Sekizinci Bölüm
Hz. Peygamber Medine’de
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Medine Resulullah (sav)’ı nasıl karşıladı?
Ensâr, Resûl-i Ekrem’in Mekke’den yola çıktığını duymuştu. Her gün, sabah namazını müteakip Medine haricine çıkıyor ve Resulullah’ı bekliyorlardı. Güneş onları gölgeye gitmeye zorlayıncaya kadar orada bekliyorlar ve sonra evlerine giriyorlardı. Mevsim yaz ve sıcaktı.
Hz. Peygamber, halkın evlerine çekildiği bir sırada geldi. Yahudiler, ensarın yaptıklarını görüyordu. Resulullah’ı ilk gören de bir yahudiydi. O, avazının çıktığı kadar yüksek sesle bağırarak Resul-i Ekrem’in geldiğini Ensâr’a haber verdi. Ensâr hemen Hz. Peygamber’i karşılamaya çıktı. O, yanında Hz. Ebû Bekir —Peygamber efendimizle aynı yaştaydı— olduğu halde bir hurma ağacının gölgesinde oturuyordu. Halkın çoğu Resulullah’ı ilk defa görüyordu ve onu görmek için itişip kakışıyorlar, fakat Hz. Ebu Bekir ile Hz. Peygamberi birbirinden tefrik edemiyorlardı. Hz. Ebû Bekir durumu hemen sezdi ve ayağa kalkıp gömleğiyle Resulullah’a gölge yaptı, halk da Resulullah’ı tanıdı.
Ensâr’dan yaklaşık 500 kişi Resûl-i Ekrem ve Hz. Ebu Bekir’i karşılamaya çıkmıştı. Hurma ağacının yanına geldiklerinde Ensar “Buyurunuz emniyet ve huzur içinde gidelim.” dediler. Resulullah ve Hz. Ebû Bekir Ensâr’ın arasında yola koyuldu.
Medine halkı onu karşılamaya çıkmıştı. Hatta küçük kızlar bile evlerin damlarında Resulullah’ı görünce: “Hangisi o hangisi o?” diye bağrışıyorlardı. Enes b. Malik diyor ki: “Böylesine bir manzarayı ilk defa görüyorduk.”
İki dost Medine’ye varınca, halkı yollara ve sokaklara dökülmüş buldular. Çocuklar ve hizmetçiler sevinç içerisinde “Allahu ekber, Resulullah geldi, Allahu ekber, Muhammed geldi, Allahu ekber, Muhammed geldi, Allahu ekber, Resulullah geldi.” diyorlardı.
Berâ b. Âzib “Resulullah Medine’ye gelince Medine halkının Resulullah’ın teşrifine sevindiği kadar, başka bir şeye sevindiğini görmedim.” diyor.
Müslümanlar onun teşrifinden sevinerek tekbir getiriyorlardı. Gerçekten de mü’minler Resulullah’ın teşrifinden duydukları sevinci hayatlarının hiçbir anında duymadılar.
Medine coşkun bir sevince boğulmuştu. Ensar kızları sevinç ve neş’e içerisinde şiirler söylüyorlardı.
“Ayın ondördü üzerimize Veda Dağı’nın tepelerinden doğdu ne mutlu! Artık Allah’a dua ve niyaz eden bulundukça bize de şükretmek vacip oldu. Ey bize gönderilen aziz Peygamber! Sen bize itaat edilmesi vacip bir emirle peygamber geldin!”
O günlerde henüz bir çocuk olan Enes b. Malik el-Ensârî diyor ki: “Resulullah’ın Medine’yi teşrifine şahit oldum. Resulullah’ın bizim yanımıza, Medine’ye geldiği o gün kadar güzel ve parlak bir gün görmedim.”
Mescid-i Kuba ve Medine’deki ilk Cuma
Resul-i Ekrem (sav) Kuba’da dört gün kaldı ve burada bir mescid inşa etti. Cuma günü yola çıktı ve Beni Salim b. Avf’in bulunduğu yere varınca Cuma vakti geldi. Resulullah onların mescidinde namazını kıldı. Bu, Resul-i Ekrem’in Medine’de kıldırdığı ilk Cuma namazıydı.
Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evinde
Resulullah Medine’ye doğru yola koyuldu. Halk bölük bölük yolda onu karşılıyor ve kendi evlerinde kalmasını istiyorlar, “Ya Rasulallah bize buyur, sayıca çokluk, mal ve silahça hazırlık, seni düşmana karşı koruyacak güç ve kuvvet bizde var.” diyorlar ve devenin yularına yapışıyorlardı. Hz. Peygamber de “Devenin yolunu açınız, o emredildiği yerde duracaktır.” diyordu. Bu samimi davetler birçok defa tekrarlandı. Resulullah Neccâr oğullarının mahallesine geldiğinde küçük kızlar defler çalarak “Biz Neccar oğullarının kızlarıyız, ne mutlu bize Muhammed’in komşularıyız” diyorlardı.
Hz. Peygamber Mâlik b. Neccâr oğullarının evlerine gelince, devesi bugün Mescid-i Nebevî’nin kapısının bulunduğu yere çöktü. O günlerde burası, Hz. Peygamberin dayıları olan Neccar oğullarına mensup iki yetimin hurma kurutma yeriydi.
Resulullah devesinden indi. Ebu Eyyûb Halid b. Zeyd en-Neccari el-Hazrecî de yükleri indirip kendi evine götürdü. Resul-i Ekrem ona misafir oldu. Ebu Eyyûb Hz. Peygamber’e çok güzel hizmet etti ve ikramda bulundu. Resulullah evin alt katında kalıyordu. Ebû Eyyûb bunu hoş görmedi ve Resulullah’a üst kata çıkması için ısrar etti. Kendisi ve ailesinin aşağıda kalabileceğini söyledi. Hz. Peygamber: “Ey Ebû Eyyûb! Bize, bizim yânımızdakilere ve bize gelenlere alt katta kalmak daha uygun ve elverişlidir.” buyurdu.
Ebu Eyyûb el-Ensârî zengin bir insan değildi. Fakat Resulullah’ı evinde ağırlamaktan büyük sevinç duyuyordu. Cenab-ı Hakk’ın bahşettiği bu şerefe lâyık olmaya ve şükrünü ifaya, Resulullah’a hizmet yolundan başka hiçbir şekilde kazanılmayacak olan sevgiye büyük bir ehemmiyet veriyordu.
Ebû Eyyûb diyor ki; “Resulullah’a akşam yemeği yapar ve gönderirdik. Artan kısmını bize geri verince, ben ve Ümmü Eyyûb O’nun elinin değdiği yerlere teberrüken elimizi sürerdik ve onu yerdik. Resulullah evin alt katında, biz de üst katında otururduk. İçinde su bulunan bir testimiz kırıldı. Resulullah’ın üzerine damlayıp onu rahatsız etmesinden korkarak, ben ve Ümmü Eyyûb biricik kadife yorganımızı su üzerine bastırarak orayı kuruttuk.”
Mescid-i Nebevî’nin ve Hz. Peygamber’e ait evlerin inşası
Resulullah, hurma kurutma yerinin sahibi olan iki yetim çocuğu çağırmış ve mescid yapılmak üzere buranın satılmasını istemiştir. Bu iki yetim: “Ya Rasulallah biz orayı size bağışlıyoruz.” demişlerse de Hz. Peygamber onların hibe arzularını kabul etmemiş ve parasını ödeyerek aldığı bu sahada bir mescid yaptırmıştır.
Mescidin inşasında Resulullah bir işçi gibi çalışmış ve kerpiç taşımıştı. Bunu gören müslümanlar da aynı şekilde çalışmışlardı. Resul-i Ekrem: “Allah’ım, gerçek mükâfat ahiret mükâfatıdır. Ensâr ve muhacirlere merhamet et!” buyuruyordu.
Müslümanlar sevinç ve mutluluk içindeydiler. Şiir söylüyorlar ve Allah’a hamd ediyorlardı. Resulullah, Ebû Eyyûb’un evinde yedi ay kaldı. Sonra Mescid ve evleri yapılınca kendi evine taşındı.
Muhacirler de Medine’ye gelerek Resulullah’a katılmışlardı. Mekke’de, hapis yatanların ve işkence altında tutulanların dışında hiçbir mümin kalmamıştı. Ensârdan da müslüman olmayan aile yoktu.
Muhacirlerle Ensâr arasındaki kardeşlik
Resûlullah Ensâr ile muhacirler arasında olduğu gibi bizzat ensâr arasında da, eşitlik üzere kardeşlik tesis etmişti.
Ensâr, muhacirlerle kardeş olabilmek için birbirleriyle yarış halindeydi, sonunda iş kur’aya bağlandı. Ensâr bu kardeşliği evlerinde, eşyalarında, mallarında, silâh ve atlarında da uyguluyor ve onları kendi nefislerine tercih ediyorlardı.
Ensârdan biri bir muhacire şöyle diyordu: “Malımın yarısını sen al. Nikâhım altında iki kadın var. Bir bak, hangisi hoşuna giderse onu boşayayım.” Buna karşılık muhacir de, “Allah, aileni ve malını sana mübarek etsin. Sen bana çarşının yolunu göster, çalışır, kazanırım.” cevabını veriyordu.
Ensâr ne kadar cömert davranıyorduysa, muhacirler de o derece iffet ve izzet-i nefis sahibiydi.
Hz. Peygamber’in Ensâr ve Muhacirler arasında uyulacak esasları tesbiti ve Yahudilerle anlaşma yapması
Resûlullah, Ensâr ile Muhacirlerin uyması gerekli ilkeleri tesbit ettiği metinde yahudilerle de anlaşmış, onlarla muahede yapmış; onları kendi dinlerinde ve mallarında serbest bırakmış müslümanların ve yahudilerin uyması gereken bazı esaslar koymuştu.
Ezan
Resûlullah Medine’ye yerleşip İslâmiyet’in durumu sağlamlaşınca, müslümanlar namaz vakitlerinde herhangi bir davet yapılmadan, namaz kılmak için Resulullah’ın yanına geliyorlardı. Hz. Peygamber boru, çan ve ateş gibi yahudi ve hristiyanların kullandıkları bir takım usullerle namaz vakitlerini ilân etmeyi uygun görmedi. Cenâb-ı Hak müslümanları ezanla şereflendirdi ve bir kısmına rüyalarında ezanı gösterdi. Resûlullah da bunu kabul edip, müslümanlara ezan okumalarını emretti. Bilâl b. Rebah el-Habeşî’yi de müezzin seçti. Böylece Bilâl, Resulullah’ın müezzini ve kıyamete kadar gelecek bütün müezzinlerin de pîri oldu.
Medine’de nifak ve münafıkların ortaya çıkması
Mekke’de nifak yoktu. Çünkü Mekke’de müslümanlık hakim durumda değildi. Maddî imkân ve kuvveti de yoktu. Bir kimseye ne zarar verebilir, ne de fayda sağlayabilirdi. İslam’a giren herkes kendini tehlike ve zararla karşı karşıya bırakıyordu. Kendine karşı düşmanlığı körüklüyor, düşmanları tahrik ediyordu. Hayatını ve geleceğini tehlikeye atmayan, kuvvetli bir imana ve azme sahip olmayan bir insan müslüman olmak istemezdi. Üstelik buradaki kuvvetler denk değildi. Müşrikler güçlü ve kuvvetliydiler. Müminler ise güçsüz ve mazlum insanlardı. Kur’ân-ı Kerim bu durumu şu beliğ ayetiyle dile getiriyor:
Ne zaman ki İslâmiyet Medine’ye intikal etti, Hz. Peygamber ve ashabı orada yerleşti, İslâmiyet yayılmaya, yükselmeye ve İslâm toplumu bütün unsurlarıyla teşekkül etmeye başladı; işte o zaman vaziyet değişti, nifak meydana gelip baş kaldırdı. Bu görünen ve bilinen şeytanî birşeydi, mutlaka olacaktı. Ancak “nifak” sözü iki zıt davetin ve iki karşı gücün bir arada bulunduğu bir çevrede meydana geliyordu.
Burada bu iki davetten birini diğerine tercih etmek hususunda bir kararsızlığın mevcut olduğu görülüyor. Eğer biri bu davetlerden birini kabul ederse onun saflarında yer alır, bütün şefkat ve yakınlığını ona gösterirdi. Ancak onun maddî çıkarları ve karşı davetin yayılarak zafer kazanması, hem bulunduğu tarafı açıklamasına, hem de birinci daveti kabul edip, kendini içinde bulunduğu topluma bağlayan bağları koparmasına imkân vermiyordu. Kur’ân, bu kararsız tutumu çok güzel tasvir ediyor:
Yahudi, Hazrec ve Evs kabilelerine mensup olan bu münafıkların başında; Abdullah b. Ubey b. Selûl vardı. Buâs Harbi’nden sonra onu başkanlığa getirmeye karar vermişlerdi. İslâmiyet gelince bütün bunlar olup bitmişti. Halkın bölük bölük İslâmiyet’e girmeye başlaması, Abdullah b. Ubey’in zoruna gitti ve bunu hiç istemedi. İbn Hişam da “Resulullah Medine’ye gelince halkın reisi Abdullah b. Ubey el-Avfî idi.” diyor.
Evs ve Hazrec kabileleri İslâmiyet gelinceye kadar Abdullah’tan önce ve sonra, ondan başka hiçbir kimsenin etrafında toplanmamıştı. Kavmi onun işlerini sağlama bağlamak ve sonra da kendilerine başkan yapmak istiyordu. İşte onlar bu haldeyken Allah Teâlâ peygamberini gönderdi. Evs ve Hazrec, Abdullah b. Ubey’den yüz çevirip İslâm’a girince, kızıp öfkelendi ve Resulullah’ın kendi yerine melik olmak istediğini zannetti.
Kavminin İslâm’dan başka bir şeyi kabul etmediğini görünce de (kin ve nifakta ısrarlı olduğu halde) istemeyerek İslam’a girdi.
Kalbinde hastalık bulunanlar ve liderlikte gözü olanlar, bu ilerleyen dine gücü yetmeyenler, İslam’a düşman kesilmişti. İslâmiyet onların yaptığı her şeyi yıkmış, onların te’yid ettiği her şeyi bozmuş, Medine’ye başka bir şeref bahşetmiş, kalblerini birbirlerine ısındırarak Ensar ve Muhacirlerden müteşekkil, yeni bir millet meydana getirmişti. Bunlar nefislerini Resulullah’a adamış ve ona olan sevgilerini kadınlarına, çocuklarına ve atalarına olan muhabbetlerine tercih etmişlerdi. İşte bundan dolayı münafıkların kalbleri kin ve hasedle dolmuştu. Resulullah’a tuzak kurmayı, onun başına gelecekleri beklemeye ve onun için bir takım plânlar çevirmeye başlamışlardı. İslâm toplumu içinde bir düşmanlık cephesi teşekkül etmişti. Müslümanların bu tehlikeye karşı daima uyanık bulunmaları gerekiyordu. Bunlar, açıkça İslâm düşmanı olanlardan çok daha zararlıydı. Bu sebepledir ki, Kur’ân birçok yerde onlardan bahseder ve onların yüzlerindeki perdeyi kaldırır. Onların İslâmiyet’e, İslâmiyet’in de onlara karşı takındığı bir tavır vardır. Bu sebeple gerek bu kitapta ve gerekse diğer kitaplarda onlardan sık sık bahsedilecektir.
Yahudilerin İslâm düşmanlığının sebepleri
Yahudiler İslâm’a ve müslümanlara mütemayil olmalarına rağmen; Mekke ve Medine müşriklerine ve müminlere karşı tarafsız bir duruma geldikten sonra, İslâm’a düşman olmaya başladılar. Halbuki yahudiler tafsilâta dair bazı konularda ayrı düşünmelerine rağmen, peygamberliğe ve öldükten sonra dirilmeye inanıyorlardı. Daha önce M. VI. asırda yahudilerin dinî durumu başlığı altında açıklamalarda bulunduğumuz gibi, cahiliye çağında komşu oldukları milletlerin ve uzun sürgün döneminde yurtlarından uzakta, kaldıkları putperest beldelerin tesiriyle, bu inançlarında biraz zayıflama olmuş ve bazı peygamberleri takdis etmekte aşırı gitmişlerse de, onlar Allah’ın vahdaniyyeti ve sıfatları konusunda müslümanlara en yakın milletti.
Bütün karineler, yahudilerin kendi kitaplarını tasdik eden İslâmiyet’e ve İsrail oğullarının peygamberlerine imana davet eden bir peygambere tâbi olmamakla beraber, tarafsızlıklarını muhafaza ettiklerine delâlet ediyor. Kur’ân-ı Kerim de müslümanların ağzından bu gerçeği açıkça ilân ediyor ve diyor ki:
Eğer böyle olsaydı, bu yalnız İslâm tarihinin değil, beşer tarihinin seyrini değiştirecek müstesna bir hadise olurdu. İslâmiyet de pek çok probleme, Yahudilikle Müslümanlık arasındaki çekişmelere, henüz gelişme çağında olan müslümanlarla kuvvetli, zengin ve kültürlü yahudiler arasındaki mücadelenin sebep olduğu birçok meseleye rahat bir çözüm getirirdi. Fakat bu, başlıca iki sebepten dolayı gerçekleşmemiştir. Birincisi, yahudilerin fıtraten çekemez, başkalarının iyiliğini istemez ve cimri insanlar olmalarıydı. İkincisi de, Kur’ân’ın yahudilerin batıl inançlarını, kötü ahlâklarını, çirkin adetlerini tenkid etmeye başlaması ve onların hadiselerle dolu tarihinde, peygamberlerine ve davet ettiği esaslara karşı verdikleri savaştan, onları öldürmeye cüret etmelerinden, inatlarından, Allah’ın yolundan sapıp Allah’a iftira etmelerinden, mala düşkünlüklerinden, yasaklanmasına rağmen faiz almalarından, halkın malına haksızca el uzatmalarından, haram şeyleri yemelerinden, Tevrat’ı tahrif etmelerinden, dünyaya aşırı düşkünlüklerinden ve buna benzer şeylerden bahsetmesiydi.
Resulullah siyasî liderlik mevkiine geçince, Medine’nin içinde bulunduğu bu çözümü zor ve karmakarışık vaziyetin hakkından geldi. Resul-i Ekrem yahudilerin düşmanlığına ve öfkesine sebep olacak şeylerden uzak durdu. Fakat bunu yaparken hiçbir zaman onlara yaranmaya çalışmadı. Çünkü o, risaleti tebliğ etmekle, emrolunduğu şeyleri açıkça söylemekle, hakkı batıldan ayırmakla, fesat ve sapıklığa karşı çıkmakla görevliydi. Her ne kadar para ve mal gerektiriyorsa da, çeşitli kavimlerin ve milletlerin —ki bunların içinde ehl-i kitab olan Yahudiler ve Hıristiyanlar da vardı— hepsini İslâmiyet’e davet etmekle mükellefti. Bu kendinden önceki peygamberlerin de takip ettiği nübüvvet yolu, doğru yoldu. Siyasetle nübüvvet ve Allah katından gönderilen peygamberlerle kavimlerin liderleri arasındaki fark da buradadır.
Yahudilerin inanç sistemlerine, hayat ve ahlâkına karşı yapılan bu taarruz, yahudileri İslâm’a ve müslümanlara karşı tahrik etti. Bu sebeple müslümanlar karşısındaki tavırlarını değiştirdiler. İslâm’a gizli veya açıkça düşmanlık ilân ederek ortaya atıldılar. Yahudi yazar Dr. İsrail, bu çekişmenin sebeplerini tahlil ederken dikkat ve insafla şöyle der:
“Eğer Resulullah’ın öğretileri, yalnızca putperestlik inancına karşı savaş açmakla kalsaydı ve yahudileri peygamberliğini tanımaya çağırmasaydı, yahudilerle müslümanlar arasında böyle bir çekişme olmayacaktı. Yahudiler, müslümanlarla aralarında meydana gelen çekişmeden dolayı, Hz. Muhammed’in peygamberliğini kabul etmediler. Şayet böyle bir çekişme olmasaydı, yahudiler Resulullah’ın öğretilerine saygı ve takdir dolu nazarlarla bakarlardı; (putları kırıp, putperestliğe son verinceye kadar) malları ve canlarıyla İslâm’ı destekler ve yardım ederlerdi.
Ancak bunu, kendilerine ve dinlerine dokunulmamak, yeni risaleti tanımaya zorlanmamak şartıyla yapacaklardı. Çünkü yahudi düşünce, kendini dininden uzaklaştıracak bir şeye boyun eğemezdi ve Beni İsrail dışında bir peygamberin mevcudiyetini kabul etmek istemezdi.”
Abdullah b. Sellâm gibi bazı yahudi bilginlerinin müslüman olması, yahudilerin kin ve öfkesini iyice arttırmıştı. Çünkü Abdullah b. Sellâm’ın onların yanında yüce bir mevkii vardı. Onun gibi birinin müslüman olmasını beklemiyorlardı. Bu hadise onların kalblerinde gizledikleri kini tahrik ediyordu.
Yahudiler İslâm’a muhalefet etmekle ve ondan uzak durmakla yetinmediler, bilâkis putperest müşrikleri, kendileri gibi her çeşit putu bir kenara bırakıp tek bir Allah’a ibadet eden müslümanlara tercih edip üstün tuttular. Halbuki onlardan beklenen makul davranış, Kureyş’in diniyle Muhammed’in davet ettiği din arasında bir üstünlük tercihi yapmaları istendiğinde —müslümanlarla ihtilâf halinde olsalar bile— İslâmiyet’in putperestlikten üstün olduğuna şehadet etmeleriydi. Fakat İslâm düşmanlığı onlara bu imkânı vermedi. Rivayete göre Kureyş müşrikleri Mekke’de ziyaret ettikleri yahudilere: “Ey yahudi topluluğu! Siz ilk ehl-i kitapsınız, bizimle Muhammed’in ihtilâfa düştüğümüz konuda bilgi sahibisiniz. Bizim dinimiz mi, yoksa onun dini mi daha hayırlıdır?” dediler. Yahudiler de “Sizin dininiz daha hayırlıdır, siz de hakka onlardan daha lâyıksınız.” diye cevap verdiler.
Yahudi bilgini Dr. İsrail bu hadiseyle ilgili olarak şöyle diyor:
“Bunlar gerçekten kınanmayı gerektirecek ve yahudi olsun, müslüman olsun tek bir Allah’a iman eden herkesi üzecek bir iş yapmışlardı. Ancak yahudilerden bir grupla, putperest Kureyşliler arasında geçen konuşmada bu yahudi grup, Kureyş dinini İslâm peygamberinin dinine üstün tutmuşlardı.”
Dr. İsrail sözüne devamla:
“Savaş zaruretleri, düşmana galip gelmek için milletlerin yalan ve diğer çarelerle başvurmalarını, hile ve desiseye tevessül etmelerini mubah kılmıştı. Bununla beraber yahudilerin böylesine fahiş bir hataya düşmemeleri ve Kureyş liderlerinin huzurunda şartlar onların arzularına icabete sevketse bile ‘Putlara ibadet etmek İslâm inancından daha iyidir.’ diye beyanatta bulunmamaları gerekirdi.”
Çünkü İsrailoğulları, putperest milletlere karşı dünyada tevhid sancağını atalarının adıyla uzun yıllar taşımıştı. Tarihin çeşitli devirlerinde sadece Allah’a imanlarından dolayı zulüm ve işkenceye maruz kalmışlar, öldürülmüşler ve buna benzer birçok musibetlere duçar olmuşlardı. Kendilerini kurban etmek ve sevdiklerini müşrikler uğrunda hor ve zelil halde bırakmak zorunda kalmışlardı.
Kur’ân-ı Kerim de şu âyetiyle buna işaret ediyor:
Kıblenin değiştirilmesi
Resulullah ve ashabı Kudüs’e doğru namaz kılıyordu. Hz. Peygamber Medine’ye geldikten sonra da 16 ay müddetle aynı şekilde Kudüs’e mütevveccihen namaz kıldı.
Hz. Peygamber kıblenin Kabe’ye çevirilmesini arzu ediyordu. Müslüman Araplar Kabe saygısı ve sevgisiyle doluydu. Bu sevgi onların kanlarına ve iliklerine işlemişti. Hiçbir yeri Kabe’ye, hiçbir kıbleyi de Hz. İbrahim ve İsmail’in kıblesine denk saymıyorlardı. Onlar da kıblenin Kabe’ye tahvilini istiyorlardı.
Kıblenin Kudüs’e doğru çevrilmiş olmasında Müslümanlar için bazı meşakkatler vardı. Fakat onlar: “İşittik ve itaat ettik.” “Biz Allah’a iman ettik, hepsi Rabbimiz katındandır.” dediler (Arzularına uygun düşsün ya da düşmesin, âdetleriyle bağdaşsın veya bağdaşmasın) Resulullah’a itâattan ve Allah’ın emirlerine boyun eğmekten başka bir şey bilmiyorlardı.
Allah onların kalblerini takva ve kendi emrine teslimiyetle imtihan ettikten sonra, Resulünü ve müslümanları Kabe’ye çevirdi. Kur’ân şöyle buyuruyor:
Müslümanlar Allah’a ve Resulüne itaatkâr olarak Kabe’ye yöneldiler. Böylece Kabe kıyamete kadar müminlerin kıblesi oldu ve her nerede olurlarsa olsunlar yüzlerini Kabe’ye çevirdiler:
Kureyş’in Medine’de müslümanlara karşı taarruza geçmesi
İslâmiyet Medine’de yerleşince, Kureyş, müslümanlığın giderek geliştiğini ve kuvvetlendiğini, her geçen gün daha çok yayıldığını, eğer vaziyet böyle olursa müslümanların idareyi kendi ellerinden alacağını, yiğitliği ve gücü artarak gelişmesini tamamlayan bir genç gibi olacağını ve bu durumda ona karşı duramayacaklarını anladı.
Bunun üzerine müslümanlara karşı savaş ve düşmanlık paçasını sıvadılar. Her taraftan müslümanları rahatsız etmeye başladılar. Cenab-ı Hak, müslümanlara sabrı, bağışlamayı ve affı emrediyor; onlara “Kendinize hakim olun ve namaz kılın!” diyordu. Tâ ki dünya hayatı ve lezzeti müslümanlar nazarında hor ve hakir olsun, nefsin arzularına karşı çıkmak ve Allah’a itaat etmek ve başkalarını kendine tercih etmek kolay olsun.
Savaşa izin verilmesi
Müslümanlara yapılan zulüm ve işkenceler şiddetlenince, Allah Teâlâ müşriklerle savaşmaya izin verdi. Fakat bunu onlara farz kılmadı.
Abdullah b. Cahş seriyyesi ve Ebvâ Gazvesi
Resulullah, bazı kabile ve yörelere seriyyeler ve müfrezeler göndermeye başladı. Bunlarda çoğu zaman savaş olmazdı, ancak bazı küçük çatışmalar olurdu. Müşriklerin kalblerine korku salmak ve müslümanların heybet ve canlılıklarını göstermek düşüncesiyle yapılıyordu.
Bu seriyyelerden, Abdullah b. Cahş seriyyesini özellikle anlatacağız. Çünkü bu seriyye hakkında âyet nazil olmuş ve Kur’ân’ın, müslümanların yaptığı her türlü hata ve ihmalde onlarla beraber olmayacağını ortaya koymuştur. Kur’ân bütün milletler ve topluluklar hakkında verilecek hükümde şaşmaz bir ölçüdür. Okuyucuya bu seriyyenin hikâyesini özetleyeceğiz:
Resulullah, Abdullah b. Cahş el-Esedî’yi hicretin ikinci yılının Receb ayında (Ocak 624) muhacirlerden sekiz kişiyle birlikte gönderdi. Ona bir mektup verip iki gün gitmedikçe mektubu açmamasını, bundan sonra da mektupta emredildiği şekilde hareket etmesini ve arkadaşlarından hiçbirini kendisiyle gitmeye zorlamamasını söylemişti.
Abdullah b. Cahş iki gün gittikten sonra mektubu açıp okudu. Mektupta “Bu mektubumu açıp okuduğun zaman Mekke ile Taif arasındaki Nahle’ye varıncaya kadar git. Orada durup Kureyş’i gözetle ve onlar hakkında bilgi topla!” deniliyordu.
Abdullah b. Cahş mektubu okuduktan sonra “işittik ve itaat ettik.” dedi. Ve arkadaşlarına dönüp: “Resulullah, Nahle’ye kadar gidip, Kureyş hakkında bir haber edininceye kadar onları gözetlememi, sizden hiçbirinizi birlikte gitmeye zorlamamamı emretti. Sizden şehit olmayı isteyen ve onu arzulayan varsa gelsin. İstemeyen de dönüp gitsin. Bana gelince, ben Resulullah’ın emrine uyarak yola devam edeceğim.” dedi ve yola çıktı. Hiçbir arkadaşı da ondan ayrılmadı. Abdullah b. Cahş ve arkadaşları Nahle’ye kadar gittiler. Bir Kureyş kafilesine rastladılar. Aralarında Amr b. el-Hadramî vardı. Müslümanları görünce telâşa kapıldı. Bunlar Abdullah ve arkadaşlarının yanına gelip konakladılar. Saçlarını tıraş etmiş olan Ukkâşe b. Mihsan onlara yaklaştı. Onu görünce güvenlikte olduklarına inandılar ve birbirlerine, “Bunlar umre yapmaya gelmişler, onlardan size bir zarar gelmez.” dediler. Bu olay Receb’in son gününde (27 Ocak 624) olmuştu.
Müslümanlar da kendi aralarında: “Vallahi eğer siz bunlara bu gece saldırmazsanız, Harem-i Şerife gireceklerdir, bundan istifadeyle sizden kurtulacaklardır. Eğer öldürecek olursanız haram aylarda insan öldürmüş olursunuz.” diyorlardı. Müslümanlar bir süre tereddütte kaldılar, onlara saldırmaktan çekiniyorlardı. Sonra cesaretlendiler. Yakalayabildiklerini öldürmek, bulabildikleri malları almak hususunda anlaştılar. Vakıd b. Abdullah et-Temîmî, okla Abdullah b. el-Hadramî’yi öldürdü. İki müşriği de esir aldı. Abdullah b. Cahş ve arkadaşları ele geçirdikleri ganimet ve iki esirle döndüler.
Medine’ye gelip Resulullah’ın huzuruna çıktıkları zaman, Resul-i Ekrem onlara: “Ben size, haram olan ayda çarpışmayı emretmedim.” dedi. Ne ganimetlerle ne de esirlerle ilgilendi. Ganimetten hisse almaktan çekindi. Resulullah böyle deyince, Abdullah ve arkadaşları çaresizlik içinde kıvrandılar ve helak olacaklarını sandılar. Müslüman kardeşleri de bu davranışlarından dolayı onları kınadı. Bu arada Kureyş de “Muhammed ve adamları haram ayları helâl kıldı, o aylarda kan döktü.” diyordu. Bunun üzerine Cenab-ı Hak:
Allâme İbn Kayyım el-Cevziyye, Zâdül-Meâd adlı eserinde şöyle diyor:
“Bundan anlaşılan Allah Teâlâ’nın dostları ve düşmanları hakkında insaf ve adaletle hükmettiğidir. Haram aylarda savaşarak büyük günah işleyen dostlarını temize çıkarmadı, bilâkis bunun savaşmaktan çok daha büyük günahlar irtikâb ettiklerini, zemmedilmeye, ayıplanmaya ve cezaya çok daha lâyık olduklarını haber verdi. Savaşı başlatanların müslümanlar olması veya bir çeşit kusur işlemiş olmalarına rağmen, yalnızca Allah’a iman edip ona itaat arzettiklerinden ve Resulüyle beraber hicret ettiklerinden ve Allah katındaki sevabı tercih ettiklerinden dolayı Cenab-ı Hak onları bağışlayacaktır.”
Resulullah Ebvâ gazvesine bizzat kendi çıktı. Bu gazveye Buvat da denilir. Bu Hz. Peygamberin ilk gazvesidir. Savaş olmadan dönmüştür. Bunu diğer gazve ve seriyeler takib etmiştir.
Ramazan orucunun farz kılınması
Hicri ikinci yılda (M. 623/624) Ramazan orucu farz oldu. Oruç, müslümanların kalbinde iman iyice kök saldıktan, namaza alışıp ona iyice bağlandıktan, dinî hükümleri ve emirleri kabule hazır hale geldikten sonra farz kılınmıştı. Müslümanlar sanki orucun farz kılınmasını bekliyor gibiydiler. Bunun üzerine Allah Teâlâ şu âyet-i kerimeleri indirdi: