Üçüncü Bölüm

Bi’set ve İslâmın Zuhuru Sırasında Mekke

Rahmet Peygamberi · Ebu’l-Hasen Ali en-Nedvî

بِسْمِ اللَّهِ الرَّحْمَٰنِ الرَّحِيمِ

Mekke köy değil bir şehirdir

Hz. Muhammed’in peygamber olduğu devrin durumu hakkında bilgisi bulunmayan kimseler ve Cahiliye çağına, bu çağın haberlerine, şiir ve geleneklerine vâkıf olmayan insanların bir çoğu, Mekke’nin küçük bir köy olduğunu, medenî, ictimâî ve fikrî açıdan çocukluk çağını idrak ettiğini; kabile halkının kıl çadırlar içinde yaşadıkları, deve ve koyun ağıllarıyla at tavlaları arasında, vadi çevresinde ve dağ eteklerinde basit bir hayat sürdükleri, katıksız ekmek veya deve etinden başka birşey yemedikleri, deve kılından yaptıkları kaba elbiseler giydikleri küçük bir yerleşim alanı olduğunu zannederler. Onlara göre; Mekke halkı, yiyecek ve içeceklerine özen göstermeyen, giyim kuşamına dikkat etmeyen, düşünce ve hayal güçleri olmayan sıradan insanlardan ibaretti.

Mekke’yi ve insanlarını böyle karanlık bir tablo içinde tasvir etmek; tarihi vâkıayla bağdaşmadığı gibi, Mekke’nin tarihi ve edebiyat kitaplarıyla cahiliyye şiirlerindeki tasvirlere ve halkın milâdî VI. asırdaki yaşayışıyla örf ve âdetleri hakkında yazılanlara da uymamaktadır. Gerçekte Mekke halkı ilkel göçebe hayatını terkedip şehir hayatı yaşamaya başlamıştı. Nitekim Kur’ân-ı Kerim de Mekke’yi küçük bir köy veya basit çöl hayatının yaşandığı bir yer olarak değil Ümmü’l-Kurâ (şehirlerin anası, merkezi) şeklinde tasvir eder ki, bu da Mekke’nin o çağın önde gelen şehirlerinden biri olduğunda şüpheye yer bırakmaz. Allah Teâlâ Şûrâ Sûresi’nde şöyle buyuruyor:

Hakikat şudur ki, Mekke V. asrın ortalarından itibaren bedevî bir hayattan şehir hayatına geçmişti ve şehir, halkın kollektif bir görev ve sorumluluk anlayışını paylaştığı bir yönetimle idare edilmekteydi. İdare Hz. Peygamber’in beşinci ceddi Kusay b. Kilâb’ın elindeydi. Mekke tabiî vaziyeti itibariyle dar bir çerçevede ve iki dağ arasında yer alıyordu. Bu dağlardan biri Safâ tepesine doğru bakan Ebu Kubeys Dağı, diğeri de Ku’aykian dağına bakan ve Câhiliyye çağında el-A’râf denilen el-Ahmer Dağı’dır. Mekke böyle bir vadide yer almasına rağmen Kâbe’ye hizmet ederek şeref kazanmak ve onun çevresinde sağladığı güven ortamından yararlanmak isteyen bütün Araplar ve özellikle komşu kabileler, Mekke’ye yerleşmek için can atarlardı. Bu yüzden zamanla şehrin nüfusu çoğaldı ve sınırı genişledi. Çadırların yerini taş veya kerpiçten yapılmış evler aldı. Bu imar ve inşaat faaliyeti, önce Mescid-i Harâm civarından başladı ve giderek vadinin aşağı ve yukarı taraflarına uzandı. Başlangıçta Kâbe’ye olan saygılarından ötürü onun kare şeklindeki tavanının seviyesini geçmeyecek şekilde bina yaparlarken, zamanla bunda bir beis görmemeye başladılar. Fakat buna rağmen evlerini Kâbe’den daha yüksek yapmıyorlardı. Yine bazı tarihçiler Mekkelilerin evlerini Kâbe’ye saygıları sebebiyle daire şeklinde yaptıklarını, kare şeklindeki ilk binayı yapanın Humeyd b. Zuheyr olduğunu ve Kureyş’in bunu yadırgadığını kaydederler. Zenginlerin evleri taştandı ve birçok odası ve karşılıklı iki kapısı vardı. Evde misafir olduğu zaman kadınlar diğer kapıdan girer-çıkarlardı.

Mekke’nin yeni hali ve şehrin hâkimi

Mekke’nin yeni halini alması Kusay b. Kilâb sayesinde olmuştur. O, Kureyş’i topladı ve Mekke’ye yerleştirdi. Sonra da şehrin çevresini aralarında taksim etti, herkesi kendi mahallesine iskân etti. Kusay’dan sonra oğulları da aynı yolu takib ettiler. Herkes kendi mahallesinde oturuyor ve birbirlerinden alışveriş ediyorlardı. Kureyş bu vaziyeti ihtilâfsız ve kavgasız bir şekilde uzun süre devam ettirdi.

Mekke’de hayatın tanzimi, makam (görev) ve sorumlulukların dağıtımı

Kusay, Kureyş kavmi ve Mekke halkının yönetimini üstlendi. Hicâbe, sikâye, rifâde, nedve ve livâ görevleri Kusay’a tevdi edilmişti. Kusay, Dâru’n-Nedve’yi Mescid-i Harâm’a bitişik olarak inşa etti ve kapısını Mescid-i Harâm tarafına açtırdı. Dâru’n-Nedve, Kusay b. Kilâb’ın hem evi hem de Mekke’nin toplantı ve karar verme yeriydi. Kureyşli çiftlerin nikâh merasimleri burada yapılırdı. Başlarına gelen bir olayı burada müzakere ederler ve başka kabilelere karşı savaş kararını da burada verirlerdi.

Erginlik çağına gelen kızlar, eski elbiselerini burada yırtıp çıkartır ve yenilerini giyerlerdi. Kızlar böyle bir törenle yeni elbiselerini giydikten sonra babalarının evine gönderilirdi. Kureyşliler gerek sağlığında ve gerekse ölümünden sonra, Kusay’ın emirlerine din kurallarıymış gibi saygı duyarlardı. Bunun dışındakilere hiç önem vermezlerdi. Kusay oğullarından başkaları ancak 40 yaşına bastıktan sonra Dâru’n-Nedve’ye girebilirken, Kusay âilesi için böyle bir sınırlama söz konusu değildi. Onların küçüğü de büyüğü de Dâru’n-Nedve’nin tabiî üyesiydi. Dâru’n-Nedve, Hâşim, Ümeyye, Mahzûm, Cumah, Sehm, Teym, Adîy, Esed, Nevfel ve Zühre oğullarına tahsis edilmişti.

Kusay’ın ölümünden sonra bu görevler taksim edildi. Sikâye, Benî Haşim’e, Kureyş’in sancağı Ukab Benî Ümeyye’ye, rifâde Benî Nevfel’e, livâ ve hicâbe ile birlikte sidâne Benî Abduddâr’a, meşveret Benî Esed’e verildi. Kureyş reisleri Esed kabilesine arzetmeden hiçbir işe karar vermezlerdi. Eğer onlar uygun görürse Kureyş işe başlar, aksi halde Esed oğulları onlar için en doğru kararı verirlerdi. Kureyş reisleri de Esed oğullarının yardımcılarıydı. Önemli mevkiler, ileri görüşlülüğü ve fazileti sabit Kureyşliler arasında dağılmıştı. Zarar ve ziyanı tesbit etmek, kan davalarını kesin karara bağlayarak diyetleri tayin etmek görevi, Benî Teym’den Hz. Ebubekir’in uhdesindeydi. Böyle bir mesele çıkarsa Hz. Ebubekir Kureyş’ten yardım ister, onlar da onu tasdik edip kendisiyle beraber gelenlerin diyetini verirlerdi. Eğer ondan başkası bu işe teşebbüs ederse onu yardımsız ve desteksiz bırakırlardı. Ordunun çadır, silâh, araç ve gereçlerine bakma görevi Benî Mahzûm’dan Halid b. Velid’e verilmişti.

