Yedinci Bölüm
Medine’nin Hicret Sırasındaki Durumu
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Mekke toplumuyla Medine toplumu arasındaki fark
Allah Teâlâ’nın Resûl-i Ekrem için hicret yurdu, İslâmî davetin cihana yayıldığı merkez ve müslümanlığın zuhurundan sonra canlanan İslâm birliğinin ilk beşiği olarak seçtiği Yesrib şehri hakkında doğru ve özlü bir fikir edinmek için, onun medenî, içtimaî, iktisadî vaziyetini orada yaşayan kabilelerin birbirleriyle olan yakınlıklarını, oradaki yahudi merkezinin içtimaî, iktisadî yapısını, savaş güçlerini ve yaşadıkları bu bereketli ve zengin şehrin gerçek durumunu bilmemiz gerekir. Tek bir karaktere, tek bir yaratıcıya ve müşterek bir dine sahip olan Mekke’nin hilâfına Yesrib, çeşitli dinlerin, kültürlerin ve değişik toplulukların bir arada yaşadığı bir şehirdi.
Yahudiler
Tarihin ışığında kabul edilen görüşe göre; Yahudilerin çoğu, genelde Arap Yarımadası’na, özelde Medine’ye milâdî birinci asırda gelmişlerdir.
Dr. İsrail şöyle der: “M. 70 yılında yahudilerle Romalılar arasında cereyan eden ve Filistin’in tahribiyle Mescid-i Aksâ’nın mihrabının yıkılması ve yahudilerin dünyanın çeşitli bölgelerine dağılmasıyla sonuçlanan savaştan sonra, yahudilerin büyük bir kısmı Arap beldelerine gittiler. Bu harblere şahid olan ve bazı birliklere komuta eden yahudi tarihi Yûsa Fûs (?) da bu hadiseden bahseder. Arapça kaynaklar da bütün bunları teyid eder.”
Medine’de üç yahudi kabilesi vardı. Mensuplarının sayısı ikibini geçmişti. Bunlar; Kaynuka, Nadîr, Kureyza kabileleriydi. Kaynukalılar savaşçı kişiler olarak bilinirdi ve sayıları 700’ü bulurdu. Nadîr kabilesi de yaklaşık bu kadardı. Kureyza ise 700-900 erkek nüfusa sahipti.
Bu üç kabile arasındaki ilişkiler bozuk ve oldukça gergindi. Bir kısmı diğerleriyle harbederdi. Müellif Dr. İsrail diyor ki: “Beni Kaynuka ile diğer yahudi kabileleri arasında düşmanlık vardı. Bu düşmanlığın sebebi; Buâs harbinde Beni Kaynuka’nın Benî Hazrec ile işbirliği yapmasıydı. Bu olaydan dolayı Benî Nadîr ve Benî Kureyza, Benî Kaynuka’ya kin bağlamış ve öldürülen yahudilerin fidyelerinin verilmesine rağmen, bu düşmanlık Buâs harbinden sonra yahudi kabileleri arasında devam etmiş ve Ensâr ile Benî Kaynuka arasında savaş olunca, Yahudilerden hiçbiri Ensâr’a karşı savaşa katılmamıştır.”
Kur’ân-ı Azîmu’şşân yahudiler arasındaki düşmanlığa işaretle şöyle buyurur:
Yahudiler kendilerine mahsus köy ve mahallelerde yaşıyorlardı. Benî Kaynuka, Medine dahilinde kendilerine ait mahallede otururdu. Bunlar soydaşları, Benî Nadîr ve Kureyza tarafından Medine haricindeki yurtlarından kovulunca buraya gelmişlerdi.
Benî Nadîr’in evleri Medine’den iki-üç mil uzakta Buthân vadisinin yukarı kısmındaydı. Hurmalık ve ekinlerle kaplı bir yerdi. Benî Kureyza ise Medine’nin birkaç mil güneyindeki Mehzûr bölgesinde oturuyordu. Kendilerine ait hisar ve kaleleri, köyleri vardı. Buralarda birlik halinde ve müstakil olarak yaşıyorlardı.
Yahudiler kendi hakimiyetlerinde bir hükümet kuramamışlardı. Çeşitli kabile şeflerinin ve reislerinin himayesinde bağımsız olarak yaşıyorlar ve kendilerini savunmalarına ve Arap tecavüzünden korunmalarına karşılık olmak üzere, onlara her yıl vergi veriyorlardı. Kendileriyle yapılan antlaşmalardan medet umuyorlardı. Her yahudi liderinin, bedevilerden ve Arap kabile şeflerinden bir müttefiki vardı.
Yahudiler kendilerini ilim, din ve şeriat erbabı kişiler olarak tavsif ederlerdi. Dinlerine dair hükümleri, tarihlerini, peygamberlerine ait kıssaları okuttukları okulları vardı. Dinî esasları ve ibadetlerini yerine getirdikleri hususî yerleri de vardı. Bunlara “el-Midrâs” derlerdi.
Yahudilerin dinî ve dünyevî meseleler hakkında görüş alış-verişinde bulunmak için toplandığı yerler de mevcuttu. Kendilerine has yasaları ve nizamları vardı. Bunların bir kısmını kitaplarından almışlar, bir kısmını da kâhinleri ve bilginleri kendiliklerinden icat etmişlerdi. Kendilerine mahsus bayramları ve aşure gibi oruç tuttukları özel günleri vardı.
Yabancılarla yaptıkları işlerin çoğu rehin ve faiz alışverişine dayanırdı. Sahip oldukları mıntıkanın ziraî yapısı buna imkân tanıyordu. Çünkü çiftçiler hasad zamanına kadar borç almak zorundaydılar.
Bu rehin koyma işi, sadece mala inhisar etmezdi. Bilâkis kadınlar ve çocuklar da rehine mevzu teşkil ederdi. İmam Buhârî’nin de rivayet ettiği gibi, Kâ’b b. Eşref en-Nadrî’nin katline dair kıssada da bu açıkça görülmektedir. Muhammed b. Mesleme, Kâ’b b. Eşref’e giderek “Biz senin bir veya iki vesk ödünç (hurma) vermeni istiyoruz.” dedi. Bunun üzerine Kâ’b: — Olur! Siz bana rehin veriniz!” dedi. İbn Mesleme:
– Rehin olarak ne istersin? diye sordu. Kâ’b:
– Kadınlarınızı, dedi. Onlar:
– Kadınlarımızı sana nasıl rehin verebiliriz. Bugün sen Arabın en güzel simasısın! dediler. Kâ’b:
– Öyleyse oğullarınızı rehin veriniz! dedi. Onlar:
– Oğullarımızı nasıl rehin verebiliriz. Sonra bunların biri hakkında: “Bir iki deve yükü hurmaya rehin verildi.” diye sövülür ki, bu bizim için silinmez bir lekedir. Fakat biz sana silâhımızı ve zırhımızı rehin verelim.” dediler.
Özellikle kadınlar ve çocuklar söz konusu olunca bu rehin alıp vermenin, alan ile veren arasında kin ve dargınlık meydana getirmesi tabiî idi. Özellikle Arap halkı kadınlarını kıskanmakla ve izzet-i nefislerine düşkünlükleriyle şöhret bulmuştu.
Yahudilerin Medine ve Medine dışındaki iktisadî sahalarda hakimiyeti ele geçirmeleri, mâlî nüfuzlarının artmasına sebep oldu. Böylece çarşı ve pazarlara fahiş bir şekilde tahakküm etmeye ve kendi menfaat ve çıkarları için ihtikâr yapmaya başladılar.
