On Beşinci Bölüm

Hayber Gazâsı

Rahmet Peygamberi · Ebu’l-Hasen Ali en-Nedvî

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

Allah’ın bir mükâfatı

Allah Teâlâ hazretleri Allah ve Resulüne itaat eden, Allah’ın hükmünü ve emrini kendi nefislerinin arzularına ve akıllarının işaret ettiği hususlara tercih ederek, Hudeybiye’deki Rıdvan bey’atına katılan müminleri, yakın bir fetih ve pek çok ganimetle müjdelemiştir.

Cenab-ı Hak şöyle buyuruyordu:

Bu fetih ve ganimetlerin ilki Hayber gazâsıydı. Hayber bir yahudi kolonisi olup müstahkem kalelere sahipti. Yahudilerin savaş üssüydü ve Arap Yarımadası’ndaki yahudi kalelerinin sonuncusuydu. Yahudiler müslümanların başına gelecek bir felâketi bekliyorlar ve kardeşlerine yapılanları unutmuyorlardı. Onların başına gelenlerin kendi başlarına da gelmeyeceğinden emîn değillerdi ve Medine’ye saldırmak için Gatafan ile işbirliği yapıyorlardı.

Resulullah onlardan rahata kavuşmak ve gelecek tehlikeden emin olmak istiyordu. Hayber, Medine’nin kuzey-doğusunda ve 70 mil uzaklıktaydı.

Resulullah’ın kumandası altındaki müslüman ordusu

Hz. Peygamber Hudeybiye’den döndükten sonra, Zilhicce ile Muharrem’in bir kısmını Medine’de geçirmiş ve Muharrem’in ikinci yarısında Hayber gazasına çıkmıştır.

Âmir b. el-Ekva’ adındaki şair de recez vezninde söylediği şu beyitlerle Resulullah’a refakat ediyordu:

“Andolsun ki, Allah bize doğru yolu göstermemiş olsaydı, (biz muhakkak şaşırırdık). Zekât vermez, namaz kılmazdık.

“Eğer bir kavim bize hücum eder ve fitne çıkarmak isterse, imtina ederiz. Gönüllerimize sükûnet ve metanet ver. Düşmana kavuştuğumuzda da ayaklarımızı sabit kıl.”

Resulullah 1400 piyade, 200 süvariyle yola koyuldu. Hudeybiye’ye katılmamış olanlara izin vermedi. Bu sefere hastaları tedavi, yaralılara hizmet ve savaş sırasında su ve yemek işlerinde mücahidlere yardım etmek için, 20 kadar da müslüman kadın katılmıştı.

Hz. Peygamber ordusuyla Recî’de konakladı. Burası Gatafan ile yahudiler arasındaki bir mevki idi. Resulullah bu hareketiyle hem yahudilerle Gatafan, hem de Hayber halkına yardıma gelmesi muhtemel olanların arasına girmiş ve yardımı engellemiş oluyordu. Hayber yahudilerine destek olacaklar vardı ama, onlar buna cesaret edemediler. Kendi halkı ve malları arasında kalıp Resulullah ile Hayber yahudileri arasına girmediler.

Resulullah, yemek getirilmesini istedi. Ashâb-ı Kirâm yanlarında başka birşey olmadığı için, ancak “sevik” (kavrulmuş un) getirdiler. Hz. Peygamber’in duasıyla bereketlendi ve bütün müminler karınlarını doyurdu.

Hz. Peygamber Hayber’e yaklaşınca dua ve niyazda bulundu. Allah’tan hayır dileyip Hayber’in ve halkının şerrinden O’na sığındı. Peygamber Efendimiz bir kavme saldıracağı zaman, sabah olmasını beklerdi. Ezan sesini duyunca baskından vazgeçerdi.

Resulullah geceyi orada geçirdi. Sabahleyin ezan sesi işitmeyince hemen devesine bindi. Mücahidler de onu takip ettiler. Sabahın erken saatlerinde ellerinde kürek ve kovalarla tarlalarına giden yahudi işçilerle karşılaştılar. Onlar Hz. Peygamber’i ve ordusunu görünce: “İşte Muhammed, işte ordusu.” diye bağırdılar ve geri dönüp kaçtılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber: “Allahu Ekber, Allahu Ekber! Harab oldu Hayber. Biz bir kavmin toprağına baskın yaptık mı, bu müthiş haberin korku saldığı düşmanların (vay hallerine, onların) sabahı ne fenâ olur.” buyurdu.

Muzaffer bir kumandan

Resulullah kaleleri muhasara etmeye ve teker teker fethetmeye başladı. Fethedilen ilk kale Nâim kalesiydi. Kâmûs kalesi teslim olmamakta direniyordu. Bu sırada Hz. Ali’nin gözleri ağrıyordu. Hz. Peygamber: “Yarın bu sancağı öyle biri alacak ki, Allah da, Resulü de onu sever. Allah ona fethi müyesser kılacaktır.” dedi. Ashâb-ı Kirâm’ın büyükleri de sancağı almaya can atıyor ve her biri sancağın kendisine verilmesini arzu ediyordu. Fakat Hz. Peygamber Hz. Ali’yi çağırdı. Hz. Ali gözlerinden rahatsızdı. Hz. Peygamber sağlığına kavuşması için dua ve niyazda bulundu. Gözlerindeki ağrı derhal dindi ve iyileşti. Sanki hiç ağrımamış gibi oldu. Resulullah sancağı ona verdi. Hz. Ali: “Ya Rasulallah, onlar da bizim gibi müslüman oluncaya kadar savaşacağım.” dedi.

Resulullah Hz. Ali’ye: “Onların sahasına varıncaya kadar vakarla, teennî ile hareket et. Sonra onları İslâm’a çağır. Üzerlerine vacip olan Allah’ın emir ve yasaklarını, İslâm’ın esaslarını onlara haber ver. Allah’a yemin ederim ki, senin sayende, Allah Teâlâ’nın onlardan birini hidayete kavuşturması, sana kızıl develer bahşedilmesinden çok daha hayırlıdır.” buyurdu.

Allah’ın aslanları ve yahudi cengâverleri

Hz. Ali, Kâmûs kalesine geldi. Karşısına şiir söyleyerek meşhur süvari Merhab çıktı. Her ikisi de birbirlerine kılıç salladılar. Hz. Ali indirdiği bir darbeyle Merhab’ın miğferini ve başını yarıp dişlerine kadar indirdi. Bu hadise fetih demekti.

Muhammed b. Mesleme de bu savaşta büyük kahramanlıklar göstermiş, cesaretle, yiğitçe savaşmış, yahudilerin önde gelen cengâver ve süvarilerini öldürmüştü.

Az bir iş yaptı, büyük mükâfata nail oldu

Hayber halkından birinin Habeşli zenci bir kölesi vardı. Efendisinin koyunlarını otlatıyordu. Hayberlilerin silâha sarıldığını görünce onlara: “Ne yapıyorsunuz?” diye sordu. Onlar da: “Kendisinin peygamber olduğunu söyleyen şu adamla savaşıyoruz.” diye cevap verdiler.

Peygamber sözü zenci kölenin kalbine işledi ve sürüsüyle beraber doğruca Resulullah’ın yanına gitti. Hz. Peygamber’e: “Sen ne söylüyor ve neye davet ediyorsun?” diye sordu. Resulullah: “İslâm’a, Allah’tan başka ilâh olmadığına ve benim Allah’ın Peygamberi olduğuma şehadete ve Allah’tan başkasına tapmamaya davet ediyorum.” buyurdu. Köle: “Eğer bunlara şehadet eder, Aziz ve Celil olan Allah’a iman edersem, bana ne var?” dedi. Resulullah: “Eğer bu hal üzere, müslüman olarak ölürsen, sana cennet var.” buyurdu.

Zenci köle müslüman oldu ve sonra: “Ey Allah’ın Peygamberi! Bu koyunlar yanımda emaneten duruyor.” dedi. Hz. Peygamber: “Sen onları yanından uzaklaştır ve onlara ufak taşlar at. Muhakkak ki Allah Teâlâ senin emanetini sahibine ulaştıracak ve emanet yükünü senden kaldıracaktır!” buyurdu. Köle, Resulullah’ın dediklerini aynen yaptı. Koyunlar da sahibinin yanına döndüler. Yahudi, kölesinin müslüman olduğunu anladı. Resulullah ayağa kalkıp mücahitlere va’z ve nasihatta bulundu. Onları cihada teşvik etti. Müslümanlar ile yahudiler savaşa tutuşunca bu zenci köle de şehit olanlar arasındaydı. Müslümanlar onu ordugâha getirdiler ve Resulullah’ın çadırına götürdüler. Resulullah ashabına dönüp: “Allah bu köleye ikramda bulundu ve onu hayra sevketti. Onun yanıbaşında iki tane hûrî görüyorum. Halbuki o, Allah’a secde etme imkânı bile bulamamıştı” dedi.

Ben sana bunun için ittiba etmedim

Bedevî bir Arap Resulullah’a geldi, ona iman etti ve tâbi oldu. Sonra da Resulullah’a: “Ben seninle birlikte hicret edeceğim.” dedi. Hz. Peygamber ashabına onu gözetmelerini tavsiye etti. Hayber gazası sırasında elde edilen ganimetten Resulullah ona da bir hisse ayırdı. Bedevî, mücahitlerin hayvanlarını otlatırdı. Ordugâha dönünce onun payını kendisine verdiler. Bedevi: “Bu nedir?” diye sordu. Ashâb: “Bu Resûlullah’ın sana ayırdığı hissedir.” dedi. O, bunu alıp doğruca Resulullah’a götürdü ve “Bu nedir Ya Rasulallah?” dedi. Hz. Peygamber: “Sana düşen paydır.” buyurdu. Bedevî: “Ben sana bunun için ittiba etmedim, boğazını işaretle işte buradan vurulup ölmek ve cennete girmek için ittiba ettim.” dedi. Resul-i Ekrem: “Eğer doğru söylüyorsan, Allah seni doğru çıkarır.” buyurdu.

Bedevî sonra kalkıp düşmanla çarpışmaya gitti. Ashab-ı Kirâm onu ölü olarak Resulullah’a getirdiler. Hz. Peygamber: “Bu, o adam mıdır?” dedi. Ashab-ı Kirâm: “Evet!” diye cevap verdi. Hz. Peygamber: “O doğru söylediği için Allah da onu doğru çıkardı.” dedi. Sonra da kendi cübbesini ona kefen yaptı ve gidip cenaze namazını kıldı. Resulullah onun için şöyle dedi: “Allah’ım, bu kulun senin yolunda muhacir olarak çıktı ve şehid olarak öldürüldü. Ben de ona şahidim.”

Hayber’de kalma şartı

Hayber’deki kaleler günlerce süren savaş ve muhasaradan sonra birbiri ardından fethedilince, yahudiler Hz. Peygamber’e gelerek barış istediler. Resul-i Ekrem onları Hayber’den çıkarmak istiyordu. Fakat onlar: “Ya Muhammed bize müsaade et de burada kalıp toprağı işleyelim, biz bu işi sizden daha iyi biliriz.” dediler. Gerçekten de ne Resulullah’ın, ne de ashabının orada kalıp çalışacak işçileri yoktu. Bizzat kendilerinin de buna ayıracak vakitleri yoktu. Hz. Peygamber bazı şartlar altında Hayber’de kalmalarını uygun gördü. Buna göre her yıl elde edilecek ürün ve meyveden bir kısmı onlara bırakılacaktı. Hz. Peygamber Abdullah b. Revâha’yı Hayber’e gönderir, o da miktarı tahmin eder ve mahsulü ikiye taksim ederdi. Yahudileri bu iki hisseden dilediklerini almakta muhayyer bırakırdı. Yahudiler de “Gökler ve yer ancak böyle bir adaletle ayakta durur.” diyerek sevinçlerini ifade ederlerdi.

Dinî hoşgörü ruhu

Müslümanların Hayber gazası sırasında elde ettiği ganimetler arasında, çok sayıda Tevrat sahifeleri de vardı. Yahudiler bunları geri istemeye gelince, Hz. Peygamber onların teslim edilmesini emretti.

Dr. İsrail bu hadiseyle ilgili olarak şöyle der:

“Bu davranış, Resulullah’ın bu sahifelere büyük değer verdiğini gösterir. Hz. Peygamber onların mukaddes sahifelerine hiç bir kötülük etmedi. Halbuki Romalılar Kudüs’ü istilâ ettikleri zaman (MÖ. 70) mukaddes kitapları yakmışlar ve ayaklarıyla çiğnemişlerdi. Yine Endülüs’te yahudilere karşı başlatılan savaşlarda, mutaassıp hıristiyanlar da aynısını yapmış ve Tevrat sahifelerini yakmışlardı. İşte mezkûr iki milletle İslâm peygamberi arasındaki büyük fark.”

Ca’fer b. Ebû Tâlib’in gelmesi

Bu gazâ sırasında Resulullah’ın amcası Ebû Talib’in oğlu Ca’fer ve arkadaşları Habeşistan’dan dönüp Peygamberimizin yanına gelmişlerdi. Resulullah Ca’fer’in gelişine çok sevindi. Onu sevinçle karşılayıp alnından öptü ve “Vallahi hangisine sevineceğimi bilmiyorum. Hayber’in fethine mi, yoksa Cafer’in gelişine mi?” dedi.

Resulullah bu gazâ sırasında, Sellâm b. Mişkem’in karısı Zeyneb bint-i Hars’ın kızartıp sunduğu keçi etinden zehirlenmişti. Zeyneb, müslümanların yanına gelerek, Resulullah’ın hangi eti daha çok sevdiğini sordu ve Hz. Peygamber’in sevdiği kısma daha çok zehir kattı. Hz. Peygamber bacaklarından bir parça ağzına alınca, bu et parçası Resûl-i Ekrem’e zehirli olduğunu haber vermiş, Resulullah da hemen ağzından yere atmıştır. Resulullah daha sonra yahudileri toplamış ve onlara: “Size bir şeyler sorsam doğru cevap verir misiniz?” demiş, onlar da “Evet!” demişlerdi.

Hz. Peygamber: Bu keçi etine zehir kattınız mı?

Yahudiler: Evet!

Hz. Peygamber: Bunu neden yaptınız?

Yahudiler: İstedik ki, eğer sen bir yalancıysan senden kurtuluruz, yok eğer gerçekten bir peygamber isen, o takdirde bu zaten sana zarar veremezdi.

Keçi etine zehir katan kadın Resulullah’ın huzuruna getirilince, “Seni öldürmek istemiştim.” dedi. Bunun üzerine Hz. Peygamber “Allah sana bu imkânı vermeyecektir.” buyurdu.

Ashâb-ı kirâm: “Ya Rasulallah! Onu öldürelim” dediler. Fakat Hz. Peygamber “Hayır!” dedi. Bu yüzden kadına dokunulmadı ve cezalandırılmadı. Fakat daha sonra Bişr b. el-Berâ b. Ma’rûr bu etten zehirlenip ölünce kısasen onu da öldürdüler.

Hayber gazâsının tesirleri

Hayber gazâsı ve müslümanların kazandığı parlak zafer; henüz müslüman olmayan Arap kabileleri üzerinde büyük bir tesir icrâ etmiştir. Hayber’deki yahudilerin harb gücü, onların sahib oldukları zenginlik ve refah, tarım ve gıda ürünleri, harb silah ve malzemeleriyle otlarının bolluğu, kale ve hisarlarının dayanıklılığı ve üzerlerine gelen düşmanlara teslim olmamaktaki direnci, tecrübeli kumandanlarının, Merhab ve Ebû Zeyneb el-Haris gibi maharetli cengâverlerinin varlığı öteden beri biliniyordu. Bunun hadiselerin akışında büyük tesiri vardı.

Dr. İsrail, Hayber gazâsı ve onun İslâm tarihindeki tesiri ile ilgili olarak şöyle diyor:

“Şurası muhakkaktır ki, İslâm futûhatı tarihinde Hayber gazâsının şerefli bir yeri vardır. Çünkü Hicaz kabileleri bu savaşın neticesine büyük bir dikkatle bakıyorlar, Ensar ile yahudiler arasında kılıçların çarpışmasından doğacak neticeye göre işlerine yön vermek istiyorlardı. Peygamber’in Arabistan çölünde oldukça çok düşmanı vardı. Köylerde ve şehirlerde yaşayanlar ise bu gazâya büyük ümit bağlıyorlardı.”

Fetihler ve ganimetler

Resûlullah, Hayber işini hallettikten sonra Fedek’e gitti. Yahudiler, Fedek’in yarısı kendilerine, yarısı da Hz. Peygamber’e kalmak şartıyla barış teklif ettiler. Resulullah kendisi ve müslümanların yararına gördüğünden dolayı onu taksim etmişti.

Hz. Peygamber sonra Vâdi’l-Kurâ (burası Hayber ile Teymâ arasındaki köylerin bir araya toplanmasından meydana gelmişti)’ya geldi. Yahudiler İslâmiyet’ten önce burayı mamur hale getirmişlerdi. Vâdi’l-Kurâ giderek onların merkezi haline geldi. Araplardan bir topluluk da onlara katıldı. Resulullah onları İslâm’a davet etti. Müslüman olurlarsa mallarına sahip olacaklarını, kanlarının dökülmeyeceğini ve bundan sonraki hesaplarının Allah’a ait olduğunu bildirdi.

Bu gazâda da mübârezeler olmuştu. Zübeyr b. Avvâm bu mübarezelerin kahramanıydı ve zafer müslümanlara nasib olmuştu. Ertesi gün yahudiler ellerinde olanları verdiler. Müslümanlar pek çok mala, ev eşyası vs. malzemeye sahip oldular. Resulullah elde edilen ganimeti ashabı arasında taksim etti. Toprağı ve hurmalıkları, işlemek üzere yahudilerin elinde bıraktı.

Teymâ yahudileri, Resulullah’ın Hayber halkıyla, Fedek ve Vadi’l-Kurâ sakinleriyle yaptığı anlaşmalardan ve onların başına gelenlerden haberdar olunca Resulullah ile anlaşma yaptı. Böylece mallarına mülklerine sahip oldular. Hz. Peygamber de Medine’ye dönmek üzere ayrıldı.

Muhacirlerin örnek insanî davranışları

Müslümanlar Medine’ye ulaştıklarında, Hayber’in fethiyle elde edilen ganimetlerden hurmalık ve mal sahibi olan muhacirler, ensarın daha önce kendilerine bağışladıkları hurmalıkları geri verdiler. Enes b. Malik’in annesi Ümmü Süleym Resulullah’a hurma ağaçları vermişti. Hz. Peygamber de onları cariyeleri Ümmü Eymen’e bağışlamıştı. Bu hadiseden sonra Hz. Peygamber onları da geri alıp Ümmü Süleym’e iade etti. Buna karşılık onların yerine Ümmü Eymen’e, her on hurma ağacı yerine kendi bahçesinden hurma ağaçları hediye etti.

Resulullah Hayber’in fethinden sonra birçok seriyyeler göndermiş ve bunların başına Ashâb-ı Kirâmın büyüklerini emîr tayin etmişti. Bu seriyyelerin bir kısmında çarpışma oldu, diğer bir kısmında olmadı.

Kazâ umresi

Ertesi yıl (yani H. 7 yıl) Resulullah ve müslümanlar umre için geldiler. Kureyş de Mekke yolunu açmış, evlerini kilitleyip, Kuaykıân dağlarına çıkmıştı. Resulullah Mekke’de üç gün kalıp umre yaptı.

Allah Teâlâ bu hususla ilgili olarak şöyle buyurdu:

Kâbe’ye hizmet için yapılan mücadeleler

İslâmiyet’in tesiriyle gönüllerde ve akıllarda öylesine büyük değişiklikler meydana gelmiştir ki, Arap eşrafının utanç vesilesi saydığı, bazı kabileler arasında bir musibet olarak kabul edilen, küçümsenerek bir ayıptan kaçar gibi kaçılan kızlar, şimdi müslümanların kefâletini ve terbiyesini üzerlerine almak için yarıştığı birer sevgili haline gelmişti.

Bütün müminler birbirlerine eşitti. Biri diğerine ancak fazilet ve liyakat açısından tercih edilebilirdi. Hz. Peygamber Mekke’den çıkacağı zaman Hz. Hamza’nın kızı, “Amcacığım! Amcacığım!” diye bağırıyordu. Hz. Ali onunla ilgilenip elinden tuttu ve Hz. Fâtıma’ya “İşte amcanın kızı.” dedi. Bu defa Hz. Fâtıma onu kucakladı. Hz. Ali, Zeyd ve Cafer bu küçük kız için birbirlerine düştü. Hz. Ali: “Onu ben aldım, o benim amcamın kızıdır.” Cafer: “O benim amcamın kızı, teyzesi de benim karımdır” derken, Zeyd: “O benim kardeşimin kızıdır.” diyordu. Hz. Peygamber onun Cafer’in karısı olan teyzesine verilmesine karar verdi ve “Teyze anne yarısıdır.” buyurdu. Hz. Ali’ye “Sen bendensin ben de senden;” Cafer’e “Sen bana ahlâk ve yaratılışta en çok benzeyensin;” Zeyd’e de “Sen de bizim kardeşimiz ve kölemizsin.” dedi ve herbirinin gönlünü hoşnut etti.