Sefâret (elçilik) görevi Benî Adîy’den Ömer b. Hattâb’a tevdi edilmişti. Kendi aralarında veya başkalarıyla savaşırlarsa Ömer’i elçilikle görevlendirirlerdi. Eğer bir kabile kendileriyle neseb (soy-sop) konusunda övünme yarışına girerse, onlara karşı yine Ömer’i seçer, bundan büyük bir sevinç ve gurur duyarlardı. İsâr ve Ezlâm (fal oklarına bakma) görevi Benî Cumah’dan Safvan b. Ümeyye’ye aitti. O elini sürmeden hiçbir önemli iş için ok çekilmezdi. Hükûmetle ilgili işlere ise Hâris b. Kays bakardı. Bu şerefli mevki ve görevlerde âile büyükleri birbirlerine vâris olurlardı.

Ticarî canlılık, ithalat ve ihracat faaliyetleri

Kureyş kabilesinin yılda iki ticârî seyahati vardı. Bunlardan biri yaz mevsiminde Suriye’ye, diğeri de kışın Yemen’e yapılırdı. Onlara göre hac ayları haram aylarıydı. Bu aylarda Kâbe’nin yanında ve Harem’in sınırları dâhilinde ticârî pazarlar kurarlardı. Halk yarımadanın uzak bölgelerinden bu pazarlara akın eder ve ihtiyaçlarını sağlardı. Mekke’de kurulan bu pazarlar şehrin ulaştığı medenî seviyenin bir göstergesidir. Meselâ bu çarşı-pazar arasında attarlar çarşısını, meyve halini, hurma pazarını zikretmek mümkündür. Buralarda kan alıcılarına ve berberlere ait dükkanlar da vardı. Ayrıca dışardan kervanlarla getirilen, buğday, yağ, bal ve hububatın satıldığı geniş alanlar vardı.

Yemame, Mekke’nin tahıl anbarıydı. Mekke’de birer tane de ayakkabıcılar ve dokumacılar çarşısı vardı. Mekkelilerin, yaz mevsiminin sıcak aylarında gittikleri mesire yerleri de mevcuttu. Zenginler kışı Mekke’de geçirir, yazlığa Taif’e giderlerdi. Mekke’li gençler güzel giyinmeye dikkat ederdi ve bazılarının giydiği elbiselerin fiyatı yüzlerce dirhemi bulurdu. Mekke’de ticarî hayat canlılık kazanmıştı. Mekke’li tüccarlar Asya ve Afrika’daki birçok şehri dolaşır ve gittikleri her şehirden yeni gördükleri, hoşlarına giden malları ve kendi beldelerinde ihtiyaç duydukları şeyleri getirirlerdi. Afrika’dan zamk, fildişi, külçe altın ve gümüş, abanoz ağacı, Yemen’den deri, buhur, elbise, Irak’tan baharat, Hindistan’dan altın, kalay, değerli taşlar, fildişi, sandal ağacı, baharat, za’ferân, Mısır ve Suriye’den zeytin yağı, zahîre, silâh, ipek ve şarap alırlardı. Bazı hükümdar ve emîrlere Mekke’nin ticarî mallarından hediyeler gönderirlerdi ki, bunlar arasında en hoşa gideni deriydi. Nitekim Kureyş, Habeşistan’a hicret eden müslümanları geri istemek için Abdullah b. Rebîa ve Amr b. el-Âs b. Vâil’i Habeş meliki Necâşî’ye gönderdiklerinde ona da deri hediye etmişlerdi. Çünkü bu Mekke’nin en gözde ürünlerinden biriydi.

Kadınlardan da ticaretle uğraşanlar mevcuttu. Bu kadınların Suriye ve diğer yerlere ticaret kafileleri göndermek hususunda büyük bir arzuları vardı. Bunların en meşhuru Hatice bint Huveylid ve Ümmü Ebî Cehl el-Hanzaliyye idi. Cenab-ı Hak da Nisâ sûresinin 32. âyetinde buna işaret eder:

İktisadî vaziyet, para ve ölçüler

Böylece Mekke’de ticaret hayatı büyük bir canlılık kazandı. Halkın birçoğu servete sahip oldu, sermayeleri arttı. Bedir gazâsından önce Suriye’den dönmekte olan Kureyş ticaret kervanının bin deveye, ağırlıklarının da ellibin dînârlık bir seviyeye ulaşması bunu gösterir. Tedavüldeki paralar Bizans ve İran paralarıydı.

Mekkeliler çarşılarında bazı ölçü ve tartı âletlerini de kullanıyorlardı. Sâ’, müd, rıtl, ukıyye ve miskal bunlardan bir bölümüdür. Ağırlık ölçülerine dair pek çok bilgileri vardı ve hesab ilminden de anlıyorlardı. Kur’ân-ı Kerim’de feraiz (miras hukuku) ve siham (hisse-pay)dan bahsedilirken bu bilgilere de yer verilmektedir.

Kureyş’in zenginleri ve refah içinde yaşayanlar

Kureyş’in, zenginlikleri ve lüks içindeki hayatlarıyla meşhur bazı âileleri vardı. Benî Ümeyye ve Benî Mahzûm bunların en önde gelenleriydi. Velid b. Muğîre, Abdü’l-Uzzâ (Ebû Leheb), Ebû Süfyân’ın başkanlık ettiği kafileye 30 bin dînârla iştirak eden Ebû Uhayha b. Saîd b. el-Âs b. Ümeyye ve Abdullah b. Ebû Rebîa el-Mahzûmî, zenginlikte, mal yığmada ve üretiminde şöhrete kavuşanlar arasındaydı. Yine Abdullah b. Cud’ân et-Teymî de meşhurlardandı. O, altın kadehle içki içtiği gibi, çok sayıda fakir ve aç insanı da doyururdu. Abbâs b. Abdulmuttalib de Kureyş’in zenginlerindendi. Malını halka sadaka olarak dağıtır ve tefecilik yapardı. Hz. Peygamber, amcası Abbas ile başlayarak faizciliği kaldırdı ve Veda Haccı’nda: “Kaldırdığım ilk faiz Abbas b. Abdülmuttalib’in faizidir” buyurdu. İçlerinde öyle lüks ve refah içinde yaşayanlar vardı ki, dayalı döşeli evlerde içki âlemleri düzenler, orada yer-içer, eğlenir ve sarhoş olup kendilerinden geçerlerdi. Mekke eşrafı çoğu zaman Kâbe önünde toplanır ve orada şiir söylerlerdi. Meşhur Muallaka sahibi Lebîd b. Rebîa gibi büyük şâirler de bu meclislerde hazır bulunurlardı. Rivâyete göre Abdulmuttalib b. Haşim, Kâbe’nin gölgesinde bir sergi serdirir ve üzerine oturur, oğulları da onun etrafında yer alırlardı. O, kendisi için tefriş edilen yere oturuncaya kadar oğulları ayakta beklerdi.

Mekke’de sanat, kültür ve edebiyat

Mekke halkı sanata pek itibar etmezdi. Hatta sanat hor ve hakir görülürdü. Sanatla uğraşmayı kendilerine yakıştıramazlardı. Umumiyetle azadlı köleler ve İranlılar sanatla uğraşırlardı. Ancak zaruri olarak ihtiyaç duydukları bazı sanat dalları vardı ki, Mekke halkının bir kısmı onlarla meşgul olurdu. Meselâ Habbâb b. Eret’in demirci olduğu ve kılıç yaptığı söylenir. İnşaat işlerinde İranlı ve Rum ustalar çalıştırılırdı.

İçlerinde okuma-yazma bilenler vardı. Fakat ümmîler (okuma-yazma bilmeyenler) çoğunluktaydı. Bu yüzden Kur’ân-ı Kerim onları “Ümmîler” diye isimlendirir ve

buyurur.

Mekke halkı, zevk-i selîmde, zerâfette ve güzel giyimde Arap Yarımadası’nın örnek toplumuydu. Anlatım ve konuşmada Arapların en iyisi, en fasîhi ve en belâgatlısıydılar. Dilleri kusursuzdu ve yabancı dillerin etkisinde kalmamışlardı. Vücud yapılarındaki âhenk, ahlâk ve yaratılışlarındaki itidal, şekil ve giyim açısından diğer bölgelerin halkından çok ileri seviyedeydiler. Arap şâir ve hatiplerinin “fütüvvet ve mürüvvet” kelimeleriyle dile getirdiği güzel vasıfları kendilerinde toplamışlardı. İşte bu sebepler dolayısıyla onlar iyilikte de, kötülükte de insanlara rehber olmuşlardır. Mekkeliler daha çok neseb ve ona dair rivâyetlerle, şiir ve ilm-i nücûm ile uğraşırlardı. Kuş uçurarak fala bakmaya, binicilik hakkında bilgi edinmeye çalışırlardı. Ayrıca dağlama, kan alma ve elle tedavi gibi çeşitli tedavi usûlleri yaygınlaşmıştı.

Savaş güçleri

Mekke’nin savaş gücüne gelince, bir saldırıyla karşılaşmadıkları sürece, Kureyş genel olarak barışı tercih ederdi. Kazançları daha çok ticarete, kervancılığa ve pazarlara bağlı olan diğer toplumlar da bu yolu tercih ederdi. Halk çeşitli şehirlerden dînî maksatla veya ticaret amacıyla Mekke’ye gelirdi. Kureyş onları güzel karşılar, bunu dinî bir görev kabul ederdi. Bu ziyaretçilerin ekonomik açıdan da faydaları vardı. Bu yolla güzel bir rızık elde ederlerdi. Cenab-ı Hak şu âyet-i kerîmeyle bu hususa işaret ederek:

buyuruyor.

Bu sebepledir ki, Kureyş inancına dokunulmayıp, din ve kabile gayreti tahrik edilmedikçe, barış içinde yaşama prensibine bağlı kalırdı. Fakat bütün bunlara rağmen Kureyş, her zaman dikkate alınması gereken bir savaş gücüne sahipti. Cesaret ve kahramanlıkları darb-ı mesellere konu olmuştu. Binicilikte şöhrete kavuşmuşlardı. Mudar kabilesinin Arap edebiyatına geçen öfkesi herkes tarafından bilinirdi. Kureyş kabilesi sadece kendi gücünü savaşlara sürmekle kalmazdı. Ahâbiş’in gücünden de yararlanırdı. Bunlar Kureyş’in müttefiki olan Kinâne, Huzeyme b. Müdrike ve Huzâa gibi Mekke çevresindeki vurucu güce sahip Arap kabileleriydi. Ayrıca Kureyş’in çok sayıda azâdlısı ve köleleri vardı. Bunlar da Kureyş’in saflarında savaşırlardı. Kureyş binlerce muharibi savaşa sürebilecek güce sahipti. Hendek (Ahzâb) harbinde, onbin kişilik askerî birliği vardı. Bu, Câhiliyye çağında Arabistan tarihinin kaydettiği en büyük savaş gücüydü.

Yarımada’nın en büyük şehri, dinî ve ictimâî merkezi

Mekke, dinî merkez oluşu, iktisadî mevkii ve ticarî hayatta önderliği, medeniyet ve edebiyattaki üstünlüğü dolayısıyla Arap Yarımadası’ndaki şehirlerin en büyüğü oldu. Yarımada’nın liderliği konusunda Yemen’in San’â’sıyla çekişmeye başladı. Hatta Yemen’in Habeşliler tarafından istilâsı ve milâdî VI. asrın ortalarında, İranlıların Yemen’e hakim olmasından sonra San’â’yı geride bıraktı. Hîre ve Gassan ülkeleri azamet ve büyüklüklerinden çok şey kaybettiler. Bundan sonra Mekke, Arap Yarımadası’nın rakipsiz ve ortaksız dinî ve ictimaî merkezi haline geldi.

Ahlâkî durum

İnandıkları ve sımsıkı sarıldıkları gelenekleri, edebiyat ve cahiliyye değerleri bir kenara bırakılırsa ahlâkî yönleri zayıftı. Kumar iyice yayılmıştı ve onunla iftihar ederlerdi. İçki ve fuhuş da yaygındı. Eğlence partileri tertib ederlerdi. Zulüm ve baskı yapar, insanların hakkını inkâr ederlerdi. Halkın malına haksızca el uzattıkları da olurdu. Genelde bütün yarımadanın, özelde Mekke halkının içinde bulunduğu vaziyeti, Mekke’li Ca’fer b. Ebî Tâlib el-Hâşimî’nin Necâşî’nin huzurunda Arapların yaşayışı ve cahiliyye ahlâkını tasvirinden daha güzel anlatmak mümkün değildir. Cafer b. Ebî Tâlib Mekke halkının vaziyetini anlatırken şöyle diyordu:

“Ey hükümdar! Biz bir cahiliyye kavmiydik, putlara tapar, leş yerdik. Fuhuş yapar, sıla-i rahmi terkeder ve yakınlarımızı unuturduk. İçimizdeki güçlüler zayıfların hakkını yerdi.”

Dinî durum

Eski peygamberlerin, onların yaşadıkları çağdan çok uzun zaman önce gelmiş olmaları, cehaletin ve komşu milletlerden aldıkları ve haddi aştıkları putperestliğin yaygınlaşması sebebiyle, dinî vaziyetleri ahlâkî ve medenî yönlerinden daha zayıftı. Putperestlik bataklığına batmışlar ve putlara aşırı derecede düşkün olmuşlardı. Kâbe’nin içinde ve avlusunda 360 tane put vardı. Bunlar arasında en büyüğü Hubel’di. Bu yüzden Ebu Süfyan Uhud savaşından sonra “Hubel’in şânı yücedir” diye bağırmıştı. Hubel, Kâbe’ye takdim edilen hediyelerin toplandığı bir kuyunun yanı başındaydı. Kırmızı akik taşından yapılmıştı ve sağ eli kırık bir insan şeklindeydi. Kureyş kabilesi onu bu vaziyette bulmuş ve ona altından bir el takmışlardı.

Kâbe’nin önünde İsaf ve Naile adında iki put vardı. İkisi de Kâbe’nin yanındaydı. Birisi Kâbe’ye bitişik, diğeri ise Zemzem Kuyusu’nun yolundaydı. Kureyş, Kâbe’ye bitişik olanı diğerinin yanına nakletti. Kurbanlık hayvanlarını, bunların yanında kesiyorlardı. Safâ ve Merve tepelerinin üzerinde de birer put vardı. Mekke’deki her evde taptıkları bir put mevcuttu. el-Uzzâ, Arafat’a yakındı. Üzerine bir de ev yapmışlardı. Kureyş’e göre Uzzâ, putların en yücesiydi. Fal oklarını putların yanında çekerlerdi. el-Hılsa putu Mekke’nin aşağı tarafında yer alıyordu. Ona gerdanlıklar takar, arpa ve buğday hediye ederlerdi. Üzerine süt dökerlerdi. Onun huzurunda kurban keserler, deve kuşunun yumurtasını bu putun üzerine asarlardı. Putlar Mekke’de dolaştırılırdı. Bedevîler de onları satın alıp kendi evlerine götürürlerdi.

Tabiatlarındaki yiğitlik ve mertlik hasletlerine rağmen putperestlikte, hurafe ve vehimlere bağlılıkta çok aşırı gitmişlerdi. Sağlam dinî mefhumlardan ve Hz. İbrahim’in tevhid dininden uzaklaşmışlardı. Bu hususlarda öylesine akıl dışı ve düşüncesizdiler ki, pek az millet bu seviyeye düşmüştür.

İşte M. VI. asrın ortalarında, Hz. Muhammed’in peygamber olarak gönderildiği, kapkaranlık ufuklarında İslâm güneşinin doğduğu sırada Mekke bu vaziyetteydi.

Allah Teâlâ bu konuda Kur’ân-ı Kerim’de şöyle buyurur: