On Yedinci Bölüm
Mekke’nin Fethi
بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ
Mekke fethine hazırlık
Allah Teâlâ dinini iyice kökleştirip müslümanları gerektiği şekilde terbiye ettikten, kalblerini takva imtihanından geçirdikten, Kureyş’in kalbi de zulüm, düşmanlık, hakkı inkâr Allah yolundan sapma, İslâmiyet’e ve müslümanlara karşı savaşla dolup taştıktan sonra, Resulü ve müslümanların fâtih ve muzaffer olarak Mekke’ye girmelerini ve Kabe’yi putlardan, şirkden ve yalan sözlerden temizlemelerini, Mekke’yi eski mevkiine iade etmelerini, böylece Mekke’nin insanlar için bir güven ve toplanma yeri olmasını, Kabe’yi de eskiden olduğu gibi insanlar için bir hidayet kaynağı ve mübarek bir makam haline getirmelerini istedi.
Benî Bekr ve Kureyş’in ahdi bozması
Allah Teâlâ bunun için gerekli şartları hazırlamış, Kureyş de buna yardımcı olmuş, hatta hiç bilmeden buna sebep olmuştu. Yapılması caiz olmayan bir iş yapılmıştı ki, sefer için bu kafi geldi, hatta seferi gerekli kıldı. Göklerin ve yerin orduları Allah’ın emrindeydi.
Hudeybiye anlaşmasında kararlaştırılan şartlara göre; isteyen Resulullah ile anlaşarak onun himayesine girebilecekti. Buna istinaden Beni Bekr, Kureyş’le anlaşarak onların himayesine, Huzâa da Resulullah ile anlaşarak onun himayesine girmişti.
Beni Bekr ile Huzâa arasında eski bir kan davası ve nesillerdir devam eden bir düşmanlık vardı. Bu düşmanlığın tarihi İslâm öncesine kadar uzanır. İslâmiyet aralarına girmiş ve herkes kendi işiyle uğraşmaya başlamıştı. Hudeybiye’deki anlaşmadan sonra bu iki kabile birbirleriyle savaşan iki kışlaya girmişlerdi. Beni Bekr bu fırsattan istifade ederek Huzaa’ya hücum etmek ve eski intikamlarını almak istedi. Beni Bekr’den bir grup, kendilerine ait bir su kenarında oturan Huzâalılara bir gece baskını düzenleyerek birkaç kişi alıp götürdüler. Bunun üzerine birbirleriyle çarpışmaya ve savaşa girdiler.
Kureyş de Benî Bekr’e silâh yardımında bulundu. Kureyş eşrafından bazıları da gecenin karanlığından istifade ederek Benî Bekr’le birlikte savaşmıştı. Huzâa gerileyerek Harem’e girmiş, onları takip eden Benî Bekr de Harem’e kadar gelmiş; bunun üzerine bazıları kumandanlarına: “Biz Harem’e girdik. Allah’tan kork, Allah’tan!” dedilerse de, onlar: “Bugün ilâh falan yoktur. Ey Benî Bekr! Siz intikam almaya bakınız. Bu fırsatı bir daha bulamazsınız.” demiştir.
Resulullah’tan yardım talebi
Bu hadiseden sonra Amr b. Salim el-Huzâî Medine’ye Resulullah’ın yanına geldi ve huzurunda durup şiirler okudu. Peygamber’e Huzâalılar arasındaki ittifaktan söz etti. Ondan yardım istedi ve Kureyş’in va’dinde durmadığını ve anlaşmayı bozduklarını, kendilerine ait bir su başında iken, geceleyin üzerlerine baskın yaptıklarını, secde ve rükû halindeki kardeşlerini öldürdüklerini söyledi. Resulullah: “Ey Amr b. Salim! sana yardım edeceğim.” dedi.
Hz. Peygamber bu haberin doğruluk derecesini ve Kureyş’in bir mazereti olup olmadığını öğrenmek istedi. Onlara bir adam gönderip şu üç husustan birini tercih etmekte muhayyer kıldı. Buna göre ya öldürülen Huzâalıların diyetlerini vereceklerdi, ya Huzaa’ya saldırarak Hudeybiye anlaşmasını bozma suçundan mesul olan müttefikleri Benî Bekr’den, Benî Nufâse ile olan ittifaklarını fesh edeceklerdi, ya da muahedeyi ihlâl ettiklerinden dolayı kendileriyle savaşılacaktı. Kureyş’in liderleri, müslümanlarla savaşa girmeyi tercih ettiklerini bildirdiler. Bu sözlerle anlaşma bozulmuş ve delil aleyhlerine ikame edilmiş oluyordu.
Kureyş’in anlaşmayı yenilemek için teşebbüse geçmesi
Bu haber Hz. Peygamber’e ulaşınca: “Ebû Süfyan anlaşmayı sağlamlaştırmak ve süresini uzatmak için size geleceğe benzer.” buyurmuştu. Nitekim böyle olmuş, Kureyş, yaptığından korkmuş ve ayak takımından bazılarının sert cevaplarından dolayı pişman olmuştu. Ebû Süfyan’ı anlaşmayı teyid ve müddetini uzatmak için derhal Resulullah’a göndermişti.
Hz. Peygamber’in babalara ve oğullara tercih edilmesi
Ebu Süfyan, Resulullah’ın yanına Medine’ye geldi. Hz. Peygamber’in hanımı olan kızı Ümmü Habibe’nin odasına girdi. Resulullah’ın yatağına oturmak istedi. Fakat Ümmü Habibe babası oturmasın diye hemen yatağı topladı. Ebû Süfyan kızının bu davranışını pek beğenmedi ve “Ey kızcağızım, beni yataktan mı, yoksa yatağı benden mi esirgedin, anlayamadım.” dedi. Ümmü Habibe: “Hayır, fakat o Resulullah’ın yatağıydı. Halbuki sen pis bir müşriksin. Bu yüzden senin Resulullah’ın yatağına oturmanı istemedim.” dedi. Ebû Süfyan öfkeyle: “Vallahi, benim yanımdan ayrıldıktan sonra çok kötü olmuşsun.” dedi.
Ebû Süfyan’ın şaşkınlığı ve eli boş dönmesi
Ebû Süfyan Resulullah’ın huzuruna gelmiş ve anlaşmanın yenilenip süresinin uzatılmasından bahsetmiş, fakat Hz. Peygamber ona hiç cevap vermemişti. Ebû Süfyan buradan Hz. Ebû Bekir’e uğramış ve kendisi lehine Resulullah ile konuşmasını istemiş, Hz. Ebû Bekir bunu yapamayacağını söylemişti. Sonra Hz. Ömer, Hz. Ali ve Hz. Fâtıma’ya müracaatla, kendileri için Hz. Peygambere tavassutta bulunmalarını istemiş, bunlardan hiçbiri buna yanaşmayarak, “Bu iş Resulullah’ın bileceği iştir.” demişlerdi. Ebû Süfyan ne yapacağını şaşırdı ve Hz. Fâtıma’ya: “Ey Muhammed’in kızı! —Hz. Hasan’ı işaret ederek— şu oğulcuğuna emretsen de halk arasında bizi himaye etse. Çünkü böyle yaparsa bu devrin sonuna kadar Arapların ulusu olur.” dedi. Hz. Fâtıma: “Benim yavrum halkı himayesini alacak çağa gelmemiştir, üstelik hiçbir kimse Resulullah’a karşı bir başkasını himaye edemez.” dedi. Hz. Ali onun, şaşkınlığı ve sıkıntısını görünce: “Vallahi seni içinde bulunduğun bu durumdan kurtaracak bir şey bilmiyorum. Fakat sen Benî Kinane’nin seyyidisin. Kalk iki tarafı da himayene al. Sonra da yurduna çık git!” dedi. Ebû Süfyan: “Bunun bana bir faydası olacak mı dersin?” dedi. Hz. Ali: “Vallahi sanmıyorum, fakat bundan başka bir yol da bilmiyorum.” dedi. Ebû Süfyan da kalkıp mescide gitti ve “Ey insanlar, ben her iki tarafı da himayeme aldım.” dedi ve sonra da devesine binip yola koyuldu.
Kureyş bu hadiselerden haberdar olunca: “Sen ne bize, ne de kendine fayda sağlayacak bir haber getirmedin.” dediler.
Mekke seferine hazırlık ve Hâtıb b. Ebî Beltea’nın mektubu
Resulullah, müslümanlara sefer için hazırlanmalarını emretti ve meselenin gizli tutulmasına özen göstermelerini halka duyurdu ve bu sefer için daha ciddî olarak hazırlanmalarını söyledi. Allah Teâlâ’ya da: “Allah’ım! Ülkelerine varıncaya kadar Kureyş’e hiçbir casus ve haber ulaştırma!” diye dua ve niyazda bulundu.
Medine’deki İslâm toplumu, hayat mücadelesinden, insanî prensipler, vesveseler, bazı arzu ve ihtiraslar içinde yaşayan bir toplum haline gelince, o cemiyette yaşayan fertler, bazı hatalı ve yanlış işler yapmaya, tasarruflarında ve hükümlerinde te’vile sapmaya başlarlar, doğrudan uzaklaşırlar. Bu husus hürriyet ve güvenden uzun süre istifade eden cemiyetlerin özelliklerindendir. Resulullah onları hatalarında ısrarlı görmedikçe, onların bu hatalarına bir mazeret arar, müsamaha gösterirdi. Hz. Peygamber hatalı davranışta bulunanlara karşı, insanların en geniş kalblisi, onların faziletlerini ve savaşlardaki yararlılıklarını, İslâm’a girişlerindeki önceliklerini en iyi bilen kişiydi. Ender rastlanan bu gibi hadiseleri hadis, siret ve İslam tarihi kitapları günümüze kadar muhafaza etmişlerdi.
Mekke’den hicret eden ve Bedir gazasına katılanlardan biri olan Hâtıb b. Ebû Beltea’nın başına gelenler de, bu tür hadiselerden biriydi. Resulullah halka, Mekke üzerine yürüyeceğini bildirip işi açığa vurunca, mücahitler hemen hazırlığa başladılar. Bunun üzerine Hâtıb b. Ebû Beltea, Kureyş’e bir mektup yazdı ve Resulullah’ın üzerlerine yürüdüğünü haber vermek istedi. Sonra bu mektubu bir kadına teslim etti. Mektubu Kureyş’e ulaştırması mukabilinde de para verdi. Kadın mektubu saçlarının arasına yerleştirdi ve yola çıktı. Hâtıb’ın bu hatalı davranışı, Allah tarafından Resulullah’a bildirildi. Hz. Peygamber de derhal Hz. Ali ve Hz. Zübeyr’i gönderip: “Çabuk gidin, ‘Hah’ bahçesine vardığınızda, orada deve üzerinde bir kadın göreceksiniz. Onun yanında Kureyş’e yazılmış bir mektup var.” dedi. Atlarını koşturarak gittiler ve kadını Resulullah’ın dediği yerde buldular. Atlarından inip: “Yanında mektup var mı?” diye sordular. Kadın: “Hayır!” dedi. Eşyasını araştırdılarsa da, bir şey bulamadılar. Hz. Ali: “Vallahi ne Resulullah, ne de biz yalan söyleriz. Allah’a yemin ederim ki ya mektubu çıkarırsın, ya da seni soyundurur ararız.” dedi. Kadın onu kararlı görünce: “Yüzünü o tarafa çevir!” dedi. Hz. Ali de yüzünü döndü. Kadın da başının örgülerini çözüp mektubu çıkardı ve onlara verdi. Hemen mektubu Resulullah’a getirdiler. Mektub açıldığında Hâtıb b. Ebû Beltea tarafından Kureyş’e hitaben yazıldığı ve Resulullah’ın Kureyş üzerine yapacağı seferin haber verildiği görüldü. Resulullah Hâtıb’ı yanına çağırdı. Hâtıb: “Ya Rasulallah, hakkımda hüküm verirken acele etme. Vallahi, Allah ve Resulüne iman ediyorum, irtidad da etmedim, dinimi değiştirmedim. Ben Kureyş’e sonradan katıldım ve aslen Kureyşli değilim. Ailem, çoluk çocuğum da onlar arasında bulunuyor. Aralarında onları himaye edecek bir yakınım da yoktur. Halbuki maiyyetinizde bulunan muhacirlerin Mekke’deki akrabalarımı koruyacak yakınları var. Ben de onların arasından akrabalarımı koruyacak minnettar insanlar edinmek istedim.” dedi. Bunun üzerine Hz. Ömer: “Ya Rasulallah! Bırak da şunun boynunu vurayım. Çünkü o Allah’a ve Resulüne ihanet etmiş ve münafık olmuştur.” dedi. Fakat Resulullah: “Hâtıb Bedir gazasına iştirak etmiştir. Ne bilirsin, belki de Allah Teâlâ Bedir savaşına katılanların o günkü haline muttali olup da ‘Ey Bedir kahramanları, siz dilediğinizi yapınız, ben sizi bağışladım.’ buyurmuştur.” dedi. Hz. Ömer’in gözlerinden yaşlar boşandı ve “Allah ve Resulü daha iyi bilir.” dedi.
Resul-i Ekrem, Ramazan ayında (M. 23 Aralık 629-21 Ocak 630) 10. kişiyle Medine’den yola çıktı. Merru’z-Zahran’a varınca orada konakladılar. Allah Teâlâ Kureyş’e hiçbir haber ulaştırılmasına imkân vermemişti. Müşrikler korku ve endişe içinde bekliyorlardı.
Resulullah’ın kendine zulmedenleri affetmesi
Hz. Peygamber yolda amcasının oğlu Ebû Süfyan b. el-Haris b. Abdulmuttalib ile karşılaştı ve ondan yüz çevirdi. Çünkü o, Peygamber’e ağır işkencelerde bulunmuş, onu şiddetle yermişti. Ebû Süfyan bunu Hz. Ali’ye anlattı. Hz. Ali ona: “Sen Hz. Peygamber’in huzuruna ön tarafından gel ve Hz. Yusuf’un kardeşlerinin Hz. Yusuf’a dediği gibi ‘Allah’a yemin olsun ki, Allah seni bize üstün kıldı. Andolsun ki, biz hata edenlerdeniz’ de! Çünkü Hz. Peygamber birinin kendinden daha güzel söz söylemesine razı olmaz.” dedi. Hz. Peygamber de “Artık bugün siz geçmişteki hareketlerinizden dolayı azarlanmayacaksınız! Allah Teâlâ sizleri bağışlayacaktır, O merhametlilerin en merhametlisidir.” buyurdu. Bundan sonra onun Müslümanlığı çok güzel oldu. İslâm’a girdikten sonra hayasından dolayı, bir gün olsun kafasını kaldırıp da Resulullah’a bakamamıştır.
Ebû Süfyân Resulullah’ın huzurunda
Mücahitler Resulullah’ın emriyle ateş yaktılar. Ebû Süfyan b. Harb de İslâm ordusu hakkında bilgi sahibi olmak üzere Mekke dışına çıkmıştı. Bu ateşleri görünce: “Vallahi bugünkü gibi ateş de, ordu da hiç görmemiştim.” diyerek hayretini ifade etti. Abbas b. Abdulmuttalib bir süre önce müslüman ve muhacir olarak ailesi ve çocuklarıyla Mekke’den yola çıkmış ve İslâm ordusuna iştirak etmişti. Abbâs Ebû Süfyan’ı sesinden tanımış, ve “İşte Resulullah halkın arasındadır. Eyvah! Kureyş’in istikbali çok kötü olacak.” demiştir. Sonra da onu katırının arkasına bindirip Resulullah’ın yanına getirmişti. Abbas, müslümanlardan birinin onu tanıyıp da öldürmesinden çok korkuyordu.
Hz. Peygamber, Ebû Süfyan’ı görünce “Ey Ebû Süfyân, yazıklar olsun sana! Senin Allah’tan başka ilâh olmadığını öğreneceğin zaman gelmedi mi?” diye sormuş, Ebû Süfyân da: “Anam babam sana fedâ olsun. Hilmde, keremde, akraba hukukuna riayette senden daha üstün yoktur. Vallahi, zannederim ki Allah’tan başka ilâh yoktur. Eğer Allah’tan başka bir ilâh olsaydı beni bu duruma düşürmezdi.” diye cevap verdi.
Hz. Peygamber: “Ey Ebû Süfyân, yazıklar olsun sana! Benim Allah’ın resulü olduğumu bileceğin zaman gelmedi mi?” deyince de, Ebû Süfyân: “Anam, babam, sana fedâ olsun. Hilmde, keremde, yakınları gözetmede senden üstünü yoktur. Ancak senin peygamberliğine gelince, vallahi bu güne kadar olduğu gibi şimdi de zihnimde bir şüphe var.” dedi. Ebû Süfyân’ın hâlâ müslüman olmamakta direndiğini gören Abbâs: “Yazıklar olsun sana, boynun vurulmadan önce müslüman ol da, Allah’tan başka ilâh olmadığına, Muhammed’in de onun resulü olduğuna şahadet et!” dedi. O da müslüman olup hakka şahadet etti.
Genel af ve yaygın bir güven duygusu
Resulullah geniş kapsamlı bir af ilân etmiş, bu yüzden de Mekke halkından kurtuluşa değer vermeyen ve hayatı hiçe sayanlardan başka hiç kimse, hayatını kaybetmemişti. Hz. Peygamber umumî bir af ilân ediyor ve diyordu ki: “Her kim Ebû Süfyân’ın evine girerse hayatından emindir, her kim evine girip kapısını kapatırsa hayatından emindir, her kim Mescid-i Haram’a iltica ederse hayatından emindir.”
Resulullah ordusuna, Mekke’ye girerken kendilerine engel olmayan ve mukavemet etmeyenlere silâh kullanılmasını kesinlikle yasaklamış, Mekke halkının mallarına ve eşyalarına dokunulmamasını emretmişti.
Ebû Süfyân fetih alayını seyrediyor
Resulullah, Abbas b. Abdülmuttalib’e Ebû Süfyan’ı İslâm ordusunun geçeceği yerde oturtmasını emretmişti. Zafer alayları dalgalanan deniz gibi geçmeye başlamıştı. Her kabile sancaklarıyla beraber geçiyordu. Kabileler geçerken Ebû Süfyân Abbas’a onların adlarını soruyordu. Abbas isimlerini söyleyince de “Benim onlarla hiçbir anlaşmazlığım yoktur” diyordu. Peygamber, Muhacirler ve Ensar arasında yeşil bir alayla geçerken, başlarındaki demir teçhizattan sadece gözleri görünüyordu. Ebû Süfyân “Subhânallah! Ey Abbas, bunlar da kim?” diye sordu. Abbas: “O Muhacirler ve Ensar arasında bulunan zat Resulullah’dır.” dedi. Ebu Süfyân: “Hiç kimsenin onlarla başa çıkacak gücü ve takati yoktur. Vallahi Ey Ebu’l-Fazl! Kardeşinin oğlunun saltanatı çok muazzam olmuş.” dedi. Abbas “Ey Ebû Süfyân! O, saltanat değil nübüvvettir.” diye itiraz edince, Ebû Süfyân: “Evet, öyle!” dedi.
Ebû Süfyân ayağa kalkıp yüksek sesle: “Ey Kureyş topluluğu! İşte bu Muhammed’dir, mukavemet edemeyeceğiniz bir kuvvetle üzerinize geliyor. Kim Ebû Süfyan’ın evine girerse emindir.” dedi. Bu söz üzerine onlar: “Allah senin belânı versin. Senin evin mi bizi kurtaracak?” dediler. Ebû Süfyân: “Kim evine girip kapısını kaparsa emindir. Kim Mescid-i Haram’a girerse o da emindir.” diyerek bağırmış, halk da kendi evlerine ve mescide dağılmıştır.
Hz. Peygamberin Mekke’ye girişi
Hz. Peygamber Allah Teâlâ’nın Mekke’nin fethini kendine nasib ettiğini görünce, Allah’ın lütuf ve inayetinden dolayı son derece ubudiyetkârâne bir vaziyet almış ve başını devesinin üzerine eğmiştir. Öyle ki çenesi neredeyse devesinin semerine değecekti. Resul-i Ekrem Fetih sûresini okuyarak Mekke’ye girdi.
Hz. Peygamber Arap yarımadasının kalbi, siyâsî ve merkezi olan Mekke’ye girerken adalet, müsavat, tevazu ve itaat ilkelerini hakim kılmış, azadlı kölesi Zeyd’in oğlu Üsame’yi terkisine almış, Hâşimîlerden veya Kureyş eşrafından hiç kimsenin çocuğunu terkisine almamıştı.
Resul-i Ekrem Mekke’ye H. 8. yılda, Ramazan ayının 20. gecesinin sabahında (M. 11 Ocak 630) girmişti.
Fetih günü bir adam Resulullah’ın yanına gelerek onunla konuşuyordu. Bu sırada korkudan titremeye başladı, bunun üzerine Hz. Peygamber: “Sakin ol! Ben kral değilim. Kurutulmuş et parçaları yiyen Kureyşli bir kadının oğluyum.” buyurmuştu.
Savaş değil merhamet
Sa’d b. Ubâde Ensâr’ın yer aldığı alayın başında Ebu Süfyan’ın önünden geçerken ona: “Bugün en büyük savaş günüdür. Bugün kan dökmenin helâl olduğu bir gündür. Bugün, Allah Teâlâ’nın Kureyş’i zelîl kıldığı bir gündür.” diyordu. Sonra da Resul-i Ekrem’in alayı oradan geçerken Ebû Süfyân: “Ya Rasulallah! Sa’d b. Ubâde’nin söylediklerini duymadınız mı?” dedi. Hz. Peygamber: “Ne söyledi?” diye sorunca Ebû Süfyân: “Şöyle şöyle söyledi.” dedi.
Resulullah, Sa’d b. Ubâde’nin sözlerini beğenmedi ve “Hayır, bugün merhamet günüdür. Bugün Allah’ın Kureyş’i aziz edeceği bir gündür. Bugün Allah’ın Kabe’nin şanını yücelteceği bir gündür.” buyurdu. Sa’d b. Ubâde’ye de haber gönderip sancağı ondan aldı ve oğlu Kays’a teslim etti. Böylece sancak yine Sa’d’ın ailesinde kalıyor, onun da gururu kırılmıyordu.
Resulullah bir harfi diğeriyle, babayı oğulla değiştirmekten başka bir şey yapmadı. Böylece bir yandan Ebu Süfyan’ın yaralı gönlünü tedavi etmiş, — zaten onun kalbi İslam’a ülfet ettirilmeye muhtaçtı— bir yandan da İslâm’a girişte önceliği olan Sa’d’ı üzmemiş oluyordu.
Bazı çarpışmalar
Safvan b. Ümeyye, İkrime b. Ebû Cehil, Süheyl b. Amr ile Halid b. Velid’in askerleri arasında biraz çarpışma olmuş, müşriklerden 12 kişi öldürülünce bozgun halinde kaçmışlardı. Hz. Peygamber müslüman kumandanlara, kendileriyle savaşa girilmedikçe çarpışmamalarını emretmişti.
Kabe’nin putlardan temizlenmesi
Resulullah şehre girdi. Halk sükûnete kavuştuktan sonra da Kabe’ye gidip tavaf etti. O sırada Kabe’nin üzerinde ve çevresinde 360 tane put vardı. Resulullah elindeki asa ile putlara dokunuyor ve “Hak geldi, batıl yok oldu. Muhakkak ki batıl yok olmaya mahkûmdur. Bâtıl, ne yoktan var edebilir, ne de öleni diriltebilir.” mealindeki ayeti okuyordu. Hz. Peygamber asâsıyla dokundukça putlar yüzüstü düşüyorlardı.
Resulullah Kabe’deki resim ve heykelleri gördü ve bunların kırılmalarını emretti. Hz. Peygamber tavafını tamamlayınca, Osman b. Talha’yı çağırdı ve Kabe’nin anahtarını ondan aldı. Kapı açıldı ve Resulullah içeri girdi.
Peygamber Efendimiz hicretten önce bir gün Osman anahtarı istemiş, fakat Osman çok kaba sözler sarfedip anahtarı vermemişti. Buna karşılık Resulullah ona son derece yumuşak davranmış ve “Ey Osman! Umarım bu anahtarı bir gün benim elimde göreceksin ve onu istediğim yere koyacağım.” demişti. Osman ise: “O gün Kureyş yok olmuş, zelil bir hale düşmüş olur.” demişti. Hz. Peygamber de “Hayır, bilâkis o gün hayat bulup yücelecektir.” buyurmuştu.
İşte Hz. Peygamber’in o gün Osman’a söylediği söz yerini bulmuş, anahtar istenince Osman da Resulullah’ın dediklerinin ortaya çıktığını anlamıştı.
Resulullah Kabe’den çıkınca Hz. Ali elinde Kabe anahtarı olduğu halde yanına gelmiş ve “Ya Rasulallah! Sikaye ile birlikte hicâbe görevini de bize ver.” demişti. Hz. Peygamber ise: “Osman b. Talha nerede?” diye sormuş. Hemen onu çağırmışlar ve yanına gelince ona: “İşte anahtarın, ey Osman! Bugün iyilik ve vefa günüdür. Onu ebediyyen sende kalmak üzere al, sizden onu ancak zalimler geri alır.” buyurmuştur.
İslâm tevhid ve vahdet dinidir
Resulullah Kabe’nin kapısını açtı. Kureyş Mescid-i Haram’ı saf saf doldurmuştu. Resulullah’ın haklarında nasıl muamele edeceğini bekliyorlardı. Hz. Peygamber kapının iki dilimini (sövesini) iki eliyle tuttu. Aşağıda bekleyen halka: “Allah’tan başka ilâh yoktur. Sadece Allah vardır. Eşi ve ortağı yoktur. Allah va’dini yerine getirdi ve kuluna yardım etti. Müslümanlarla savaşmak üzere bir araya gelen düşmanları tek başına hezimete uğrattı. İyi biliniz ki, bütün cahiliye gelenekleri, bütün mal ve kan davaları bugün şu iki ayağımın altındadır. Yalnız Kabe hizmeti ve hacılara su dağıtmak işi müstesnadır.
Ey Kureyş cemaatı! Allah sizden cahiliye gururunu, babalarla büyüklenmeyi gidermiştir. Bütün insanlar Âdem’den Adem de topraktandır” buyurdu ve sonra şu âyet-i celileyi okudu:
Sevgi ve rahmet peygamberi
Resulullah sonra da Kureyş’e hitaben: “Ey Kureyş topluluğu! Şimdi size ne yapacağımı sanıyorsunuz?” diye sordu.
Onlar da hep bir ağızdan: “Hayır umarız, sen kerîm bir kardeş, âlî-cenâb bir kardeş oğlusun.” dediler.
Resulullah: “Yusuf’un kardeşlerine dediği gibi, ‘Artık bugün siz, geçmişteki işlerinizden dolayı cezalandırılmayacaksınız.’ Haydi gidiniz hepiniz serbestsiniz.” dedi. Kureyş reisleri ve eşrafı yükselen Allah kelâmını işitiyor, Mekke Ezan sesleriyle inliyordu.
Resulullah daha sonra Ebû Talib’in kızı Ümmü Hânî’nin evine gitti. Yıkanıp Allah Teâlâ’ya bir şükran ifadesi olarak sekiz rekât fetih namazı kıldı.
Allah’ın emrettiği cezaları infazda hiç kimseye ayrıcalık tanınmayacaktır
Bu gaza sırasında Benî Mahzûm kabilesinden Fâtıma adlı bir kadın hırsızlık yapmıştı. Kavmi kadının elinin kesilmesinden korkup şefaat etsin diye Üsame b. Zeyd’in yanına koştu. Resulullah’ın yanında büyük mevki ve itibarı vardı.
Üsâme, Resulullah’a gidip durumu arzedince, öfkeden Resulullah’ın rengi değişti ve “Sen Allah’ın koyduğu cezalardan kaldırılması için mi benimle konuşuyorsun?” dedi. Bunun üzerine Üsame: “Ya Rasulallah bu sözümden dolayı Cenab-ı Hak’tan bana mağfiret dile!” diye yalvardı.
Akşam olunca, Resulullah hutbe için ayağa kalktı. Allah Teâlâ’ya lâyık olduğu şekilde hamd- ü senada bulunduktan sonra “Sizden önceki nesiller, içlerinden bir asilzade hırsızlık yapsa onu serbest bıraktıkları, fakat fakir ve güçsüz biri hırsızlık yapsa onu hemen cezalandırdıkları için helak olmuşlardı. Muhammed’in nefsi kudret elinde olan Allah’a yemin ederim ki, eğer kızım Fâtıma hırsızlık yapmış olsaydı, muhakkak ki onun da elini keserdim.” dedi.
Sonra Resulullah’ın emriyle bu hırsız kadının eli kesildi. Kadın da yaptığına pişman olup güzelce tevbe etti ve bir müslümanla evlendi.
En azılı düşmanlar bile affedildi
Fetih tamamlanıp müslümanlar Mekke’ye hâkim olunca, Hz. Peygamber dokuz kişi hariç herkese emân vermiştir. Resulullah bu dokuz kişinin, Kabe’nin perdeleri altında bile bulunsa öldürülmelerini emretti. Bunlar arasında dininden dönenler olduğu gibi, müslümanları hileyle, haince öldürenler ve devamlı suretle Resulullah’ı hicveden, bunları halk arasında yayan ve bununla teselli bulanlar da vardı. Affa lâyık görülmeyenler arasında irtidad eden Abdullah b. Sa’d b. Ebû Şerhe vardı. İkrime b. Ebû Cehil de bunlardan biriydi. O, İslâm devletinden hoşlanmayarak ve hayatından korkarak Yemen’e kaçmıştı. İkrime’nin firar etmesinden sonra, karısı Resulullah’a müracaatla ona eman verilmesini istedi. Hz. Peygamber de kabul etti. Halbuki İkrime, Resulullah’ın dünyadaki en büyük düşmanı, Ebû Cehil’in oğluydu. Resulullah, İkrime’nin geldiğini görünce sevincinden hoş geldin diyerek ona doğru koştu. İkrime İslâm’ı kabul etti. Resul-i Ekrem de çok sevindi. İkrime iyi bir müslüman oldu. İrtidad hadiseleri ve Suriye savaşları sırasında büyük kahramanlıklar gösterdi.
Cübeyr b. Mut’im’in âzâdlısı Vahşî de katline müsaade edilenlerdendi. Vahşi, Resulullah’ın amcası, Allah’ın ve Resul’ünün aslanı Hamza b. Abdulmuttalib’i şehid etmişti. Resulullah onun kanını helâl görmüş, fakat o daha sonra İslâmiyet’i kabul etmiş, Resulullah da onu affetmişti.
Bunlardan biri de Hebbâr b. Esved idi. Hicret esnasında Resulullah’ın kızı Zeyneb’e saldırmış ve sopasıyla vurarak, kayalıklar üzerine düşürmüş ve çocuğunu zayi etmesine sebep olmuştu. Fetihten sonra kaçmış ve bilâhere iyi bir müslüman olmuştu. Sare ile, Resulullah’ı hicveden şarkılar söyleyen iki şarkıcı kadından biri için eman istenmiş, Hz. Peygamber her ikisine eman vermiş, onlar da müslüman olmuşlardı.
Resulullah ile Hind binti Utbe arasındaki konuşmalar
Halk İslâmiyet’i kabul ettiklerini bildirmek ve Resulullah’a bey’at etmek üzere Mekke’de toplanmıştı. Hz. Peygamber de bey’atleri kabul etmek için Safa tepesi üzerinde oturdu, takatleri nisbetinde Allah ve Resulüne işitip itaat etmek üzere halktan bey’at aldı. Bunlar arasında Ebû Süfyan’ın karısı Hind binti Utbe de vardı. Hz. Hamza’ya yaptıklarından utanarak başını örtmüş ve tanınmaz bir hale gelmişti.
Resulullah onlara da Allah’a hiçbir şeyi ortak koşmamak üzere bey’at etmelerini söyledi. Bunun üzerine Hind: “Vallahi sen erkeklerden istemediğin şeyleri bizden istiyorsun.” dedi.
Hz. Peygamber hırsızlık da yapmayacaklarını söyleyince Hind: “Vallahi, Ebû Süfyan çok cimri bir adamdır. Ben onun malından bazı şeyler almıştım. Bunun helâl mi, yoksa haram mı olduğunu bilmiyordum.” dedi. Karısının dediklerine şahit olan Ebû Süfyan: “Senin önceden çaldıklarına gelince onlar sana helâl olsun.” dedi. Bunları duyan Resulullah “Yoksa sen Utbe’nin kızı Hind misin?” diye sordu. Hind: “Evet!” cevabını verdi ve “Sen benim geçmişte yaptıklarımı bağışla ki, Allah da seni bağışlasın.” dedi.
Resulullah, “Zina da etmeyeceksiniz!” deyince Hind: “Ya Rasulallah hür bir kadın zina eder mi?” diye sordu. Resulullah: “Çocuklarınızı da öldürmeyeceksiniz!” buyurunca, Hind: “Küçüklüklerinde onları biz büyütüp yetiştirdik. Büyüdüklerinde de sen öldürdün. Bu senin ve onların bileceği bir iştir.” dedi. Hind’in bu sözlerine Hz. Ömer çok güldü. Hz. Peygamber “İftira da etmeyecekler!” buyurdu. Bunun üzerine Hind: “Vallahi, iftira etmek çok çirkin bir şeydir.” dedi.
Resul-i Ekrem: “Bana isyan etmeyecekler!” buyurunca, Hind, “İyilikte.” diye müdahele etti.
Benim hayatım da, ölümüm de sizinledir
Allah Teâlâ Mekke fethini Resulüne nasib edince —ki, burası onun beldesi, vatanı ve doğum yeridir— Ensar kendi aralarında konuşuyor ve “Allah Teâlâ, Resulüne ülkesinin ve beldesinin fethini nasib etti. O, artık orada oturur, Medine’ye dönmez.” diyorlardı.
Resulullah, Ensâr’a ne konuştuklarını sormuş, —konuşulanları onlardan başkası bilmiyordu — fakat onlar utanıp söylemek istememişlerdi. Sonra da ikrar etmişlerdi. Bunun üzerine Resûl-i Ekrem: “Ben sizin dediklerinizden Allah’a sığınırım. Benim hayatım da, ölümüm de sizinledir.” buyurmuştur.
Düşmanlar nasıl dost oluverdi
Fadâle b. Umeyr, Kabe’yi tavaf eden Resulullah’ı öldürmek niyetiyle üzerine doğru yürüyordu. Hz. Peygamber ona yaklaşınca: “Ey Fadâle!” diye seslendi. Fadâle de: “Evet ya Rasulallah!” diye cevap verdi. Peygamber Efendimiz ona: “İçinden neler geçiriyordun?” diye sordu. Fadâle: “Hiçbir şey düşünmüyordum, Allah’ı zikrediyordum.” dedi. Resulullah güldü ve “Allah’tan mağfiret dile!” buyurdu. Sonra elini Fadâle’nin göğsüne koyunca, gönlü huzur buldu. Fadâle şöyle diyordu: “Vallahi Resulullah elini göğsümden kaldırdığı zaman, Allah Teâlâ benim için ondan daha sevimli birini yaratmamıştı.”
Fadâle anlatıyor: “Sonra evime döndüm. Eskiden konuştuğum bir kadına uğradım. Kadın: “Gel konuşalım!” dedi. Ben: “Allah Teâlâ ve İslâmiyet seninle konuşmamı hoş karşılamıyor.” dedim.”
Câhiliye izlerinin ve putperestlik esaslarının yok edilmesi
Resulullah Kabe çevresindeki putları kırmak için seriyyeler gönderdi. Bütün putlar parçalandı. Lât, Uzzâ ve Menât da kırılan putlar arasındaydı.
Mekke’de, Resulullah’ın münâdisi şöyle sesleniyordu: “Allah’a ve ahiret gününe inananlar evlerinde kırılmamış bir tek put bırakmasın!”
Resulullah daha sonra Ashab-ı Kiramdan bazılarını kabilelere gönderdi. O kabilelerin putlarını da parçalattı.
Câbir diyor ki: “Cahiliyye devrinde Zü’l-Halasa ve el-Kâbetü’l Yemâniye ve el-Kâbetü’ş-Şâmiye denilen mabedler vardı. Resulullah bana: “Beni Zü’l-Halasa endişesinden kurtarıp ferahlatmaz mısın?” dedi. Cabir diyor ki: ‘Ahmes kabilesinden 450 atlıyla yola çıktım (Bu kabile binicilikte meşhurdu). Orada putu parçaladık, yanındakileri de öldürdük. Sonra Resulullah’ın yanına gelip bunu haber verdim. O da bize ve Ahmes’li süvarilere dua etti.” Resulullah sonra bir hutbe irad etmek üzere ayağa kalktı ve Mekke’nin kıyamete kadar haram şehir olduğunu ilân etti. “Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir kimseye Mekke’de kan dökmesi ve ağaç kesmesi helâl değildir. Bu husus benden önce kimseye helâl olmadığı gibi benden sonra da hiç kimseye helâl olmayacaktır” buyurdu.
Resulullah sonra da Medine’ye dönmek üzere Mekke’den ayrıldı.
Mekke fethinin tesirleri
Mekke fethi Arapların gönüllerinde ve zihinlerinde büyük tesirler icra etmiştir. Allah Teâlâ onlardan bir çoğunun kalbini İslâmiyet’e ısındırmış ve bölük bölük İslâm’a girmeye başlamışlardır. Fakat bazı kabilelerle Kureyş arasında mevcut olan ittifaklar onların İslâmiyet’e girmesine engel teşkil ediyordu. Çünkü bu kabileler Kureyş’i gözlerinde büyütüyor ve ondan korkuyorlardı. Kureyş onların İslam’a girmek istediğini ve ona rağbet ettiklerini görünce bütün engeller ortadan kalktı. Arap kabileleri zorba bir hükümdarın ya da Mekke’ye zarar vermek isteyen birinin Mekke’yi fethedemeyeceğine ve şehre giremeyeceğine inanmıyorlardı. Mekke’de Fil hadisesini idrak edenler ve Ebrehe’nin başına gelenlere şahit olanlardan bazıları henüz hayattaydı. Onlar: “Muhammed’e (as) ve kavmine dokunmayınız. O size galib gelmişse muhakkak ki gerçek bir peygamberdir.” diyorlardı.
Allah Teâlâ Resulüne fethi müyesser kılınca, Kureyş gönüllü veya gönülsüz olarak bundan önce görülmemiş bir derecede İslâm’a yönelmiş, bölük bölük Allah’ın dinine girmeye başlamışlardı. Allah Teâlâ fetihle ilgili olarak şöyle buyuruyor:
Küçük yaşta genç bir emir
Resulullah Mekke’den ayrılmadan önce Attâb b. Esîd’i şehrin işlerini tedvir etmek ve müslümanların hac işlerini düzenlemek üzere vali tayin etti. Attab o sırada henüz 20 yaşından küçük veya biraz büyüktü. Halbuki orada yaşlı ve fazilet sahibi insanlar vardı. Bu hadise mevki ve makamın liyâkat ve kabiliyete göre verilmesi gerektiğine delâlet eder. Hz. Ebû Bekir de halifeliği sırasında onu aynı görevde bırakmıştı.