Halkın çok büyük bir kısmı yahudilerden iğrenirdi. Çünkü onlar faizcilik yaparak servet ve zenginliğe kavuşmuşlardı. Araplar ise böyle şeylerle uğraşmaktan tiksinirlerdi. Tamahkârlık, ihtiras ve genişleme politikalarını prensip edinen yahudilerle ilgili olarak, Arabia Before Mohammad adlı eserin müellifi şöyle der:
“Bu şehirli bedevilerle müreffeh yahudiler arasındaki ilişkiler, M. VII. asırda giderek kötüleşti. Çünkü onlar ekilen bölgelerini bu bedevilerin otlaklarına kadar genişletmişlerdi.”
Yahudilerin Medine’de sakin olan Evs ve Hazrec kabileleriyle olan ilişkileri, şahsî çıkar ve maddi kazanca istinad ederdi. Yahudiler eğer menfaatlarına olacaksa bu iki kabile arasında savaş çıkarmaya uğraşırlardı. Nitekim Evs ve Hazrec’i birbirine düşüren birçok savaşta bu açıkça görülür. Onlar için mühim olan Medine’nin iktisadî hayatını ellerinde bulundurmaktı. Onların beklenen Peygamber hakkındaki sözleri, Evs ve Hazrec’i İslâm’a girmeye teşvik etmiştir.
Yahudilerin diline gelince, tabiatıyla bu Arapçaydı. Fakat halis bir Arapça değildi. Bilâkis ona İbranice sözler karıştırıyorlardı. Çünkü onlar İbranice’yi büsbütün bırakmamışlardı. Dualarında ve öğretimlerinde onu kullanıyorlardı.
Din ve propaganda konusuna gelince: Dr. İsrail diyor ki: “Şüphesiz ki, eğer yahudiler kendi dinlerini yayma işini bizzat ele almaya niyet etselerdi, bulundukları mevkiden daha yükseğine ulaşıncaya kadar, Araplar arasındaki dinî nüfuzlarını yaygınlaştırabilirlerdi. Fakat bilindiği gibi Yahudilik; İsrail oğullarını diğer milletleri kendi dinlerine çekmek için zorlamamıştır. Üstelik dinî davette bulunmak bazı sebeplerden dolayı yahudilere yasaklanmıştır.”
Fakat şurası muhakkak ki, Evs ve Hazrec ile diğer kabilelere mensup olup, aslen Arap olanlardan bir kısmı, gördükleri rağbet, evlilik ve kız alıp vermenin tesiriyle, veya Yahudi bir çevrede yetiştiklerinden dolayı yahudilerle birbirlerine yaklaştılar.
Bütün bunlar yahudi Araplar arasında olmuştur. Yahudi Nadîr kabilesine mensup olarak bilinen büyük yahudi tüccar ve meşhur Kâ’b b. Eşref, aslen Tay kabilesindendi. Babası Beni Nadir’den bir kızla evlenmişti. Kâ’b b. Eşref de dinine bağlı bir yahudi olarak yetişti. İbn Hişam onun Tay kabilesinden, annesinin de Nadîr oğullarından olduğunu söyler. Araplardan çocukları yaşamayanların bir kısmı eğer çocukları olur ve yaşarsa, onu yahudi yapmayı nezrederlerdi. Medine’de bu şekilde yahudi olan vardı. Ebû Dâvud es-Sicistânî İbn Abbas’tan şöyle bir rivayet nakleder: “Erkek çocuğu yaşamayan bir kadın, çocuğu yaşadığı takdirde onu yahudileştirmeyi va’dederdi. Nadîr oğulları şehirden kovuldukları zaman, içlerinde Ensârın çocukları da vardı. Ensâr biz çocuklarımızı yahudilere bırakmayız.” diyorlardı. Bu sebeple Allah Teâlâ şu âyeti indirmişti:
Evs ve Hazrec
Medine’de yaşayan Evs ve Hazrec kabileleri, Yemen asıllı Ezd kabilelerine mensuptur. Yemen’den Yesrib’e gelen bu göç dalgaları değişik zamanlarda olmuştu. Bu göçün, Yemen’deki vaziyetin giderek kötüleşmesi, Habeşlilerle savaşlar, Ma’rib seddinin yıkılmasıyla, sulama işlerinin yüzüstü bırakılması gibi birçok sebepleri vardı. O halde Evs ve Hazrec kabileleri, Medine’ye yahudilerden daha sonraki bir tarihte gelmişlerdir.
Evs kabilesi Yesrib’in yukarısında, güney ve doğu bölgesinde; Hazrec boyu ise Medine’nin aşağı tarafında kuzeydeki bölgede yerleşmişlerdi. Batıda ise Harretu’l-Vebre boşluğuna hiç bir şey yoktu.
Hazrec daha sonra dört kola ayrıldı. Bunlar, Malik, Adiy, Mazin ve Dinar kolları olup “Teym el-Lât” diye meşhur olan Neccâr oğullarındandır. Benî Neccâr’ın bütün kolları Mescid-i Nebî’nin çevresindeki orta mıntıkada yerleşmişti.
Evs kabilesi Medine’deki zengin tarım alanlarına yerleşmiş ve en mühim yahudi kabile ve topluluklarına komşu olmuştu. Hazrec ise daha az verimli bölgelere yerleşmiş ve büyük yahudi kabilesi Kaynuka ile komşu olmuştu.
Bugün, Evs ve Hazrec kabilelerine mensup erkeklerin sayısı hakkında bir istatistik yapmak kolay değildir. Fakat hadiseleri iyiden iyiye tedkik eden bir araştırmacı, hicretten sonra katılmış oldukları savaşlara bakarak, onların savaş güçleri hakkında bir fikir verebilir. Mekke fethinde Evs ve Hazrec’e mensup muhariplerin sayısı 4 bine baliğ olmuştu.
Resulullah’ın hicret ettiği sırada Medine’de söz sahibi olanlar Araplardı, idare de onların elindeydi. Buna karşılık yahudiler bir araya gelemediler, düşmanlarının karşısında tek bir saf halinde duramadılar ve dağıldılar. Bir kısmı Evs’le, bir kısmı da Hazrec’le müttefik oldular. Arap kabilelerinden çok daha fazla kendileriyle savaş halindeydiler. Benî Kaynuka, Benî Nadîr ve Benî Kureyza arasındaki düşmanlık son derece kuvvetliydi. Benî Kaynuka, arazilerini ve ekinlerini terkedip sadece sanatla uğraşmaya başlamıştı.
Aynı şekilde Evs ve Hazrec arasında da pek çok savaş olmuştur. Bunların ilki “Sümeyr” sonuncusu da hicretten beş yıl önceki “Buâs” harbiydi. Yahudiler de onların yanı başında, Evs ve Hazrec arasında koğuculuk yapar, ayrılık sebeplerini tahrik eder ve aralarındaki kıskançlık ruhunu alevlendirirdi. Böylece onları birbirlerine düşürür ve kendileriyle meşgul olmalarına fırsat vermezlerdi. Bunun farkına varan Araplar onlara “es-Seâlib” lâkabını vermişti.
Tabiî vaziyet
Hz. Peygamber’in hicreti sırasında Yesrib, Arap ve yahudi kabilelerinin oturduğu birkaç bölgeye ayrılmıştı. Her bölge bir kabileye aitti ve ikiye ayrılmıştı. Birinci kısım evleri ve sakinleriyle birlikte ziraî araziyi kapsar. İkinci kısım ise kale ve hisarlardan meydana gelirdi.
Yesrib’deki yahudi kalelerinin sayısı 59’a ulaşmıştı. Dr. İsrail, bu kalelerin tasviriyle ilgili olarak şöyle der: “Yesrib’de kalelerin büyük ehemmiyeti vardı. Düşman hücumu sırasında kabile fertleri buralara çekilir, erkekler düşmanla savaşa gidince kadın ve çocuklar buraya sığınırdı. Bu kaleler hububat ve meyvelerin toplandığı birer mahzen olarak da kullanılırdı. Çünkü açık yerlerde yağma ve soygun ihtimali vardı. Kale malların ve silahların depo edilmesi için dört köşe yapılmıştı. Kalenin kapılarında pazar yerleri kurulduğu gibi, ticarî eşya yüklü kervanlar da buraya yakın bir yerde konaklayabilirdi. Kalelerin içinde mabedler ve okullar da vardı. Kutsal kitapları, kıymetli eşyalar ve pek çok malzeme burada muhafaza edilirdi.
Liderler, kabile şefleri çeşitli meseleleri müzakere etmek ve istişarede bulunmak için burada toplanır, anlaşmalar ve ittifakları teyid etmek hususunda vehme kapılırlarsa, mukaddes kitaplara burada yemin ederlerdi.”
Yesrib şehri, bu tahkim edilmiş bölge ve mahallelerden oluşmaktaydı. Aslında, Yesrib bu birbirlerine yakın ve bir araya gelmiş, sonra da bir şehir teşkil etmiş olan köylerin heyet-i mecmuasından ibaretti. Kur’ân-ı Kerim de şu âyet-i celîleyle buna işaret eder:
Medine’nin doğu tarafını kaplayan Harretü Vâkım, Vebre’den çok daha ma’mûrdu. Resulullah Yesrib’e hicret ettiği sırada Harretü Vâkım en önemli yahudi kabileleri, Benî Nadîr, Benî Kureyza ve diğer yahudi aşiretleriyle meskûndu. Evs kabilesinin en önemli kolları olan, Benî Abdüleşhel, Benî Zafer ve Benî Eşhel’in kalesi Vâkım kendi evleri arasında yer alıyordu ve Harre’de bu kalenin adıyla anılıyordu.
Dinî vaziyet ve içtimaî seviye
Araplar Kureyş’e tâbi idi. Mekke halkı da dinî ve itikadı hususlarda, Kabe perdedarları, dinde önderlik vasıflarını haiz kişiler, ibadet ve itikadda örnek alınan şahıslar olarak Kureyş kabilesini görüyordu. Arap Yarımadası’na hâkim olan putperestliğe boyun eğmiş vaziyette, Kureyş’in ve Hicaz halkının taptığı putlara ibadet ediyorlardı. Ancak bazı putlara diğerlerinden daha fazla ilgi gösterirlerdi. Meselâ Menât, Medine halkının putuydu. Bu en eski puta Evs ve Hazrec kabilesi çok daha fazla alâka duyar, Allah’a şirk koşarak ona kurban keser, telbiyede bulunurlardı. Menât sahil şeridinde Mekke ile Medine arasındaki Kadid Dağı hizasındaydı. Uzzâ Mekkelilerin, Lât da Taif halkının putuydu. Bu iki şehir halkı, adı geçen putlara diğerlerinden çok daha fazla bağlılık ve taassub gösteriyordu. Medine halkından evlerinde ağaçtan veya bir başka şeyden yapılmış put bulunduranlar; Benî Selime’nin ileri gelenlerinden Amr b. el-Cemûh’un İslâm’dan önce yaptığı gibi, evlerindeki bu putlara da Menât adını verirlerdi. İmam Ahmed’in Urve ve Hz. Âişe’den rivayet ettiği bir hadis-i şerifte, Bakara sûresinin 158. âyetinin tefsiriyle ilgili olarak şöyle denilmektedir:
Ensar, müslüman olmadan önce Menât adına kurban keser ve telbiyede bulunurdu. Müşellel Dağı yakınındaki bu puta ibadet ederlerdi. Menât adına kurban kesenler Safa ve Merve’yi tavaf etmekten çekinirlerdi. Bu konuyu Resulullah’dan sordular ve “Ya Rasulallah biz cahiliye çağında Safa ve Merve’yi tavaf etmekten çekinirdik.” dediler. Bunun üzerine Allah Teâlâ “Muhakkak ki, Safa ve Merve Allah’ın alâmetlerindendir. Kim hacceder veya umre yaparsa o ikisini tavaf etmesi günah değildir.” âyeti kerimesini indirdi.
Medine’de Ensâr’a mahsûs, Lât, Menât ve Uzza veya Hubel gibi meşhur olmuş putların bulunduğuna ve ona devamlı ibadet ettiklerine, Medine dışından onu ziyarete geldiklerine dair bir malumata sahip değiliz. O halde şu husus apaçık ortaya çıkıyor ki, Medine’de putlar Mekke’de olduğu gibi yaygın değildi. Mekke’deki her evde hususî bir put vardı. Putlar orada tavaf edilir ve satılırdı. Putperestlikte herkes Mekke halkına göre daha aşağı bir mevkideydi ve onlara tâbi idi.
Medinelilerin oynayıp eğlendikleri iki günleri vardı. Resûlullah (sav) Medine’ye gelince onlara “Allah Teâlâ o iki günü onlardan daha hayırlılarıyla, Ramazan ve Kurban bayramlarıyla değiştirdi.” buyurmuştur. Bazı hadis şârihleri bu iki günün Nevruz ve Mihricân olduğunu ve muhtemelen İranlılardan alındığını ifade ederler.
Kureyş, Evs ve Hazrec’in şerefini itiraf ederdi. Evs ve Hazrec Arab-ı Âribe’den Kahtânîler’e mensuptu. Kureyş bunlardan kız alıp verirdi. Kureyş’in ulusu Haşim b. Abdi Menâf Beni Neccâr’dan evliydi. Haşim (Hazrec’e mensup olan Beni Adîy b. Neccar’dan) Selmâ binti Amr b. Zeyd ile evlenmişti. Ancak, Kureyşliler kendilerini onlardan üstün görürlerdi. Utbe b. Rebia, Şeybe b. Rebia ve Velid b. Utbe, Bedir savaşında mübarezeye çıkmışlar ve karşılarında Ensarlı gençleri görünce onlara: “Siz kimsiniz?” diye sormuşlar, onlar da “Ensardan bir grubuz.” diye cevap vermişlerdi. Bunun üzerine onlar “Bizim sizinle bir işimiz yoktur.” demişler, münâdileri de “Yâ Muhammed! Karşımıza kavminizden bizim dengimiz olanları çıkar.” diye seslenmişti. Daha sonra Resul-i Ekrem “Kalk ey Ubeyde b. Haris, kalk ey Hamza, kalk ey Ali!” dedi. Onlar da kalkıp müşriklere yaklaştı ve kendilerini tanıttılar. Bunun üzerine müşrikler “Evet siz bizim dengimizsiniz.” dediler. Kureyşliler, Medinelilerin, bulundukları yerin tabiat şartları dolayısıyla çiftçilikle uğraştıklarını ve rızıklarını ondan sağladıklarını bildikleri için, çiftçiliği hor ve hakir görürlerdi.
Afrâ’nın iki oğlu tarafından öldürülen Ebû Cehil’in yaralıyken söylediği ve Abdullah b. Mes’ûd’un işittiği şu sözlerde de durum aynen vârid olmuştur. Ebû Cehil ölümüne ramak kalmışken “Bir çiftçinin elinden ölümü tatmasaydım, üzülmezdim” diyordu.
Medenî ve iktisadî durum
Yesrib şehri tabiat şartları itibarıyla bir tarım alanıydı. Halkın en büyük geçim kaynağı çiftçilik ve bağcılıktı. Ürünlerinin başında hurma ve üzüm gelirdi. Medine’de hurma ve asma bahçeleri, hububat ve sebze ekimi yapılan yerler vardı. Özellikle kurak geçen zamanlarda ve yağmurun uzun müddet yağmadığı dönemlerde hurma, halkın gıda ihtiyacının büyük bir bölümünü karşılardı ve adeta halkın ihtiyaç anında kullandığı para rolünü oynardı. Hurma onların yaşantılarında pek çok faydalı şeyin kaynağıydı. Araplar ondan gıda olarak, yapı ve sanat malzemesi, yakacak ve hayvan yemi olarak istifade ederlerdi. Medine hurmasının pek çok çeşitleri vardı. Medineliler hurma üretiminde ve onu kaliteli hale getirmek hususunda, uzun yıllar meşgul olmalarından doğan tecrübe ve metodlara sahiptiler. Meselâ hurmayı aşılama ve ıslah etmeyi burada zikredebiliriz.
Bu, Medine’de ticarî faaliyetin olmadığını göstermez. Fakat Mekke’deki ticarî hareket kadar da yaygın ve kuvvetli olamamıştır. Çünkü ekinsiz ve suları az olan Mekke vadisinde yaşayanların geçim kaynağı, büyük çapta ticarete ve yaz-kış yaptıkları seferlere dayanıyordu.
Medine’de, çoğunlukla yahudilerin meşgul olduğu bazı sanat dalları da vardı. Muhtemelen bunları Yemen’de öğrenip getirmişlerdi. Mütehassısı oldukları bu işleri son zamanlara kadar devam ettirdiler.
Beni Kaynuka’nın tamamı sanatla uğraşırdı. Yesrib şehrindeki yahudi topluluklarının en zengini olmuşlardı. Evlerinde epeyce mal ve sayısı çok olmamakla beraber altın ve gümüşten yapılmış kıymetli ziynet eşyaları vardı.
Medine, tabiatı itibarıyla bereketli bir toprağa sahipti. Arazisi çok münbitti. Hurma ve ekinlere su veren, tarlaları sulayan, sel sularının dolup taştığı birçok vadilere sahipti. Bunlardan Akik vadisi çok meşhurdu ve Medine’nin gezinti yeriydi. Her taraftan sular fışkırır ve bahçelere hayat verirdi. Toprak, kuyu kazmaya elverişliydi. Bahçelerde epeyce kuyu vardı. Kuyusu olan ve etrafı duvarlarla çevrili bu bahçelere Medineliler “el-Hâit” derdi. Pek çok kuyu bol ve tatlı sularıyla meşhur olmuştu. Su akıttıkları arkları vardı. Suyu düz yerlerden bahçelerine kadar getirirlerdi.
Başlıca hububat bitkileri, arpa ve buğdaydı. Sebze ve yeşil bitkiler de çoktu. Ortakçılık ve kiracılıkta çok çeşitli usuller kullanılırdı. Müzâbene, münâkale, muhabere, muâveme gibi. Bunlardan bir kısmını kabul etmiş, bir kısmını yasaklamış, bir kısmını da ıslâh etmiştir.
Mekke ve Medine’de kullanılan para birimi daha önce açıkladığımız gibi tek idi. Halkının geçim kaynağı hububat ve meyveye dayandığından Medine, Mekke’den daha fazla ölçü aletlerine muhtaçtı. Medine’de kullanılan ölçü aletleri şunlardı: Müd, sâ’, vesk. Kullanılan ağırlık ölçüleri ise; dirhem, sikaf, dânik, kırat, rıtl, kantar, nevvât ve ukıyyeden ibarettir.
Medine münbit bir yer olmasına rağmen, gıda açısından yeterli değildi ve halk bir kısım gıda maddelerini dışarıdan ithal ederdi. Birinci kalite halis buğday ununu, yağ ve balı Suriye’den getiriyorlardı. Tirmizi’nin Katâde b. Nu’man’dan rivayet ettiği bir hadis-i şerifte şöyle buyuruluyor: “İnsanların yiyecekleri, hurma ve arpa Medine’dedir.” Eğer adamın imkânı varsa Zâfita’nın Suriye’den getirdiği buğday ununu satın alır; fakat bundan sadece kendi istifade ederdi. Çoluk çocuğuna gelince, onların yiyecekleri hurma ve arpadan ibaretti. Bu hikâye Medine’deki gıda durumu — ki bu durum hicretten sonra birden bire zuhur etmemişti— ve halkın değişik geçinme seviyeleri hakkında aydınlatıcı bilgiler veriyor.
Yahudiler –tabiatları ve tarihlerinden de anlaşıldığı gibi– her şehirde Araplardan daha zengindi. Araplar da bedevi tabiatları itibarıyla, istikbali fazla düşünmezler ve onun için mal biriktirmezlerdi. Ayrıca, Araplar ziyafet ve ikramdan hoşlanan kişilerdi. Yahudilerden borç almak zorunda kalırlardı. Bu borç alma işi de, çoğu zaman faiz ve rehin karşılığında olurdu.
Medine halkının deve, inek ve sürülerden ibaret servetleri vardı. Develeri arazi sulamada kullanırlardı ve onlara “el-İbil en-Nevâdıh” derlerdi. Zeğâb ve el-Gâbe gibi meşhur mer’âları vardı.
Halk oradan odun alır ve hayvanlarını orada otlatırdı. Mekke’ye nisbetle az olmakla beraber savaşlarda kullandıkları atları da vardı. Benî Süleym sahip olduğu atlarla meşhur olmuştu. Onlar bu atları Medine dışından getiriyorlardı.
Medine’de birkaç tane çarşı vardı. Bunların en önemlisi Benî Kaynuka çarşısı olup mücevherat ve altın eşyaların satış merkeziydi. Ayrıca Bezzazlar çarşısı da vardı. Medine’de ipekli ve pamuklu dokumalar, renkli yastıklar ve resimli perdeler bulunurdu. Çeşitli koku ve misk satan attarlar, civa ve anber ticareti yapanlar da mevcuttu. Çeşitli alışveriş usulleri vardı. Bunlardan bir kısmını İslâmiyet kabul etmiş, bazılarını da yasaklamıştı.
Evs ve Hazrec’ten de, Yahudilere göre daha az olsa da, faizle uğraşanlar vardı.
Medine’de hayat bir ölçüde gelişmişti. Halkın tabiatı mülayimdi. Evler kat kattı. Bazı evlerin bahçeleri vardı. Tatlı suyu severlerdi ve uzaktan getirirlerdi. Bazı evlerde de sandalyeler mevcuttu. Cam veya taş kadehler ve çeşitli lâmbalar kullanırlardı. Zembil ve küfeleri tarımda ve ev işlerinde kullanırlardı. Zenginlerin, özellikle yahudilerin evlerinde pek çok eşyaları vardı. Bilezik, pazubent, halhal, küpe, yüzük, altından veya Yemen elmasından yapılmış gerdanlıklar gibi, çeşitli mücevherler vardı. İp eğirme ve dokumacılık kadınlar arasında yaygındı. Terzilik, deri tabaklama, ev inşası, tuğla dökme ve taş yontmacılığı Medine’de hicretten önce de bilinen zanâatlardandı.
Resulullah’ın Yesrib şehrinde karşılaştığı çözümü zor durum
Görüldüğü gibi, Resulullah ve muhacirler Mekke şehrinden Yesrib köyüne değil, bilâkis —birçok hayat tarzında birinciden farklı ve nisbeten daha küçük olmasına rağmen— bir şehirden diğerine göç etmişlerdi. Fakat buradaki hayat çok daha karmaşık ve Resulullah’ın karşı karşıya kalacağı meseleler çok daha çeşitliydi. Çünkü burada değişik dinler, çevreler ve kültürler vardı. Te’yid-i ilâhiye mazhar olmuş, Allah Teâlâ’nın hikmet, hakkı batıldan ayırma, çok çeşitli beşerî toplulukları, zıt kuvvetleri ve çatışan arzuları bir araya getirme gücü verdiği ve kendinden sevgi ilham ettiği bir peygamberden başkası, burayı ele geçiremez ve bütün şehri tek bir iman potasında eritemezdi.
Allah Teâlâ Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyuruyor: