîlere ‘Erîsiyyîn’ yani ‘çiftçiler’ derlerdi. Araplar da onları ‘Fellâhlar’ diye isimlendiriyordu.”

Bunlardan dolayı biz “Erisiyyin” ile Mısır’lı Arius (280-336)’a tabi olanların kasdedildiğine inanıyoruz. Arius hıristiyanlık inançları ve dinî reform konusunda, tarihte mühim rol oynayan bir hıristiyan mezhebinin kurucusudur. Bizans devleti ve kilise uzun zaman onunla uğraşmak zorunda kalmıştır. Arius, halkı tevhide çağırıyor, Allah ile yaratıkların, baba ile oğulun birbirinden ayrılmasını istiyordu. Bu mevzu etrafında uzun münakaşalar patlak vermiş, hıristiyan toplumunu asırlarca meşgul etmiştir. Arius’a göre; tek olan Tanrı’nın yeryüzünde görünmesi onun şanına uygun düşmez. Bu sebeple O, Hz. İsâ’yı kuvvet ve kelâm-ı ilâhî olarak tavsif eder. Vahdaniyet ve ebediyet Allah’ın başlıca sıfatlarındandır. O hiçbir kimseyi kendi zatından yaratmamıştır. Oğul, ilâh değildir. Bilâkis emr-i ilâhinin mazhar-ı hikmetidir. Onun ulûhiyyeti de mutlak değil izâfîdir.

James Mackinon, From Christ to Constantine adlı eserinde: “Arius, yalnızca Allah’ın kadîm, ezelî ve ebedî olduğunu, hiçbir ortağı olmadığını, onun, Hz. İsâ’yı yoktan yarattığını, Allah’ın hiçbir zaman baba olmadığını ısrarla ileri sürüyordu. İsâ (Oğul)’nın olmadığı bir zaman muhakkak ki vardı. Oğul özel bir hakikate sahipti. O değişen şartlara tâbi oluyordu. Sahîh manada, o bir Allah değildir. Ancak o mükemmel olmak için ona lâyık olmaya çalışıyor. Fakat o her haliyle tam bir insan idi” diyor.

Halbuki M. IV. asrın başlarında İskenderiyye kilisesi Hz. İsa’ya, yaratan ile yaratılan baba ile oğul arasında hiçbir tefrik yapmadan, ulûhiyyet isnad ediyordu.

Mısır kilisesi reisi Patrik Alexander M. 321 senesinde, onu İskenderiyye kilisesinden uzaklaştırdı. Arius şehri terketti. Fakat çekişme onun uzaklaşmasıyla sona ermedi. İmparator Konstantinos bu ihtilâfa bir son vermeye karar verdi. Fakat arzusuna nail olamadı. M. 325 tarihinde İznik’te bir konsil topladı. Bu konsile 2030 papaz katıldı. İmparator Hz. İsâ’nın ulûhiyyetine kail idi. Toplantıya katılanların büyük çoğunluğu Arius’u desteklemesine rağmen, imparator Arius’un fikirlerine zıt bir karar aldı. 318 papaz da imparatorun görüşünü paylaşıyordu. İmparator, Arius’u İllyria’ya sürdü ve yazdıklarını yaktırdı. Onun kitaplarını yanında bulunduranları cezalandırdı. Fakat bu müdahaleler, Arius’un önemini ve halkın ona rağbetini azaltmadı. Nihayet Konstantin ona daha mülayim davrandı ve onun düşünce ve akîdesine koyduğu yasağı kaldırdı.

Arius, büyük rakibi Alexander’ın ölümünden ve vekili Athanasius’un sürgün edilmesinden sonra İskenderiye’ye döndü.

Konstantin neredeyse onu Mısır kilisesinin başına getirecek ve akidesini kabul edecekti, fakat imparator buna fırsat bulamadan ansızın öldü.

John William Draper, Conflict Between Religion and Science adlı eserinde “IV. asırdaki 13 hıristiyan konsilinde, Arius’un aleyhine, 15 konsilde onun lehinde, 17 konsilde Arius’un görüşüne yakın bir karar alındı. Böylece bu meseleyi halletmek için 45 konsil akdedilmiş oluyordu” diyor.

Doğrusu bugün hıristiyanlık dünyasına hakim olan teslis akidesi hakkında; IV. asırdan önceki döneme ait bir malumat yoktur. The New Catholic Encyclopaedia’da bu konuyla ilgili olarak şöyle deniliyor: “Hıristiyan âlemi teslis akidesinin gelişimi ve sırrı üzerindeki örtüyü, M. XIX. asrın ikinci yarısına kadar kaldırmadı. Mutlak teslis akidesinden bahseden herkes, hıristiyanlığın doğuşundan IV. asrın son çeyreğine geçmek zorunda kalıyor. ‘Tanrı tektir fakat görüntüsü çoktur’ şeklindeki söz ise, bu devre kadar hıristiyan âleminin hayat ve düşüncesine girememiştir.”

Arius’un akidesi ve propagandası; Hz. İsâ’nın ulûhiyetini, O’nun tek ve hiçbir şeye muhtaç olmayan Allah ile denkliğini kabul eden düşüncelere karşı mücadeleye devam etmiş, bazan Arius’un fikri, bazan da karşı düşünce galib gelmiştir. Bizans imparatorluğunun doğu vilayetlerindeki pek çok hıristiyan, büyük Theodosios’un İstanbul’da tertiplediği konsile kadar Arius’un akidelerine bağlı kalmıştır. Bu konsilde Arius’un davet ettiği akidenin aleyhinde karar alınmış, bu yüzden bu düşünce açıkça yayılamamış, fakat bundan sonra da yaşamaya devam etmiş ve bir grup hıristiyan Arius’un akidesini kabul etmiştir ki, bu tâife “el-Fırkatu’l-Erîsiyye” veya “el-Erisiyyîn” diye meşhur olmuştur.

O takdirde makûl ve tercihe şayân olan görüş Hz. Peygamberin “Eğer kabul etmezsen bütün Erîsiyyîn’in günahı da senin boynuna olsun!” şeklindeki ifadeleriyle kasdettiği Erîsiyyîn, bu fırka olmalıdır. Çünkü bu fırka başlarında Kayser Herakleios’un bulunduğu Büyük Bizans imparatorluğunun hakimiyeti altında yaşayan hıristiyan dünyasında, nisbeten tevhidden yanaydı.

Tuhaftır ki, birinci asırdaki İslâm âlimlerinin büyükleri de bu düşünceyi kabul etmişlerdir. Şerhu Meâniyyi’l-Âsâr müellifi İmam Ebû Cafer et-Tahâvî (öl. H. 321) Müşkilu’l-Âsâr adlı eserinde şöyle der:

“Bazı ilim ve marifet erbâbı Herakleios’un ülkesinde ‘Erîsiyye’ diye meşhur bir fırkanın bulunduğunu, bunların Allah’ın birliğine inandıklarını, Hz. İsâ’nın Allah’ın kulu olduğunu itiraf ettiklerini, hıristiyanların onun Rab olduğu hakkındaki düşüncelerine katılmadıklarını, onun nübüvvetine kail olduklarını, bu mezhep mensuplarının Hz. Îsâ’nın tebliğ ettiği İncil’deki esaslara sımsıkı bağlı olduklarını, hıristiyanların bunun dışındaki sözlerini kabul etmediklerini söylerler. Durum böyleyse bu fırkaya “el-Erîsiyyûn” veya “el-Erîsiyyîn” demek caizdir. Nitekim hadisçiler de bu kanaattadır.”

Sahîh-i Müslim’in şârihi Allâme Muhyiddin Yahya en-Nevevî (öl. H. 676) de buna yakın bir fikir ileri sürer: “Onlar yahudi ve hıristiyanlardır. Hıristiyanlardan Abdullah b. Erîs (ona nisbetle ‘Erîsiyye’ denilmiştir)’in adamlarıdır. Çeşitli fikir eserlerinde onun görüşlerine de yer verilmiştir. Bunlara ‘el-Erîsiyyûn’ denilir.”

Arap emîrlerine gönderilen mektuplar

Arap emîrlerine, Bahreyn hâkimi el-Munzir b. Savî’ye, Uman hâkimleri, Ezdîlerden Ceyfer b. Cülendâ ve Abd b. Cülendâ’ya, Yemâme hâkimi Hevze b. Ali ve Harîs b. Şemmir el-Gassânî’ye de İslâm’a davet mektupları gönderilmişti.

Munzir b. Sâvî, Ceyfer b. Cülendâ ile Abd b. Cülendâ müslüman oldular. Yemâme hakimi Hevze b. Ali Hz. Peygamber’den kendine bazı yetkiler vermesini istedi. Hz. Peygamber de kabul etmedi. Hevze bu hal üzere vefât etti.