Onuncu Bölüm

Uhud Gazası

Rahmet Peygamberi · Ebu’l-Hasen Ali en-Nedvî

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

Cahiliye taassubu ve intikam alma

Kureyş müşriklerinin büyükleri Bedir’de öldürülmüş, kurtulabilenler de kaçarak Mekke’ye gelmişlerdi. Bu hadise müşrikler için çok ağır bir felâket olmuştu. Savaşta babaları, oğulları ve kardeşleri öldürülenler, Ebû Süfyan’ın yanına koşup içlerini ona dökmüşlerdi. Ticaret kafilesinde malı olanlar, bunların müslümanlarla yapacakları savaşta kullanılmasını istediler. Bu teklif kabul edildi ve Kureyş, Resulullah’a karşı harbetmek üzere toplandı. Şairler de şiirleriyle halkı teşvik ve onların izzet-i nefis ve hamiyyet duygularını tahrik ediyorlardı.

Kureyş müşrikleri 3. yılın Şevval ayının ortalarında (M. Nisan 625) varıyla yoğuyla ve kendilerine tabi diğer kabilelerle birlikte yola çıktılar. Kadınlar da erkekler savaştan kaçmasınlar diye onlarla beraber yola koyulmuştu. Kureyş reisleri de kanlarıyla beraber sefere katılmışlardı. Müşrikler bu şekilde gelip Medine karşısında konakladılar.

Resulullah müslümanların Medine’de kalmalarını ve eğer müşrikler kendi üzerlerine hücum ederlerse onlarla şehir içinde savaşmayı daha uygun buluyor ve Medine haricine çıkılmasını istemiyordu. Abdullah b. Ubey de Resulullah gibi düşünüyordu. Bedir’e katılamamış olan müslümanlar ise: “Ya Rasulallah! Bizi düşmanımızın karşısına çıkar ki; kendilerinden korktuğumuzu ve zayıf olduğumuzu zannetmesinler.” diyorlardı. Bu düşüncelerinde ısrar etmeleri üzerine, Resul-i Ekrem de evine gidip zırhını giydi. Bu defa Medine haricine çıkmakta ısrar edenler pişman oldular ve “Ya Rasulallah! Biz sizi istemediğiniz bir şeye zorlamayalım, bu bize yakışmaz. Allah’ın salât ve selâmı sana olsun, sen dilersen Medine dışına çıkmayalım.” dediler. Bunun üzerine Resul-i Ekrem “Bir peygambere silâhlandıktan sonra savaşmadan silâhlarını bırakması yakışmaz” buyurdu.

Resulullah bin sahabi ile yola çıktı. Medine ile Uhud arasındaki Şavt’a gelince, Abdullah b. Ubey “Resulullah onları dinledi de beni dinlemedi.” diyerek ordunun üçte biriyle ayrıldı.

Uhud meydanında

Resulullah Uhud’daki Şi’b’e varınca burada konakladı. (Uhud, Medine’den 3 km. kadar uzakta bir dağdır.) Ordusunun sırtını Uhud’a dayadı ve “Ben size emir vermedikçe savaşa girmeyiniz!” buyurdu.

Resulullah savaşa hazırlandı. Müslümanlar yediyüz kişiydi. Abdullah b. Cübeyr’i elli kişilik okçular grubunun başına getirdi ve onlara: “Düşman süvarilerini ok yağmuruna tutunuz, galib gelsek de mağlup olsak da arkamızdan gelmelerine fırsat vermeyiniz.” buyurdu ve merkezlerine bağlı kalmalarını, yırtıcı kuşların orduyu parçaladığını görseler bile yerlerinden ayrılmamalarını emretti.

Hz. Peygamber iki zırhı üst üste giydi. Sancağı Mus’ab b. Umeyr’e verdi.

Yaşıtlar arasındaki yarış

Resulullah (sav) yaşları küçük olduğundan dolayı çocukları geri çevirmişti. O sırada 15 yaşında olan Semure b. Cündüb ile Rafi b. Hadîc (Hudeyc?) de bunlardan biriydi. Rafi’in babası oğlunun savaşa katılması için Hz. Peygamber’e başvurdu ve “Ya Rasulallah oğlum Rafi iyi ok atar.” dedi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem ona müsaade etti.

