Dördüncü Bölüm

Şerefli Doğumdan Yüce Peygamberliğe

Rahmet Peygamberi · Ebu’l-Hasen Ali en-Nedvî

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

Abdullah ve Âmine

Kureyş’in efendisi Abdulmuttalib’in 10 oğlu vardı. Hepsi halk arasında tanınmış kişilerdi. Abdullah, Abdulmuttalib’in adak ve yemine konu olan çocuğuydu. Babası onu Zühre oğullarının efendisi Vehb’in kızı Âmine ile evlendirdi. Âmine, o gün soy ve şeref bakımından Kureyş kabilesinin en üstün kızıydı. Abdullah çok geçmeden vefat etti. Annesi o sırada Resûl-i Ekrem’e hamileydi ve hamileliği boyunca oğlunun şan ve şerefine delâlet eden alâmet ve işaretler görmüştü.

Onun şerefli doğumu ve temiz soyu

Hz. Muhammed Fil yılı (M. 570) Rebîülevvel ayının onikinci pazartesi günü doğdu. Bu Güneş’in doğduğu en mesûd gündü.

Hz. Peygamber’in soyu

Muhammed b. Abdullah b. Abdulmuttalib b. Haşim b. Abdimenaf b. Kusay b. Kilâb b. Mürre b. Kâb b. Luey b. Gâlib b. Fihr b. Huzeyme b. Müdrike b. İlyas b. Mudar b. Nizar b. Ma’d b. Adnân.

Adnân’ın soyu da Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmail’e dayanır. Annesi Hz. Peygamber’i doğurduğu zaman dedesi Abdulmuttalib’e “Bir torunun oldu gel, gör” diye haber gönderdi. O da geldi ve çocuğu kucağına alıp Kâbe’ye götürdü. Allah’a dua edip hamd ü senada bulundu. Abdulmuttalib torununa Muhammed adını verdi. Böyle bir ismi ilk defa duyan Araplar, bunu tuhaf karşıladılar.

Süt anneye verilmesi

Hz. Peygamber’i birkaç gün amcası Ebû Leheb’in cariyesi Süveybe emzirdi. Dedesi Abdulmuttalib, çok sevdiği bu yetim torunu için, Araplar arasındaki geleneğe uygun olarak, bir süt anne bulmak istedi. Araplar ötedenberi çocuklarını, emzirmek, şehir hayatının kötülüklerinden uzak tutmak, mutedil ve temiz bir ahlâka sahip olmalarını sağlamak için çöle gönderirlerdi. Böylece çocuklar çölün o temiz ve berrak havasında ilk çocukluk yıllarını geçirirlerdi. Üstelik çölde konuşulan dil kusursuz ve katıksız bir Arapça idi. Süt annelikleri ve fesahatlarıyla meşhur olan Sa’d oğullarına mensup birçok kadın, o yıl da emzirilecek çocuk bulmak düşüncesiyle Mekke’ye geldi. Halime de bunlar arasındaydı. O yıl kurak bir yıldı, halk sıkıntı ve perişanlık içindeydi. Hz. Muhammed bütün süt annelere gösterildi, ancak; onlar çocuğun yetim olduğunu öğrenince almak istemediler. Kadınlar emzirecekleri çocukların babalarından yüksek bir ücret almayı umuyorlardı. Bundan dolayı Hz. Muhammed için: “O yetimmiş, annesi ve dedesi bize nasıl bir yardımda bulunabilirler ki?” diyerek çocuğu almaktan çekindiler. Halime de böyle düşünüyordu. Fakat bilâhare gönlünde ona karşı bir şefkat hissi belirdi ve geri dönüp onu aldı, eşyalarının bulunduğu yere götürdü. Evine bereket gelmiş, oradaki herşey bambaşka olmuştu. Göğsündeki süt de çoğalmıştı. Hatta hayvanlarında bile değişiklik hissediyordu. Herkes: “Ey Halime, sen ne hayırlı bir çocuk almışsın” diyor ve onu kıskanıyorlardı. Allah’ın hayır ve bereketi devam ediyordu. Hz. Peygamber Benî Sa’d arasında iki yıl kaldı. Sonra Halime onu sütten kesti. Hz. Muhammed diğer çocuklara hiç de benzemeyen bir çocukluk devresi geçiriyordu. Halime Hz. Peygamberi yanına alıp annesine getirdi. Fakat bir süre daha kendi yanında kalması için izin istedi. Hz. Âmine de onun bu isteğini kabul etti ve oğlunu ona geri verdi. Hz. Muhammed Benî Sa’d kabilesindeyken iki melek geldi ve göğsünü yarıp kalbinden siyah bir et parçası çıkardılar. Onu attılar ve kalbini iyice yıkayıp temizlediler.

Resulullah süt kardeşleriyle beraber koyun otlattı. Çölde basit ve tabiî bir şekilde büyüdü. Arapçayı, en fasih konuşan Sa’d b. Bekr oğullarından öğrendi. Hz. Muhammed sonraları arkadaşlarına şöyle derdi:

“Ben sizin en fasîhinizim, çünkü Kureyşliyim ve Sa’d b. Bekr oğullarında süt emdim.”

Âmine ve Abdulmuttalib’in ölümü

Hz. Peygamber altı yaşına gelince, annesi onu Yesrib’e götürdü. Onu orada bulunan dayılarıyla görüştürecek ve sevgili kocası Abdullah’ın kabrini ziyaret edecekti. Âmine Mekke’ye dönerken, Medine ile Mekke arasındaki el-Ebvâ denilen yerde vefat etti. Hz. Muhammed sevgili annesini kaybetmenin acısıyla, vatanından uzakta bulunmanın üzüntüsünü birlikte yaşadı. Bu onun doğuştan beri kaderiydi. Bunda ilâhî terbiyenin, Allah’tan başkasının bilmediği sırları mevcuttu. Hizmetçileri Habeşli Ümmü Eymen Hz. Muhammed’i Mekke’ye götürdü ve dedesi Abdulmuttalib’e teslim etti. O artık dedesinin yanındaydı. Abdulmuttalib ona karşı çok lutufkârdı. Onu Kâbe duvarının gölgesindeki minderine oturtur ve sırtını okşardı. Hz. Peygamber sekiz yaşına gelince Abdulmuttalib de öldü. Böylece yetim kalmanın acısını bir kere daha tattı. Çünkü o babasını görmemiş, onun şefkat ve sevgisini hissedememişti. Halbuki dedesi Abdulmuttalib’i görmüş, onun sevgi ve himayesinde yetişmişti.

Hz. Peygamber amcası Ebû Tâlib’in yanında

Resûl-i Ekrem, dedesi Abdulmuttalib’in ölümünden sonra amcası Ebû Tâlib’in yanında kaldı. Hz. Peygamber’in babası Abdullah ile Ebû Tâlib ana-baba bir kardeş idiler. Abdulmuttalib de Ebû Tâlib’e, Resulullah’a bakmasını tavsiye etmişti. Ebû Tâlib ona kendi oğulları Ali, Cafer ve Akîl’den çok daha fazla şefkat ve merhamet gösterirdi.

Ebû Tâlib bir kafileyle birlikte ticaret için Suriye’ye doğru yola çıktı. Resulullah bu sırada dokuz yaşındaydı ve amcasıyla birlikte gitmek istiyordu. Ebû Tâlib de şefkatinden dolayı bu seyahatinde onu kendi yanına aldı. Kafile, Suriye topraklarında bulunan Busrâ’da konakladı. Burada bir manastırda yaşayan Bahîra adında bir rahip vardı. Onlarla ilgilendi ve yemek verdi. Halbuki hiçbir ticaret kafilesine böyle davranmamıştı. Cenab-ı Hakk’ın Hz. Muhammed’e lutuflarını ve bazı harikulâde halleri müşahede ettiği için onlara ilgi gösterdi. Resûl-i Ekrem’i görünce onunla çok ilgilendi ve onun nübüvvet alâmetlerini taşıdığını anladı. Hz. Peygamberin mevkiinin yüceliğine Ebû Tâlib’in dikkatini çekerek şöyle dedi: “Yeğenini memleketine geri götür, onu yahudilerden koru. Çünkü o, ilerde büyük bir şerefe mazhar olacaktır.” Ebû Tâlib de onu sağ-salim Mekke’ye geri götürdü.

Bu hikâye İbn Hişam’ın “Sîret”inde ve diğerlerinde uzun uzadıya anlatılmıştır. Muhaddis ve tenkidçilerden birçoğu bu hikâyenin rivâyet ve dirayet bakımından sıhhat derecesi üzerinde durmuşlardır.

Allâme Şiblî en-Nu’mânî’nin, Sîretü’n-Nebî adlı eserinde bu konuyla ilgili olarak şöyle denilmektedir:

“Bu hâdise hakkındaki rivâyetlerin tümü mürseldir. Bu hikâyeyi rivâyet eden sahâbîlerin hepsi bunu bir başkasından duymuştur. Hâdisenin cereyanına vâkıf olmamıştır.”

Tirmizî bu hadisi rivâyet ettikten sonra bunun “hasen-garîb” bir hadis olduğunu söyler. Bu hadisin râvîleri arasında Abdurrahman b. Gazvân da vardır ve birçok ilim erbabı onun mutemed biri olduğunu söylerse de, Allâme Zehebî Abdurrahman’ın münker hadisleri rivâyet ettiğini, en münkerinin de Bahîra kıssasına ait olduğunu söyler. Bu hadisin tenkid edilecek diğer bir yönü de Ebû Tâlib’in Resulullah’ı Bilâl ile gönderdiğini söylemesidir.

Allâme İbnu’l-Kayyim, Zâdü’l-Meâd adlı eserinde,

“Tirmizî ve diğerleri, Ebû Tâlib’in Hz. Peygamber’i Bilâl ile gönderdiğini belirtiyorlar. Bu büyük bir hatadır, çünkü o sırada Bilâl henüz doğmamıştı.”

Müsteşrikler ve art niyetliler bu fırsatı –Resûl-i Ekrem’in şahsiyeti ve mevkii ilmen meçhul olan bir hıristiyan âlimiyle olan mülâkatını– ganimet bildiler. Hz. Peygamber’in tevhid esaslarını, bir hıristiyan âliminden öğrendiğini iddia edecek kadar ileri gittiler. Bundan daha da garibi, bir Fransız yazarın yazdığı bir kitaba “Kur’ân müellifi” adını vermesi ve Bahîra’nın bu kısa süren karşılaşmada, Kur’ân’ın tamamını Hz. Muhammed’e öğrettiğini isbat etmeye çalışmasıdır.

Bu, akıl ve insaf sahibi bir insanın söyleyebileceği birşey değildir. Yaşı henüz dokuzu –doğru olanı budur. Fakat çoğunlukla on iki yaşında olduğu söylenir– geçmeyen bir çocuğun dilini bilmediği bir rahipten bu kadar şeyi öğrendiği nasıl düşünülebilir? Üstelik onunla sadece bir yemek vaktinde birlikte olmuştu. Kur’ân-ı Kerim, 30-40 yıl sonra meydana gelecek hâdiseleri önceden haber veriyordu. O zaman Bahîra’nın kemikleri bile çürümüştü. Meselâ M. VII. asrın ilk yıllarında (602-616) Rumlar’ın İranlılar önünde mağlup olacağını, ancak daha sonra birkaç yıl içinde Rumların gâlib geleceğini haber vermesi gibi. Halbuki o sırada Bizans İmparatorluğu neredeyse yok olup gitmek ve İran’ın sıradan bir sömürgesi olmak üzereydi. Bizans Devleti’nin kalkınması ve eski büyüklüğüne kavuşması hakkındaki bütün emeller suya düşmüştü. Sonra Bizans’ın (Rumlar) İranlılar karşısında, bütün değerlendirme ve tahminleri altüst eden parlak bir zaferle galip gelmeleri, hatta Herakleios (610-640) komutasındaki Bizans ordularının İran içlerine kadar sokulup, sancaklarını ülkenin merkezine dikmeleri; halkı öldürüp, başkentin surlarından başları dik ve muzaffer olarak dönmeleri… bütün bunlar dokuz sene içinde olmuştu. Yani Kur’ân-ı Kerim’in haber verdiği süre içinde gerçekleşmişti ve bu bir mucizeydi.

Bunu Kur’ân şu âyetiyle açıklıyordu:

Bu öylesine bir haber vermedir ki, ona ancak, geceyi gündüze, gündüzü geceye çeviren, ölüden diriyi, diriden ölüyü çıkaran, ilim ve kudret sahibi Allah’ın gücü yeter. Kur’ân’ın Kureyş müşriklerinin, Mecûsîlerin, Hıristiyan Rumlar karşısında kazandığı zaferden dolayı sevindikleri ve Rumların hezimete uğratmaktan şımardıkları sırada verdiği bu haberden daha müthiş bir haber olamaz. Kur’ân-ı Kerim şöyle buyuruyordu:

“Bid’a” 10’dan daha küçük bir sayı demekti. Kureyş buna hiç olmayacak birşey nazarıyla bakıyordu. Hatta bunu çok uzak bir ihtimal olarak gördüklerinden müşterek bahis oynuyorlardı.

İngiliz tarihçisi Edward Gibbon şöyle der:

“Şüphesiz ki, Muhammed, İran fütûhatının zirveye ulaştığı sırada Rum sancaklarının birkaç sene içinde fetih ve zaferle yükseleceğini haber vermişti. Muhammed’in açıkladığı bu haber; başka haberlerle asla mukayese kabul etmez. Çünkü Herakleios’un hükümdarlığının ilk 12 yılında, Doğu Roma İmparatorluğu çok zayıflamıştı ve parçalanmak, yıkılmak üzereydi.”

İstikbale matuf bu haber harikulâde bir şekilde hicretten 2 yıl sonra Bedir gazvesi sırasında M. 624 yılında gerçekleşti.

Bahîra meselesini saptırarak haddi aşanlar, akıl sahipleri nazarında gülünç olur. Müellif nazarında da sadece Nobel ödülüne veya benzerine lâyık görülür.

Eğer bu hikâye bütün siyer kitaplarında yer almamış olsaydı, şüphesiz biz de bu kitapta ona yer vermez, ne söz konusu eder ve ne de tenkidine girişirdik.

İlâhi Terbiye

Allah Teâlâ Hz. Muhammed’i cahiliyye pisliklerinden ve çirkin âdetlerinden korudu ve kendi himayesinde yetiştirdi. Hz. Peygamber mertlik bakımından kavminin en üstünü, ahlâkça en güzeli, haya bakımından en önde geleni, en doğru sözlüsü, en güveniliri, fuhuş ve çirkin şeylerden en uzağıydı. Bu yüzden kavmi ona el-Emîn lâkabını vermişti. Cenab-ı Hak onu şerefiyle bağdaşmayacak, cahiliyye âdetlerine ve onların hoş karşıladıkları veya sakınca görmedikleri şeylere saplanmaktan koruyordu. Hz. Muhammed akrabalarını ziyaret eder, yaşlılara yardımcı olur, misafirlere ikramda bulunur, iyi ve güzel işlere yardım eder, kendi kazandığını yer, az yiyecekle yetinirdi.

Hz. Peygamber 14 veya 15 yaşına gelince Kureyş ile Kays kabileleri arasında Ficar savaşı oldu. Resulullah da bu savaşta bulundu. O, amcalarına atılan oklara karşılık veriyordu. Bu şekilde savaş, binicilik ve yiğitlik hakkında bilgi edinme imkânı buldu.

Resûl-i Ekrem, çalışma çağına gelince çalışmaya başladı. Çobanlık yaptı. Bu yolla temiz ve helâl bir kazanç elde etti, nefsini terbiye etmeyi, güçsüzlere şefkatle muamele etmeyi öğrendi. Saf ve temiz havayı teneffüs etti. Vücudunu geliştirdi. Eski peygamberlerin sünnetine uydu. Hz. Muhammed’in peygamber olduktan sonra “Hiçbir peygamber yoktur ki, çobanlık yapmamış olsun” buyurduğu rivâyet edilir. “Ya Rasulallah sen de mi çobanlık yaptın?” denilince “Evet ben de yaptım” demiştir.

Hz. Peygamber Sa’d oğulları arasındayken de süt kardeşleriyle birlikte koyun gütmüştü. Bu sebeple bu konuya yabancı değildi. Sahih-i Buharî ve Sahih-i Müslim’deki bir hadis-i şerifte Hz. Peygamber’in Mekke’de Karârît’te koyun güttüğü rivâyet edilmektedir.

Hz. Muhammed’in Hz. Hatice ile evlenmesi

Hz. Peygamber 25 yaşına gelince Huveylid kızı Hatice ile evlendi. Hz. Hatice Kureyş’in en asil ve faziletli kadınlarındandı. Çok zeki, güzel ahlâklı ve zengin bir kadın olan Hatice kocası Ebû Hale’nin ölümüyle dul kalmıştı. Evlendikleri zaman o 40, Hz. Peygamber ise 25 yaşındaydı. Hz. Hatice tüccar bir kadındı ve parayla adam tutup, muayyen bir kâr karşılığında onlarla ortak ticaret yapardı.

Zaten Kureyş kabilesi de ticaretle uğraşan bir kabileydi. Resulullah, Hz. Hatice’ye ait mallarla Suriye’ye ticarete gitmişti. Hz. Hatice dönüşünde onun ne kadar doğru, güzel ahlâklı ve güvenilir bir kişi olduğunu anladı. Hz. Peygamber’in bu seyahat sırasındaki övgüye lâyık davranışları onun da kulağına gitmişti. Hz. Muhammed’e evlenme teklifinde bulundu. Halbuki Hz. Hatice daha önce Kureyş ulularının yaptıkları evlenme teklifini reddetmişti. Amcası Hz. Hamza gidip Hz. Hatice’ye Hz. Muhammed için talib oldu. Ebû Tâlib de nikâhlarını kıydı. Hz. Hatice Resûl-i Ekrem’in evlendiği ilk kadındır. İbrahim hariç bütün çocukları ondan doğmuştur.

Kâbe’nin yeniden inşası ve büyük bir fitnenin önlenmesi

Resulullah 35 yaşına geldiğinde Kureyş kabilesi Kâbe’yi yeniden yapmak için bir araya geldi. Kureyş Kâbe’ye bir çatı yapmak arzusundaydı. Kâbe bir insan boyundan biraz yüksek çamursuz vaziyette, üstüste dizilmiş taşlardan meydana gelmişti. Yıkıp yeniden yapmaktan başka çare yoktu. Yapı Hacer-i Esved’in bulunduğu yere gelince anlaşmazlığa düştüler. Her kabile Hacer-i Esved’i yerine koyma şerefinin kendisine ait olmasını istiyordu. Neredeyse bir savaş çıkacaktı. Çünkü Câhiliyye çağında bundan daha basit şeylerden harb çıkardı. Sonunda savaşa hazırlandılar. Bu sırada Abduddâr boyu meydana kan dolu bir kab getirdi ve ellerini bu kana bulayıp Benî Adîy ile ölünceye kadar savaşmak üzere and içtiler. Bu, ölüm ve şer alâmetiydi.

Kureyş birkaç gün bu halde bekledi. Sonunda Mescid-i Harâm’ın kapısından ilk önce kim girerse onu aralarında hakem yapmaya karar verdiler. Kapıdan ilk giren Resûl-i Ekrem oldu. Onu görünce “İşte el-Emîn, işte Muhammed geldi, biz onun vereceği karara razıyız” dediler.

Resulullah onlardan bir sergi parçası istedi ve Hacer-i Esved’i eliyle bu sergi parçasının üzerine koydu. Sonra “Her kabileden bir kişi bu sergi parçasının bir ucundan tutup yukarı kaldırsınlar” dedi. Onlar da Hz. Peygamber’in dediği gibi yaptılar. Hacer-i Esved konacağı yerin hizasına gelince, Resûl-i Ekrem onu kendi eliyle alıp yerine yerleştirdi. Böylece Resulullah’ın müdahalesiyle bir fitne ve savaşın çıkması önlendi.

Bu, Hz. Muhammed’in peygamber olduktan sonra hikmetiyle, öğretileriyle, şefkat ve nezaketiyle insanların arasını düzelterek, ümmetleri ve milletleri kötülüklerden ve savaşlardan korumak için yapacağı çalışmaların mukaddimesi oldu. Hz. Peygamber basit ve ümmî kişilerden meydana gelen bir kavim içinde birbirleriyle savaşan ve düşmanca davrananlar için bir rahmet olduğu gibi, âlemlere de rahmet oluyordu.

Hilfu’l-Fudûl

Resulullah Hilfu’l-Fudûl’da da bulundu. Bu onun işittiği yeminlerin en yücesi ve Araplar arasında da en şereflisiydi.

Hilfu’l-Fudûl’un sebebi: Zübeyd kabilesinden bir adam ticaret mallarıyla Mekke’ye geldi. Kureyş’in ileri gelenlerinden Âs b. Vâil bu malı satın aldı. Fakat ücretini ödemedi. Zübeyd’li Kureyş’in eşrafına başvurdu. Fakat Kureyşliler Âs b. Vâil’den korktuklarından dolayı o adama yardım etmekten çekindiler. Hatta yanlarından kovdular. Bunun üzerine adamcağız Mekke’nin mert insanlarından yardım istedi. Bu mert ve yiğit insanların zalime karşı koyma hisleri kabardı. Abdullah b. Cud’ân’ın evinde toplandılar. Abdullah onlara yemek ikram etti. Mazlumun hakkını alıncaya kadar zalime karşı tek bir vücut olacaklarına and içip Allah’a söz verdiler. Kureyş bu yemine “Hilfu’l-Fudûl” adını verdi. Sonra Âs b. Vâil’den mazlum adamın hakkını alıp kendisine teslim ettiler.

Hz. Peygamber bu yemini güzel bir hatıra olarak saklar ve ona bağlılığını tekrarlardı. Hatta Peygamber olduktan sonra bile şöyle buyururdu:

“Abdullah b. Cud’ân’ın evinde yapılan yeminde ben de bulundum. İslâmî devirde de çağrılsam bu toplantıya katılırdım. Çünkü onlar hakkı sahibine iade etmek, mazlûmu zalime ezdirmemek için and içmişlerdi.”

Sebebi meçhul bir üzüntü, ümitsiz bir bekleyiş

Hz. Peygamber sebebini ve kaynağını bilmediği bir üzüntü içindeydi. Allah’ın kendisine Peygamberlik görevi vereceği bir an bile hatırına gelmemişti. Rüyasında da görmemişti.

Nitekim Cenab-ı Hak da Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur:

Resûl-i Ekrem’in okuma-yazma bilmeyen bir ümmî olarak yetişmesi, ilâhî hikmetlere mebnîdir. Böylece o, düşmanlarının töhmetinden ve müfterîlerin sû-i zannından daha uzak kalmıştı. Kur’ân-ı Kerim şu âyet-i celîlelerle buna işaret ediyor: