On Üçüncü Bölüm

Hudeybiye Anlaşması

Rahmet Peygamberi · Ebu’l-Hasen Ali en-Nedvî

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

Resulullah (sav)’ın rüyâsı ve müslümanların Mekke’ye girmeye hazırlanması

Resulullah, rü’yasında Mekke’ye girdiğini ve Ka’be’yi tâvaf ettiğini görmüştü. Fakat bunun ne zaman, hangi senenin hangi ayında olduğu belirtilmemişti. Hz. Peygamber Medine’de iken bunu ashabına haber vermiş, onlar da bunu müjdeleyerek büyük sevinç duymuşlardı. Hürmetle boyun eğdikleri ve sevgisiyle büyüdükleri Mekke ve Kâbe’yi çok özlemişlerdi. İslâmiyet de onların Mekke ve Kâbe’ye olan bağlılıklarını ve şevklerini arttırmış, teşvik etmişti. Onu tavâf etmek için çırpınıyor, onu görmek için sabırsızlanıyorlardı.

Muhacirler Mekke’ye diğerlerinden daha çok sevgi besliyorlardı. Çünkü orada doğmuş, orada büyümüşler ve bu şehri büyük bir aşkla sevmişlerdi. Şimdi ise birbirlerinden uzak düşmüşlerdi.

Hz. Peygamber rüyasını onlara anlatınca bunun, bu sene içinde olacağından asla şüphe etmediler. Bütün bunlar müminlerin kalbinde büyük bir şevk uyandırdı, üzeri küllenmiş muhabbet ve iştiyaklarını açığa çıkardı. Resulullah ile beraber yola çıkmaya hazırlandılar. Geride pek az kişi kaldı.

Uzun bir ayrılıktan sonra Mekke’ye hareket

Hz. Peygamber H. 6. yılın Zilkade ayında (M. 628) umre maksadıyla –savaş niyetiyle değil– 1500 kişiyle beraber Hudeybiye’ye doğru yola çıktı. Kurbanlık develeri de yanında götürüyordu. Müslümanlara Kâbe’yi tavaf ve ta’zim etmek niyetiyle çıktığını bildirmek için de ihrama girdi.

Resulullah, Huzâa kabilesinden birini Kureyş hakkında bilgi edinmek üzere gözcü olarak görevlendirmişti. Hz. Peygamber Usfan’a yaklaşınca, gözcü Resulullah’ın yanına gelip: “Ya Rasulallah! Ka’b b. Luey kabilesi Ehabiş’i ve diğer birçok kabileyi sana karşı toplamışlar, onlar seninle savaşmak ve seni Kâbe’yi tavâf etmekten alıkoymak istiyorlar.” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber Mekke sınırındaki Seniyye’ye –ki Kureyş üzerine buradan inilirdi– gelinceye kadar yoluna devam etmiştir. Burada devesi çökmüş ve halk: “Kasvâ yerinden kalkmıyor, Kasvâ yerinden kalkmıyor.” demişlerdi. Hz. Peygamber de “Kasvâ yerinden kalkmamazlık etmez, onun öyle bir huyu da yoktur, fakat fili Mekke’ye girmekten meneden Allah, şimdi de Kasvâ’yı şehre girmekten alıkoymuştur. Nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Kureyş müşrikleri Allah’ın Kâbe dahilinde işlenmesini haram kıldığı şeylere ta’zim veya akraba hukukuna riayet edilmesi kasdıyla benden ne kadar müşkil şeyler isterlerse istesinler taleplerini muhakkak yerine getireceğim.” buyurdu.

Sonra devesini sürdü, hayvan sıçrayıp kalktı. Hz. Peygamber yolunu değiştirip suyu az olan “Semed” kuyusu yolu üzerindeki, Hudeybiye’nin en son sınırında indi. Halk Resulullah’a susuzluktan şikâyet etti. Bunun üzerine Hz. Peygamber ok mahfazasından bir ok çıkardı. Bu oku Semed kuyusuna koymalarını emretti. O anda kuyunun suyu coşmaya başladı ve ashâb-ı kirâm oradan ayrılıncaya kadar onların susuzluğunu gidermeye yetti.

Kureyş müslümanların Mekke’ye girmesinden korkuyordu

Kureyş müşrikleri Resulullah’ın üzerlerine gelmesinden korkuyordu. Hz. Peygamber, ashabından birini onlara göndermek istedi. Bu maksatla Ömer b. el-Hattâb’ı çağırdı. Hz. Ömer, Peygamberimize: “Ya Rasulallah, Mekke’de bir saldırıyla karşılaşırsam kavmim Adiy b. Kâ’b oğullarından beni koruyacak hiç kimse yoktur. Osman b. Affan’ı gönder, çünkü onun Mekke’de akrabaları var. Osman, senin isteklerini onlara tebliğ edebilecek biridir.” dedi. Bunun üzerine Resul-i Ekrem Hz. Osman’ı çağırarak Kureyş’e göndermiş ve ona: “Kureyş’e bizim çarpışmak için gelmediğimizi, umre için geldiğimizi haber ver, onları İslâm’a davet et!” buyurmuştur. Sonra da müminlerden bazılarını yanına alıp, Mekke’deki mümin erkekleri ve mümine kadınları ziyaret etmesini, onları fetih ile müjdelemesini; Yüce Allah’ın, dinini Mekke’de hâkim kılacağını ve hiç kimsenin imanını gizlemeyeceği günün yakın olduğunu, onlara haber vermesini emretti.

Sevgi ve vefâ imtihanı

Hz. Osman yola çıkıp Mekke’ye vardı. Ebû Süfyan ve diğer Kureyş reislerini ziyaret edip, Resulullah’ın emirlerini onlara tebliğ etti.

Hz. Osman Resulullah’ın emirlerini onlara tebliğ ettikten sonra, müşrikler ona: “Eğer Beytullah’ı tavâf etmek istiyorsan et!” dediler, Hz. Osman ise onların bu tekliflerini reddederek “Resulullah Kâbe’yi tavâf etmedikçe ben de etmem.” dedi.

Hz. Osman Mekke’den dönünce müslümanlar ona: “Ey Ebû Abdullah! Beytullah’ı tavaf ederek şifa buldun.” dediler. Hz. Osman ise: “Hakkımda ne kadar kötü düşündünüz, nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, Resulullah Hudeybiye’de iken, ben Mekke’de bir yıl kalsam bile, Resul-i Ekrem Kabe’yi tavâf etmedikçe ben de etmezdim. Andolsun ki, Kureyş beni Beytullah’ı tavâf etmeye çağırdı, fakat ben yanaşmadım.” diye mukabele etti.

Bey’at-ı Rıdvan

Resulullah, Hz. Osman’ın öldürüldüğüne dair haberler üzerine ashâb-ı kiramı bey’ata çağırdı. Müminler koşarak Resulullah’ın yanına gittiler ve ağacın altında bulunan Hz. Peygamber’e düşmandan kaçmamak üzere bey’at ettiler. Resul-i Ekrem daha sonra bir eliyle diğer elini tuttu ve “Bu da Osman nâmına yapılmış bey’attır.” dedi. Bey’at-ı Rıdvan Hudeybiye’de bir muğaylan ağacının altında yapılmış ve Allah Teâlâ onun hakkında şu ayet-i celileyi indirmiştir:

Arabuluculuk ve karşılıklı görüşmeler

Bu arada, Huzâa kabilesinden Budeyl b. Verka, kendi kabilesinden birkaç kişiyle Resulullah’ın yanına gelmiş, onunla konuşmuş ve buraya niçin geldiğini sormuştur. Hz. Peygamber de cevaben: “Biz hiç kimseyle çarpışmaya gelmedik, umre niyetiyle geldik. Şüphesiz ki, savaş Kureyş’i yıpratmış ve zarara uğratmıştır. Eğer dilerlerse kendilerine biraz daha va’de tanıyayım, onlar da benimle diğer insanlar arasına girmesinler. Eğer halkın girdiği dine girmek isterlerse girsinler. Şayet bunları kabul etmez de benimle savaşmaya kalkarlarsa –ki, zaten bunun için toplanmışlar– nefsim kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, tebliğe çalıştığım İslâmiyet uğrunda, başım gövdemden ayrılıncaya kadar onlarla çarpışacağım. Zaten Allah dinini mutlaka hâkim kılacaktır.”

Budeyl, Resulullah’ın kendisine söylediklerini Kureyş müşriklerine anlatınca, Urve b. Mesûd es-Sakafî: “Bu size yapılmış güzel bir tekliftir. Onu hiç tereddüt etmeden kabul ediniz. Benim Muhammed’in yanına gidip kendisiyle görüşmeme de müsaade ediniz.” dedi. Onlar da “olur” dediler. Urve b. Mesud es-Sakafî Resulullah’ın huzuruna geldi. Resulullah ashâb-ı kiramla konuşuyordu. Urve bu defa ashab-ı kiramı gözetlemeye başladı. Onların Resul-i Ekrem’e ne kadar saygı duyduklarını gördü. O, bir şey emretse derhal yerine getiriyorlardı. Abdest alsa nerdeyse birbirleriyle savaşırcasına onun hizmetine koşuyorlardı. Eğer o konuşmaya başlarsa hemen seslerini kısıyor, konuşmayı bırakıyorlardı. Hatta saygılarından ötürü onun yüzüne dikkatle bakamıyorlardı. Urve, bunları müşahede ettikten sonra dönüp kendi arkadaşlarına; “Ey kavmim! Allah’a andolsun ki, ben daha önce çeşitli hükümdarlara, Kisra’ya, Kayser’e ve Necâşî’ye elçi olarak gittim. Vallahi ben, hiçbir hükümdarın adamlarının, ashâbının Muhammed’e gösterdiği saygı ve tazimi onlara gösterdiğine şahit olmadım.” dedi. Gördüklerini onlara anlattı ve “Size güzel bir teklif yapılmıştır, bunu hemen kabul ediniz.” diye tavsiyelerde bulundu.

Anlaşma ve barış

Benî Kinâne’den bir adamla Mikraz b. Hafs da Resûl-i Ekrem’in yanına gelmiş ve dönüşünde, gördüklerini Kureyş müşriklerine anlatmışlardı. Kureyş daha sonra Süheyl b. Amr’ı barış yapmak üzere Hz. Peygamber’e gönderdi. Resulullah Süheyl’in gelmekte olduğunu görünce: “Kureyş ne zaman barış isterse hep Süheyl’i gönderir.” buyurdu ve “Aramızda bir anlaşma metni yazın!” diye emir verdi.

Hikmet, hilm ve alçak gönüllülük

Hz. Peygamber, kâtiplikle görevlendirilen Hz. Ali’yi çağırdı ve “Bismillâhirrahmânirrahim yaz!” dedi.

Süheyl itiraz ederek “Vallahi biz, ‘Rahmân’ın ne demek olduğunu bilmiyoruz. Daha önce senin de yazdığın ‘Bismike’l-lâhumme’ yazsın.” dedi. Müslümanlar da Süheyl’in bu teklifine karşı çıktılar ve “Vallahi, Bismillâhirrahmânirrahim’den başka bir şey yazmayız.” dediler. Bunun üzerine Resulullah “Bismike’l-lâhumme” yazılmasını emretti. Hz. Peygamber sonra sözlerine devamla, Hz. Ali’ye yaz dedi: “Bu Allah’ın resûlü Muhammed’in kabul ettiği, üzerinde anlaşmaya vardığı…” Süheyl, hemen söze karışıp “Vallahi biz senin gerçekten peygamber olduğuna inansaydık, zaten senin Beytullah’ı tavâf etmene mâni olmaz ve seninle çarpışmazdık. Muhammed b. Abdullah yazsın.” dedi.

Hz. Peygamber: “Siz beni yalanlasanız da ben Allah’ın elçisiyim.” buyurdu ve Hz. Ali’ye “Muhammed b. Abdullah” yazmasını söyledi ve “Resulullah” kelimesini silmesini emretti. Hz. Ali: “Vallahi ben karalamam.” deyince Hz. Peygamber: “O halde yerini göster!” buyurmuş ve Hz. Ali’nin gösterdiği yeri karalamıştır.

Sulh ve imtihan

Hz. Peygamber: “Bu, Muhammed b. Abdullah’ın, sizin Beytullah ile bizim aramıza girmemeniz, bizim de rahatça Kâbe’yi tavaf etmemiz şartıyla kabul ettiği…” deyince Süheyl: “Vallahi, Araplar biz baskıyla iş gördük demezler.” diye itiraz etti ve “Fakat bu, gelecek yıl olabilir.” dedi. Bu madde bu şekilde yazıldı.

Süheyl bir başka maddeyi dikte ettiriyordu: “Bizden hiçbir kimse sizin tarafınıza geçmeyecek, eğer geçerse müslümanlığı kabul etmiş dahi olsa, hemen bize iade edilecek.” Müslümanlar bu maddeye şiddetle karşı çıktılar ve “Sübhanallah! Bu nasıl iş, müslüman olarak yanımıza gelen bir insan nasıl olur da müşriklere iade edilir.” dediler.

Onlar bu vaziyetteyken birden Ebû Cendel b. Süheyl Mekke’nin alt tarafından, ayağındaki zincirleri sürükleyerek geldi ve kendini müslümanların arasına attı.

Süheyl Hz. Peygamber’e: “Ya Muhammed! İşte bu anlaşmamız uyarınca geri iade etmen gerekenlerin ilkidir.” dedi.

Resulullah: “Biz henüz anlaşmayı imzalamış değiliz.” dedi. Süheyl: “O halde, Allah’a yemin olsun ki ben de seninle hiçbir madde üzerinde artık anlaşma yapmayacağım.” dedi. Hz. Peygamber: “Ebû Cendel’e benim için müsaade et!” deyince, Süheyl: “Bunu yapamam.” dedi. Hz. Peygamber “Hayır, yapacaksın!” diye ısrar edince de Süheyl inatla “Yapamam.” dedi. Bunun üzerine Ebû Cendel: “Ey müslüman topluluğu, müslüman olarak aranıza geldiğim halde, geri müşriklere mi iade ediliyorum? Başıma gelenleri görmüyor musunuz?” dedi. Gerçekten de o, Allah yolunda çok ağır işkencelere maruz kalmıştı. Resulullah istemeyerek Ebû Cendel’i iâde etmek zorundaydı.

Yapılan muahede şartlarına göre: İki topluluk (müminler ve müşrikler) on yıl müddetle savaşmayacak, emniyet içinde yaşayacak ve birbirlerini rahatsız etmeyeceklerdi. Müşriklerden biri velisinin izni olmaksızın Hz. Muhammed’in yanına gelirse, Hz. Peygamber onu müşriklere iade edecek, buna karşılık müslümanlardan biri müşriklerin yanına giderse o iade edilmeyecekti. Diğer kabile ve gruplardan dileyen Hz. Muhammed ile, dileyen de müşriklerle anlaşma yapabilecek ve onların himayesine girebilecekti.

Müslümanların anlaşma ile imtihan edilmeleri ve Mekke’ye dönüş

Müslümanlar, Kabe’yi tavâf etmeden dönmelerini ve Resulullah’ın ağır şartları kabul ederek anlaşma yapmasını hiç hazmedemediler. Bu hal onların çok ağırına gitti. Neredeyse helâk olacaklardı. Bu hadise onları çok etkilemişti. Hatta Hz. Ömer, Hz. Ebû Bekir’in yanına gelerek “Resulullah bize, ‘Beytullah’a varıp onu ziyaret edeceğiz’ dememiş miydi?” diye sordu. Hz. Ebû Bekir: “Evet, demişti. Fakat sana bu yıl gidip Kâbe’yi ziyaret edeceğini de haber vermiş miydi?” dedi. Hz. Ömer “Hayır!” cevabını verdi. Hz. Ebû Bekir: “Muhakkak ki sen Kâbe’ye gidecek ve onu tavâf edeceksin.” dedi.

Resulullah anlaşma meselelerini halledince, kurbanlık devesini kesti, sonra oturup saçını tıraş ettirdi. Bu hal müslümanları çok üzdü. Çünkü onlar Mekke’ye gireceklerinden, umre yapacaklarından hiç şüphe etmeden yola çıkmışlardı. Fakat Resulullah’ın kurban kestiğini, tıraş olduğunu görünce, onlar da kurbanlarını kesmeye ve tıraş olmaya koşuştular.

Hor ve hakir bir barış mı, yoksa apaçık bir fetih mi?

Resulullah (sav) anlaşmayı müteakip Medine’ye döndü. Avdetinde, Allah Teâlâ şu âyet-i kerimeleri indirdi:

Hz. Ömer, Hz. Peygamber’e: “Ya Rasulallah! Bu muahede bir fetih midir?” diye sordu. Resulullah da “Evet!” cevabını verdi.

Umulur ki, hoşlanmadığınız birşey sizin için daha hayırlıdır

Hz. Peygamber Medine’ye dönünce Kureyş’ten Ebû Basîr b. Utbe Resulullah’ın yanına gelmişti. Bunun üzerine müşrikler onu geri istemek üzere iki kişi göndermiş ve “Bizimle yaptığın anlaşmaya göre Ebû Basîr’i iade etmelisin.” demişlerdi. Resul-i Ekrem de onu iki müşriğe teslim etti. Müşrikler, Ebû Basîr ile birlikte yola çıktılar. Ebû Basîr onların elinden kaçtı ve deniz sahiline saptı. Ebû Cendel de Kureyş müşriklerinin elinden kurtularak Ebû Basîr’in yanına geldi. Kureyş’ten İslâmiyeti kabul eden herkes kaçıp Ebû Basîr’in yanına geliyordu. Öyle ki orada büyük bir topluluk oluşmuştu. Kureyş müşriklerinin Suriye’ye giden ticaret kafilelerine engel oluyorlar, adamlarını öldürüyorlar, mallarını alıyorlardı. Bunun üzerine Kureyş Hz. Peygamber’e haber gönderip “Ey Muhammed, Allah ve akrabalık aşkına Ebu Basîr ve arkadaşlarının ve Kureyş’ten kaçıp da kendi yanına gelecek olan herkesin emniyette olacağını, geri müşriklere iade edilmeyeceğini ilân et!” dediler.

Hudeybiye anlaşması fetih ve zafere nasıl dönüştü?

Son hadiseler, Resulullah’ın Kureyş’in ısrar ettiği her şartı istemeyerek kabul ettiği, müslümanların kendileri için bir zafer ve kazanç olarak görüp kuvvetli imanları ve Resulullah’a olan bağlılıkları sayesinde tahammül ettikleri Hudeybiye barışının, İslâm’ın zaferine ve Arap Yarımadası’nda misli görülmemiş bir hızla yayılması için açılan yeni bir kapı olduğunu gösterir. Yine bu muahede Mekke fethine, Kayser, Kisrâ, Mukavkıs, Necâşî ve Arap emirleri gibi, dünyanın birçok hükümdarının İslâm’a davet edilmesine zemin hazırlamıştır.

Müslümanların istemeyerek kabul etmek zorunda kaldıkları bu anlaşmayla ilgili olarak Cenab-ı Hak şöyle buyuruyor:

Bu anlaşmanın kazançlı yönlerinden biri de Kureyş kabilesinin müslümanların bulundukları mevkii itirafları, müslümanları kendileriyle anlaşmalarının kesinlik kazandığı, anlaşma için müzakerelerin yapılabileceği kuvvetli ve şerefli bir topluluk olarak kabul etmeleriydi. Bir başka verimli ve üstün tarafı da, önü sonu olmayan, ardı arası kesilmeyen, kendilerini sürekli meşgul eden ve kuvvetlerini tüketen savaşlardan kurtulmalarıydı. Böylece emniyette oldukları bu devrede, beşeriyeti huzur ve sükûn, emniyet ve selâmet içinde İslâmiyet’e davet etme imkânı bulmalarıydı.

Bu barış, müslümanlarla müşriklerin birbirlerine karışmalarına; müşriklerin İslâmiyet’in güzelliklerine, müslümanlığın ahlâk terbiyesine; nefisleri arındırmada, akılları ve gönülleri şirkin ve putperestliğin kötülüklerinden, düşmanlık ve husumetten, kana susamışlıktan ve aynı soydan, aynı çevreden ve aynı dilden olduklarında hiçbir ihtilâfları olmayan kavim ve kabilelerle savaşma ihtirasından kurtarmada gösterdiği, hayret verici mucizevî değişikliklere muttali olmalarına eşit ölçülerde imkân tanımıştır.

Şurası muhakkak ki, müminleri arkadaşlarından ve amcazadelerinden üstün kılan, onların başka bir ümmet, eski topluluklarından farklı bir cemaat yapan en büyük faktör, İslâmî öğretiler ve Resulullah’ın sohbetleriydi.

Anlaşmanın üzerinden daha henüz bir yıl bile geçmemişti, ama, beş yıllık dönemde müslüman olan Araplardan daha fazlası, bu süre içinde İslâm’ı kabul etmişti. Mekke henüz fethedilmemişti.

İmam İbn Şihab ez-Zührî (öl. h. 124/741-742) der ki: “İslâm tarihinde bundan önce, bundan daha büyük bir fetih olmamıştır. Barış imzalandıktan ve savaşa son verildikten sonra, halk emniyete kavuşmuş, birbirleriyle konuşmaya ve karşılaştıklarında konuşarak, müzakere ederek anlaşma yollarını aramaya başladı.

İslâmiyet hakkında konuşulanlardan birazcık olsun anlayan herkes, müslüman oluyordu. Bu iki senede müslüman olanların sayısı, daha önce İslâm’a girenler kadar, hatta ondan da fazlaydı.”

İbn Hişam da: “Resulullah’ın Hudeybiye’ye Cabir b. Abdullah’a göre 1400 kişiyle gitmesine karşılık, bundan iki yıl sonraki Mekke fethine 10. kişiyle çıkması, Zührî’nin sözünün doğruluğuna delildir.” diyor.

Bu anlaşmadan Mekke’deki zayıf ve güçsüz müslümanlar da istifade etti. Ebû Cendel sayesinde Kureyş’e mensup büyük bir kitle de müslüman olmuştu. Kureyş’in bu İslâm davetçisine ve İslâmiyet’in Mekke’de yayılmasına engel olmaya gücü yetmedi.

Ebû Basîr’e iltihak edenler bulundukları yerde İslâm kuvvet ve davetinin bir merkezini kurdular. Kureyş onların faaliyetlerinden bahsetmeye, buna bir çare aramaya başladı. Resulullah’a müracaat ederek onları kendi yanına, Medine’ye almasını istediler. Hz. Peygamber de onların bu arzularını kabul etti. Mekke’de sıkıntı içinde olanlar da bu sıkıntıdan kurtuldular. İşte bütün bunlar bu anlaşmanın iyiliklerinden ve bu barışın faydalarındandır.

Resulullah’ın durduğu ve anlaşmayı imzaladığı yerde, savaşa karşı bir isteksizlik, barışa rağbet, hilm ve henüz İslâmiyet’e girmemiş olan Arap kabilelerinin, yeni din ve ona davet eden Peygamber hakkındaki kanaatlarının değişmesine sebep olan uysal davranışları ortaya çıktı ve Arapların gönüllerinde İslâm’ı yüceltme ve daha önce olmayan bir takdir hissi uyandı. Her ne kadar Hz. Peygamber ve müslümanların buraya geliş maksatları başka idiyse de, bunun İslâm’a davet açısından da kıymeti, küçümsenmeyecek bir faydası vardır.

Hâlid b. Velid ve Amr b. el-Âs’ın müslüman olmaları

Hudeybiye anlaşmasıyla gönüller fethedilmişti. Kureyş süvarilerinin kumandanı ve büyük savaşların kahramanı Halid b. Velid, bu hadiseden sonra müslüman olmuş ve Resulullah kendisine “Seyfullah” (Allah’ın kılıcı) ünvanını vermişti. Halid, Allah yolunda güzel bir imtihan vermiş, Cenâb-ı Hak da onun sayesinde Suriye’nin fethini müslümanlara nasib etmişti.

Büyük emîr ve kumandanlardan biri ve daha sonra Mısır fatihi olan Amr b. el-Âs da, Hâlid b. Velid ile birlikte, Hudeybiye barışından sonra Medine’ye gelmiş ve müslüman olmuştur. Her ikisi de iyi birer müslüman olmuşlardı.