Semure b. Cündüb de Hz. Peygamber’e gelerek harbe katılmak istediğini söylemiş, fakat Hz. Peygamber kabul etmemişti. Semure, Râfî’in yaşıtıydı. Arkadaşına izin verildiğini duyunca Resulullah’a: “Ya Rasulallah Rafi’ye müsaade ediyorsun da bana etmiyorsun. Halbuki güreşte ben onu yıkarım.” dedi. Bunun üzerine yapılan güreşte Semure, Rafi’i yendi ve savaşa katılmasına izin verildi. O da mücahitlerle yola çıkıp Uhud günü düşmanla çarpıştı.

İki ordu karşı karşıya gelip birbirlerine yaklaştı. Müşriklerin arasında bulunan Hind binti Utbe ayağa kalkarak, diğer kadınlarla beraber defler çalıp erkekleri savaşa tahrik ediyordu. Savaş artık iyice kızışmıştı. Resul-i Ekrem’in kılıcını alan Ebû Dücâne kılıcın hakkını vereceğini vadederek müşrik saflarına daldı. Karşılaştığı her müşriği öldürüyordu.

Hz. Hamza b. Abdulmuttalib ile Mus’ab b. Umeyr’in şehit düşmeleri

Hz. Hamza Uhud harbinde kahramanca savaşmış, birçok yiğit müşriği öldürmüştü. Hiç kimse onun önünde duramıyordu. Cübeyr b. Mut’im’in kölesi Vahşi, sürekli olarak Hamza’yı gözetliyordu. Onun attığı her mızrak hedefine isabet ederdi. Efendisi Cübeyr “Eğer Hamza’yı öldürürse kendisini azâd edeceğini” vaadetmişti. Hind de Vahşi’yi yüreğindeki ateşi söndürsün diye her fırsatta Hz. Hamza’yı öldürmeye tahrik ediyordu. Vahşi mızrağını Hz. Hamza’ya attı. Mızrak vücudunu delip çıktı. Hz. Hamza şehid oldu. Mus’ab b. Umeyr de Resulullah’ın uğrunda canını feda edinceye kadar savaşmıştı. Gerçek şu ki, bütün müslümanlar güzel bir imtihan vermişler, cesur ve kahramanca savaşmışlardı.

Müslümanlar galip geliyor

Cenab-ı Hak nusret ve zaferini müminlere lütfetti ve onlara olan vaadini yerine getirdi. Müslümanlar müşrikleri hezimete uğratmışlardı. Artık bozgun kaçınılmazdı. Kadınlar geri dönüp kaçmak için paçalarını sıvamışlardı.

Durum nasıl müslümanların aleyhine döndü

Müşrikler bozguna uğramış ve arkalarını dönüp kaçarak kadınlarına yetişmişlerdi. Müslüman okçular bunu görünce, zafere kesin olarak inanmış vaziyette “Ne duruyorsunuz, ganimetleri toplayalım!” diye bağırarak esas kısma katılmak istediler. Abdullah b. Cübeyr onlara Resulullah’ın emrini hatırlattıysa da dinlemediler ve müşriklerin geri dönüp de geçide hakim olamayacaklarını zannettiler. Müslümanların arkasını düşman süvarilerinin hücumuna açık bıraktılar.

Müşrikler arka taraftan müminlere saldırdı. Bu sırada birisi avazı çıktığı kadar “Biliniz ki, Muhammed öldürülmüştür.” diye bağırıyordu. Müslümanlar geri çekilirken müşrikler saldırdıkça saldırıyordu. Bu fırsatı ganimet bilmişlerdi. Bugün imtihan ve tecrübe günüydü. Düşman Resul-i Ekrem’e yaklaşmıştı. Atılan taşlarla başı yarılmış, dişlerinden biri kırılmış, dudağı yaralanmış, kan yüzüne doğru akmaya başlamıştı. Hz. Peygamber elini kana değdirip şöyle buyuruyordu: “Kendilerini rablerine davet eden peygamberlerinin yüzünü kana boyayan bir kavim nasıl felah bulur?”

Müslümanlar Hz. Peygamberin yerini bilmiyorlardı. Hz. Ali, Resulullah’ın elinden tuttu, Talha b. Ubeydullah da ayakta duracak kadar yukarı kaldırdı. Malik b. Sinan ise Resulullah’ın yüzünden akan kanları siliyordu.

Bu bir kaçış değildi. Ordunun uygulamak zorunda kaldığı bir taktikti. Geri çekilip tekrar saldırılacaktı. Müslümanlara ne zillet, ne de sıkıntı isabet etmişti. Müslümanların can kaybı ve şehit vermeleri ise İslâmiyet ve müslümanlar için bir kuvvet, Resulullah ve din için birer yardımdı. Şu kadar var ki, bu durum okçuların yanılmasından, onların Resulullah’ın talimatına ve emirlerine son ana kadar bağlı kalmamalarından, Resulullah’ın onları yerleştirdiği mevziyi boşaltmalarından doğmuştu.

İşte Cenab-ı Hak da buna işaretle buyuruyor ki:

Sevgi ve fedakârlık numuneleri

Ebû Ubeyde b. Cerrah, Resulullah’ın şakaklarına batmış olan halkalardan birini çıkarırken ön dişlerinden biri düştü. İkinci halkayı çıkarırken bir dişi daha düştü.

Ebû Dücâne de kendi vücudunu siper ederek Resulullah’ı koruyordu. O, Hz. Peygamberin üzerine eğilip onu korurken müşriklerin attığı oklar sırtına saplanmaktaydı.

Sa’d b. Ebû Vakkas da Resulullah’ın önünde düşmana ok yağdırıyordu. Hz. Peygamber de ona ok veriyor ve: “At, anam babam sana feda olsun.” buyuruyordu.

Katade b. Numan’ın gözüne ok isabet etti ve gözü kör olma tehlikesiyle karşılaştı. Ancak Resulullah eliyle onu tedavi etti. Mucize eseri olarak bu göz diğerinden daha güzel ve sıhhatli oldu.

Müşrikler Hz. Peygamber’i hedef almışlardı. Yaklaşık on sahabî Resulullah’ı onlardan korumaya çalışıyordu. Sonunda hepsi şehit düştüler. Bunun üzerine Talha b. Ubeydullah ortaya atıldı ve elini kalkan yapıp onunla Resulullah’ı korumaya çalıştı. Bu sırada isabet eden bir ok yüzünden eli çolak kaldı. Resulullah oradaki bir kayaya çıkmak istedi. Fakat yaraları ve yorgunluğu sebebiyle çıkamadı. Bunun üzerine Talha b. Ubeydullah yere diz çöküp Resulullah’ı sırtına aldı, kayaya kadar götürdü. Bu sırada namaz vakti girdi ve Hz. Peygamber oturarak namaz kıldırdı.

Herkesin ümitsizlik içinde geri çekildiği gün, Enes b. Malik’in amcası Enes b. Nadr asla ye’se kapılmamıştı. İleri atılıp düşman üzerine yürürken Sa’d b. Muaz onunla karşılaşmış ve ona: “Ey Ebû Amr! Nereye gidiyorsun?” diye sormuş, Enes de cevaben: “Allah’a yemin ederim ki, ben Cennet’in kokusunu Uhud önlerinde hissediyorum.” demiştir.

Enes b. Nadr, Muhacir ve ensardan bir grubun yanına gittiğinde, onları dünyadan el etek çekmiş vaziyette oturur görünce: “Ne oturuyorsunuz?” diye sordu, onlar da “Resulullah öldürüldü.” cevabını verdiler. Bunun üzerine Enes: “O öldüyse siz ondan sonra yaşayıp da ne yapacaksınız? Kalkın, Resul-i Ekrem’in uğrunda can verdiği dava yolunda siz de ölünüz!” diye bağırdı. Onlar hemen savaşa atılıp ölünceye kadar savaştılar.

Enes (ra) diyor ki: “O gün Enes b. Nadr’ın vücudunda yetmiş darbe izi bulduk, tanınmayacak bir hale gelmişti. Kızkardeşi parmaklarına bakarak onu teşhis edebilmişti.”

Ziyad b. Seken ve ensardan beş kişi Resulullah uğrunda fedakârca çarpışmışlar ve teker teker şehid edilmişlerdir. Ziyad da bu sırada yaralanmıştı. Hz. Peygamber onu bu vaziyette görünce: “Onu yanıma getiriniz!” buyurmuş ve ayağını Ziyad’a yastık yapmış, o da son nefesini bu şekilde vermişti.

Amr b. el-Cemûh iyice topaldı. Dört oğlu vardı ve hepsi Resul-i Ekrem’le beraber savaşıyordu. Hz. Peygamber Uhud gazasına giderken, Amr da onunla birlikte cihada katılmak istemişti. Fakat oğulları ona: “Allah sana ruhsat vermiş, sen otur biz senin adına savaşırız, çünkü Allah senden cihad mükellefiyetini kaldırdı.” demişlerdi.

Amr da Resulullah’a gelerek: “Şu oğullarım, benim, seninle beraber cihada çıkmama mani oluyorlar, Allah’a yemin olsun ki, ben şehid olmak istiyorum. Cennete bu topal halimle gireceğim.” dedi. Resul-i Ekrem de: “Sen bilirsin, fakat Allah senden cihad yükünü kaldırmıştır.” buyurdu. Oğullarına da: “Sizin onu geride bırakmanız gerekmez. Belki de Cenab-ı Hak ona şehitlik nasib eder.” buyurmuştur. Bunun üzerine o da Hz. Peygamberle birlikte yola koyuldu ve Uhud savaşında şehid düştü.

Zeyd b. Sabit (ra) diyor ki:

Resulullah, Uhud günü beni, Sa’d b. el-Rebî’i aramaya gönderdi ve bana: “Eğer onu görürsen benden selâm söyle ve ona ‘Resulullah kendini nasıl hissediyor?’ diye soruyor de!” dedi. Ben de ölüler arasında dolaşmaya başladım, Sa’d’ın yanına vardığımda son nefesini vermek üzereydi. Üzerinde kimisi mızrak yarası, kimi kılıç, kimi de ok yarası olmak üzere yetmiş darbe vardı. Ona: “Ey Sa’d, Resulullah sana selâm söyledi ve ‘Kendini nasıl buluyor? Bana haber versin!’ buyurdu,” dedim. Sa’d cevaben: “Benden de Resul-i Ekrem’e selâm götür ve ona: ‘Ya Rasulallah cennet kokularını hissediyorum’ de. Kavmim ensara da: ‘Gözlerinizi açıp kapadığınız (yaşadığınız) halde, Peygamber efendimizi düşmanlardan korumaz ve ona bir musibet ulaşırsa Allah’ın huzurunda hiçbir mazeret ileri süremezsiniz!’ dediğimi haber ver!” dedi ve çok geçmeden ruhunu teslim etti.

Abdullah b. Cahş da o gün şöyle demişti: “Ya Rabbi! Sana yemin ederim ki, yarın düşmanla karşılaşacağım, onlar beni öldürecek sonra da karnımı yaracak, burnumu kulağımı kesecekler. Allah’ım, bana ‘Bu ne hal?’ diye soracaksın, ben de: ‘Senin uğrunda kesildi ya Rabbi!’ diyeceğim.”

Müslümanların yerlerine dönmeleri

Müslümanlar Hz. Peygamber’i tanıyınca kalkıp yanına gittiler. Resulullah da onlarla beraber Şi’b tarafına hareket etti. Ubey b. Halef de “Ey Muhammed (sav) sen kurtulursan ben kurtulmayayım.” diyerek Resul-i Ekrem’e yetişti. Peygamber Efendimiz de: “Bırakın gelsin!” buyurdu. Ubey yaklaşınca Hz. Peygamber ashabından birinin mızrağını attığı gibi boynundan vurdu ve Ubey b. Halef atından tepetaklak yuvarlandı.

Müslümanların merkeze dönmeleri

Ali b. Ebû Talib gidip kalkanına su doldurdu geldi. Hz. Peygamber’in yüzündeki kanı yıkadı. Bir ara Hz. Ali kalkanla su döküyor, Hz. Fatıma da Resulullah’ın yüzünü yıkıyordu. Fakat Hz. Fatıma su ile kanın kesilmediğini görünce bir hasır parçası alıp yaktı ve yaralarına yapıştırdı, kan durdu.

Hz. Ebubekir’in kızı Hz. Âişe ve Hz. Ümmü Süleym de savaş esnasında sırtlarında kırbalarla su taşıyorlar ve susayan müminlere su verdikten sonra, tekrar geri dönüyor ve kırbalarını doldurarak, diğer bir mümin grubunun susuzluğunu gideriyorlardı. Ümmü Salît de aynı şekilde su taşır ve müslümanlara dağıtırdı. Her ikisinin de kırbaları vardı.

Utbe kızı Hind ve yanındaki müşrik kadınlar şehitlerin arasında dolaşarak kulaklarını ve burunlarını kesiyorlardı. Hatta Hind Hz. Hamza’nın ciğerini çıkarıp ağzında çiğnemiş ve yutamayınca da ağzından atmıştır.

Ebû Süfyan, savaş yerinden ayrılmak isteyince dağa çıkıp yüksek sesle: “Zafer sırayladır, Bedir’e karşılık Uhud, Hubel’in şanı yüce olsun!” dedi. Peygamber Efendimiz de Hz. Ömer’e dönüp: “Kalk ey Ömer! Allah şanı en yüce olandır, diye cevap ver ona!” buyurdu ve ilâve etti: “Biz sizden farklıyız. Bizim şehidlerimiz Cennette, sizin ölüleriniz ise Cehennemdedir.”

Ebû Süfyan: “Bizim Uzzâ’mız var, sizin yok!” deyince Resulullah “Ona cevap veriniz!” buyurdu. Ashab-ı kiram: “Ya Rasulallah, ne diyelim?” diye sorunca Hz. Peygamber: “Allah bizim mevlâmızdır, sizin mevlânız yoktur!” buyurdu.

Ebû Süfyan ve müslümanlar birbirlerinden uzaklaşıp giderken Ebû Süfyan: “Gelecek sene Bedir’de buluşuruz.” diye bağırınca Hz. Peygamber ashabından birine “Olur, orası sizinle bizim buluşma yerimiz olsun.” diye cevap vermesini emretti.

Müslümanlar öldürülen kardeşler için üzüldüler. Hz. Peygamber de kendisi uğrunda şehit düşen amcası ve süt kardeşi Hz. Hamza için çok üzülmüştü.

Mü’min bir kadın

Safiyye binti Abdülmuttalib öz kardeşi Hz. Hamza’nın cesedine bakmak istedi. Hz. Peygamber oğlu Zübeyr b. Avvam’a: “Annene yetiş ve onu geri getir, kardeşini görmesin!” buyurdu. Zübeyr de annesine: “Anneciğim! Resulullah geri dönmeni istiyor.” dedi. Safiyye “Niçin?” diye sordu. “Kardeşimin başına gelenleri öğrenmiş bulunuyorum. O Allah yolunda öldürülmüştür. Cevabını Allah’tan bekleyerek, sabredeceğiz inşaallah.” dedi. Hz. Hamza’nın yanına gelip baktı, dua ve niyazda bulundu “İnna lillahi ve inna ileyhi racîûn.” ayetini okudu, Allah’tan af ve mağfiret diledi. Sonra Hz. Hamza Resulullah’ın emri üzerine defnedildi.

Mus’ab b. Umeyr ve Uhud şehitleri nasıl defnedildi?

Hz. Peygamber’in sancaktarı Mus’ab b. Umeyr de şehid edilmişti. İslâmiyet’ten önce Kureyş gençlerinin en zengin ve en yakışıklısıydı. Şimdi bir hırka içinde toprağa veriliyordu. Hırka küçük olduğundan başı örtülse ayakları açıkta kalıyor, ayakları örtülse başı açıkta kalıyordu. Hz. Peygamber “Hırkayı başına örtünüz, ayaklarına da ot ve lif koyunuz” buyurdu.

Resulullah Uhud şehitlerinden ikisini tek bir kefenle sarıyor ve sonra: “Hangisi daha çok Kur’ân bilir?” diye soruyor ve ashabın “Falan daha iyi bilir.” diye işaret ettiği müslümanı kabrin birinci sırasına koyuyordu. Hz. Peygamber şehitler hakkında “Ben kıyamet günü bunlar için şehadet edeceğim.” buyurdu. Resulullah bütün şehitlerin kanlarıyla defnedilmelerini emretti. Cenaze namazı kılmadı ve yıkamadı.

Kadınların Hz. Peygambere saygıları ve onu kendilerine tercih etmeleri

Mü’minler Medine’ye döndüklerinde, Hz. Peygamberle beraber Benî Dinar’dan kocası, kardeşi ve babası ölen bir kadına uğradılar. Kadına onların şehit oldukları haber verilince o “Resulullah nasıl?” diye sormuş, “Ey filanın annesi! Allah’a hamd olsun Resulullah istediğiniz gibi sıhhat ve afiyettedir.” diye cevap verdiklerinde kadın: “Onu bana gösterin, kendisine bakayım.” dedi. Onu görünce de “Seni böyle gördükten sonra başıma gelen belânın önemi yoktur.” dedi.

Müslümanların düşmanı takibe çıkmaları

Müşrikler kendi aralarında, “Hiçbir şey yapamadınız, müslümanların azametini kırdınız, cezalarını verdiniz; ama sonra onları öylece bıraktınız, işlerini bitirmediniz.” diyerek birbirlerini kınamaya başladılar. Resulullah onların bu sözlerinden haberdar olunca düşmanın peşinden gidilmesini emretti.

Müslümanlar çok fazla yaralanmış, takatsiz düşmüşlerdi. Ertesi gün, pazar günü Resulullah’ın müezzini düşmanın takip edileceğini, Uhud harbine katılmış olanlardan başkasının bu sefere katılamayacağını bildirdi. Ağır yaralı müslümanlar da bu sefere katılmayacaktı. Bütün müminler, Resulullah ile birlikte yola çıktılar, hiç kimse geride kalmadı. Medine’ye 8 mil mesafedeki Hamrâu’l-Esed’e geldiler. Hz. Peygamber ve müslümanlar üç gün (pazartesi, salı, çarşamba) burada kaldıktan sonra Medine’ye döndüler.

Allah Teâlâ bu hadiseyi övdü ve bu övgüsünü ebedîleştirdi.

Müslümanların nefis terbiyesi

Uhud savaşında müslümanların maruz kaldığı meşakkatler, aslında onlar için bir terbiye ve tecrübeden ibaretti. Galibiyet sevinciyle, fetih neşesiyle ve zafer sarhoşluğuyla yaşayan, musibetlerin ve mağlubiyetlerin acısını tatmamış bir topluma güven duyulamayacağına işaretti. Çünkü günün birinde böyle bir musibetle karşılaşılırsa, bu onlara çok ağır gelir ve imanlarında tereddütlere yol açabilirdi.

İşte bu sebeple Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

Allah Teâlâ müslümanların nefislerini Resulullah’ın ölüm ve şehadet haberiyle imtihan etti. Müslümanlar da imanda sebata, imana davete, O’nun yolunda cihada hayattayken ve öldükten sonra imana devam edeceklerini isbat ettiler. O ölse de korkuya kapılmayacaklar, savaştan ricat etmeyecekler, gevşemeyecekler ve düşmana boyun eğmeyeceklerdi.

Müminlerin Resulullah’ı kendi nefislerinden çok daha fazla sevmeleri

Hicretin 3. yılında Adel ve el-Kara kabileleri, kendilerine İslâmiyet’i öğretmek üzere birkaç kişinin gönderilmesini istediler. Resulullah da altı sahabiyi onlarla beraber gönderdi. Âsim b. Sabit, Hubeyb b. Adîy ve Zeyd b. Desinne de bunlar arasındaydı. Mekke ile Usfan arasındaki “er-Recî” denilen yere geldiklerinde, yanlarındakiler onlara ihanet ettiler. Sonra da “Allah’a yemin ederek size söz veriyoruz ki, hiçbirinizi öldürmeyeceğiz.” dediler. Müminlerden bir kısmı da “Biz müşriklerin söz ve akitlerini kabul etmiyoruz.” diyerek onlara hücum ettiler ve ölünceye kadar çarpıştılar. Zeyd b. Desinne, Hubeyb b. Adiy ve Abdullah b. Tarık ise teslim oldular ve müşriklerin eline esir düştüler. Abdullah b. Tarık yolda öldürüldü. Hubeyb ile Zeyd ise Kureyşlilere satıldı. Hubeyb’i, Huceyr b. İhab babasına karşılık öldürmek üzere, Zeyd’i de Safvan b. Umeyye babası Umeyye b. Halefe karşılık öldürmek üzere satın aldılar.

Zeyd’i öldürmek niyetiyle Harem’den çıkardılar. Bu sırada Kureyş’ten birkaç kişi orada toplandı. Aralarında Ebû Süfyan da vardı. Ebû Süfyan Zeyd’e: “Allah aşkına doğru söyle, ey Zeyd! Şimdi yanımızda, senin yerine Muhammed’in bulunmasını ister miydin?” diye sordu. Zeyd: “Asla!” dedi. “Benim ailemin arasında rahat bir şekilde yaşamam mukabilinde, Hz. Muhammed’e şu anda bulunduğu yerde onu rahatsız edecek bir dikenin batmasını dahi istemem.” Bunun üzerine Ebû Süfyan hayretle: “Ben insanlar arasında Muhammed’in arkadaşlarının, Muhammed’i sevdiği kadar, hiçbir kimsenin bir başkasını sevdiğini görmedim.” dedi. Sonra da onu öldürdüler.

Hubeyb’e gelince, onu darağacına çekmek için getirdiklerinde, onlara: “İki rekât namaz kılayım da sonra öldürünüz.” dedi. Onlar da: “Hadi kıl!” dediler. O da iki rekâtlık namazını ta’dîl-i erkânına riayet ederek tamamladıktan sonra müşriklere dönüp: “Eğer öldürülmekten korkarak namazımı uzattığımı iddia etmeyecek olsaydınız, daha çok namaz kılardım.” dedi ve iki beyitlik şiir söyledi:

Ben Allah yolunda müslüman olarak öldürüleceksem

Canıma ne suretle kıyılacağına ehemmiyet vermem. Benim ölümüm Hak Teâlâ uğrundadır ve o dilerse.

Benim tarumar olan vücudumu mübarek kılar.

Resulullah, Âmir b. Malik’den gelen taleb üzerine, en önde gelen sahabilerden yetmiş kişilik bir grubu, onları İslâm’a davet etmek için gönderdi. Bunlar Bi’r-i Maûne’ye gelip konakladılar. Beni Süleym’den, Usayye, Zekvan ve Ri’l kabileleri haince Müslümanların etrafını çevirdiler. Müslümanlar hiç beklemedikleri bir durumla karşılaşınca, kılıçlarını çektiler ve en son neferi ölünceye kadar çarpıştılar. Sadece Ka’b b. Zeyd kurtulmuştu. Ka’b da Hendek savaşında şehid oldu.

Maktulün sözü katilin müslüman olmasına sebep oldu

Bu seriyyede, Haram b. Milhan da Cebbar b. Selma tarafından öldürülmüştü. Haram b. Milhan’ın can verirken söylemiş olduğu söz, Cebbar’ın müslüman olmasına sebep olmuştu. Cebbar anlatıyor:

Beni müslüman olmaya sevkeden sebeplerden biri de, o gün omuzlarından mızrakla yaraladığım müslümandır. Göğsünü delerek çıkan mızrağa baktığımda, onun “Kabe’nin Rabbına yemin olsun ki kurtuldum, kazandım!” dediğini duydum. Kendi kendime: “Ne kazanması, ne kurtulması? Bu adamı öldüren ben değil miyim?” dedim. Sonra bu müslümanın ne demek istediğini sorduğumda ‘onun şehitlik için’ böyle dediğini söylediler. Ben de “Andolsun ki, o kurtuldu.” dedim.

İşte bu hadise onun İslâm’a girmesine sebep olmuştu.

Nadir oğullarının sürgün edilmesi

Resulullah büyük bir yahudi kabilesi olan Nadîr oğullarına gidip, Benî Amir’den yanlışlıkla öldürülen iki kişinin diyetinin ödenmesine yardım etmelerini istedi. Benî Nadîr ile Beni Âmir müttefik ve anlaşmalı kabilelerdi. Yahudiler Hz. Peygamber’e çok nazik davrandılar ve diyet için istenen yardımı yapacaklarına söz verdiler. Fakat kalblerindeki kinle, O’na haince suikast tertiplemeyi düşündüler. Resulullah onların evlerinden birinin duvarının dibine oturmuştu. Yahudiler birbirlerine: “Bu adamı bu vaziyette bir daha bulamazsın. Kim şu evin üzerine onun üzerine bir kaya parçası atar da, bizi ondan rahata kavuşturur?” diyorlardı. Hz. Peygamber’in yanında Ebû Bekir, Ömer ve Ali ile birlikte birkaç kişi daha vardı.

Cenab-ı Hak, yahudilerin plânını Resulullah’a ulaştırdı. Hz. Peygamber de hemen kalkıp Medine’ye döndü. Ashab-ı kirama savaşa ve onların üzerine yürümeye hazırlanmalarını emretti. Sonra da ashabıyla yola çıkıp H. 4. yılın Rebiu’l-evvel ayında (Ağustos-Eylül 625) onların bulunduğu yere geldi ve altı gece onları muhasara etti. Allah Teâlâ onların kalblerine korku saldı da, gelip Hz. Peygamber’den kendilerine dokunulmamak ve silâh hariç, develerinin taşıyabileceği kadar malı beraberlerinde götürmeleri şartıyla, çıkıp gitmelerine müsaade edilmesini istediler. Hz. Peygamber de kabul etti. Onlar da develerinin götürebileceği kadar malı yüklediler. Hatta onlardan bir kısmı evini yıkıp eşiğini söküyor, sonra bunları devesine yüklüyor ve çıkıp gidiyordu.

Allah Teâlâ bu gaza ile ilgili olarak şöyle buyurdu:

Yahudilerin bir kısmı Hayber’e, bir kısmı da Suriye’ye gittiler. Müslümanlar da hile, fitne, fesad, nifak yuvalarının birinden kurtulmuş oldular. “Allah’ın (yardımı) savaşta müminlere kâfi geldi.”

Resulullah (sav) yahudilerin geride bıraktıkları malları ilk muhacirler arasında taksim etti.

Zâtur-Rika gazası

Resulullah Hicretin 4. yılında Necd bölgesine sefere çıktı. Nahl’de karargâh kurdular. Müslümanlardan sadece altı kişinin devesi vardı. Ebû Musa el-Eşarî de bunlardan biriydi. Sıcakta yürümekten müminlerin ayakları delindi. Tırnakları düştü. Yürüyebilmek için ayaklarına bez parçaları sarmış olduklarından dolayı bu savaşa “Zâtu’r-Rika” denildi.

İki ordu karşı karşıya geldi, fakat aralarında savaş olmadı. Halk birbirlerinden korkuyordu. Bundan dolayı Hz. Peygamber müslümanlara korku namazı (salâtu’l-havf) kıldırmıştı.

Şimdi seni benden kim kurtaracak?

Resulullah bu seferden dönünce müslümanlar da onunla beraber avdet etmişti. Dikenli bitkilerle dolu olan bir vadiye geldiklerinde, arkadan söylenerek gelen biri onlara yetişti. Resulullah orada konakladı. Ashab-ı kiram da dağılıp ağaçların altında gölgeleniyordu. Resul-i Ekrem kılıcını asıp bir ağacın altına oturdu.

Câbir anlatıyor: “Uykuya dalmıştık, bir de baktık ki, Resulullah bizi çağırıyor. Yanında da bir bedevî oturuyordu. Resulullah (sav): ‘Ben uyurken bu adam kılıcımı bana çekti. Uyandığımda kılıcı kınından çıkarmıştı. Bana ‘Şimdi seni benim elimden kim kurtaracak?’ diye sordu. Ben de ‘Allah!’ dedim’ buyurdu. Bedevi de orada oturuyordu. Fakat Resulullah onu cezalandırmadı.”

Çarpışma olmayan gazalar

Hz. Peygamber hicretin dördüncü yılının Şa’ban ayında (M 626 Ocak) Ebû Süfyan’a söz verdiği için Bedir’e gitti. Orada ordugâh kurup sekiz gece kaldı ve Ebû Süfyan’ı bekledi. Ebû Süfyan da yola çıktı, fakat sonra geri döndü ve arkadaşlarına, “Bu sene kıtlık yılıdır, ben dönüyorum, siz de dönün!” dedi. Böylece Allah’ın yardımı sayesinde müminler savaşmaksızın galip ve muzaffer olarak döndüler.

Resulullah Dûmetü’l-Cendel seferine çıktı. Fakat hiç bir mukavemetle karşılaşmadı ve Medine’ye döndü.